Kürt Sorunu ve Önündeki Engeller

|

Kürt Sorunu ve Önündeki Engeller A Kürt Sorunu ve Önündeki Engeller

Hüseyin Atabaş*

Kürt Adlandırması ve Kürtler

Kürtlerin kökenine dair birçok sav ortaya atılmıştır. Bunlarım kimi bilimsel, kimi bilimsel olmayan dayanakları kaynak gösteren bu savlar oldukça çeşitlidir ve Kürtlerin kökeni Asurlulardan Gürcülere kadar birçok farklı topluluk ve medeniyete atfedilmiştir. Genel kabul gören köken İranî olsa da Kürt topluluklarının homojen bir yapıdan uzak ve dilbilimsel bütünlüklerinin ötesinde, etnik anlamda çok çeşitli olduğu, tanınmış Kürdolog Vladimir Minorsky dahil, birçok bilim insanı tarafından kabul görmektedir. Bununla birlikte tarihte kökenlerinin Arabî olduğunu savunan Kürt toplulukları da olmuştur. Bir kısım Müslüman tarihçiler, Kürtlerin kökenini Perslere dayandırırlar; bundaki en büyük dayanaklardan biri Şahname’de de geçen Demirci Kawa Efsanesi’dir. Birçok Kürt, kökenlerini Medlere atfetmiştir;  nitekim Medler ile Kürtler arasında ne coğrafî ne de dilsel bir ayrımdan söz edebilmeyi olanaklı kılacak kanıt ve temel bulunmamakta, aksine, olası bir ilişkiye dair dilbilimsel ve coğrafî kanıtlar bulunmaktadır. Örneğin her ne kadar Med dili örneği sayısı az olsa da eldeki bulgularla yapılan araştırmalar Med dilinin antik Pers dili ile olan ilişkisinin çağdaş Kürtçenin çağdaş Pers dili ile olan ilişkisiyle aynı olduğunu ortaya koymuştur. Bununla birlikte Medler hakkında pek az şey bilinmektedir ve akademik anlamda Medler-Kürtler bağlantısının genel kabul gördüğü söylenemez. Kürtler, Medlerin dışında kendilerini Urartular ve Neo-Babilliler ile de ilişkilendirmişlerdir… Tüm bu söylenenler bir yana, bir topluluk ‘ben şuyum’ diyorsa odur. Yeter ki bu savın arkasında kişisel çıkarlara dayanan bir gedik olmasın.
Öte yandan, Kürt sözcüğü tarih boyunca Persler ve Araplar tarafından sıklıkla herhangi bir etnik vurgu ya da anlam içermeksizin ‘göçebe’ anlamında kullanılmıştır. Bunun bir sonucu olarak tarihte Kürt olarak anılmış kimi toplulukların etnik anlamda Kürt olup olmadıkları tartışılmıştır. Örneğin İslam tarihçilerinin eserlerinde söz edilen ve Fars Kürtleri olarak anılan, güney ve güneybatı İran’da yaşamış olan kimi toplulukların Kürt olmadığı, bu bölgelerde yaşayan göçebe topluluklar olduğu çeşitli dilbilimsel kanıtlar eşliğinde ortaya atılmıştır.
Tüm bu söylenenler nedeniyle, Kürtlerin kökeni ve ilk dönemlerine dair kesin bilgilerden ve net bir tarihten söz etmek olanaklı değildir. Genel kanı, Kürtlerin doğudan batıya Zagros dağlarına doğru göçen kuzeybatılı İranlı toplulukların bölgedeki İranî olmayan yerli halklarla birleşmesi ile oluştuğudur. Böylece, Arapların ve İslam ordularının bölgenin fethine başladığı dönemde, Kürt olarak anılan topluluk oldukça heterojendi (kendi içinde farklı). Yerli halklardan, Sami halklara ve kimi Ermeni topluluklarına kadar, İranîleştirilmiş birçok farklı halktan oluşuyordu (Vikipedi, Özgür Ansiklopedi). Bu alıntıya şu bilgiyi de ekleyelim: “Kürdistan” tabirini yönetsel bir terim olarak ilk kez kullanan Büyük Selçuklu Sultanı Sencer ((1086-1157)’dir. Sencer, İran’daki Hamedan kentinin batısındaki Bahar kalesini merkez alan eyalete Kürdistan adını vermişti. Bu eyalet Zagros dağlarının doğusunda ve batısında olmak üzere Hamedan, Kirmanşah, Dinever, Sincar ve Şehrizor kentlerini kapsıyordu. Bu coğrafya XIII. yüzyıl kaynaklarında Cibal (İran tarafı) ve Cezire’den (Diyarbakır) oluşmaktaydı… “Kürtler” adlandırmasının “kırsalda yaşayanlar” anlamında kullanıldığı olasılığı yüksektir.
Bu aktarmaları ne yazık ki, Kürtlerin devlet kurma anlamında “evrimleşmeyi” kaçırdığının acı bir kanıtı olsun diye yaptım. Evet, doğada, gelişmeye uygun ortama denk düşmediği için evrimleşmesini tamamlayamayan canlılar vardır. Demek ki Kürtler de tarihsel süreçte bağımsız bir devlet kurma olanağını kaçırmış olsalar da dünyadaki yedi milyar nüfusa dahil olan insanlardır. Ayrı bir devlet kurmak onları mutlu edecekse ve o olanağı şimdi yakaladıklarını düşünüyorlarsa bunu niçin yapmasınlar ki? Ne ki bu o kadar da kolay üstesinden gelinebilecek bir durum değildir, çünkü Kürt sonunun içinde ve önünde pek çok engel vardır.

Kürtler Ne İstiyor?

1970’li yıllarda, şimdi Güney Doğu’da bir ilçenin belediye başkanı olan genç bir Kürt arkadaşımla sohbet ederken, ayrılıkçı düşüncelerini bildiğim için; “O kötü koşullarda bir devlet kursanız herhalde bugünkünden daha iyi olmayacaktır. Sonra, Türk ve Kürt burjuvazisi ayrı bir devlet kurmanıza da izin vermeyecektir sanırım. Hadi verdiler diyelim, içinde bulunduğunuz coğrafik, dolayısıyla ekonomik koşullar nedeniyle ya ABD’ye yaslanacaksınız ya da SSCB’ye. En iyisi, gelin Türkiye’de şu sosyalist devrimini birlikte yapalım, ardından Kürt sorununu da çözeriz.” dediğimi anımsıyorum. Bugün kuşkusuz koşullar çok değişmiştir, dünya üzerinde sosyalist devrim yapma umudu çok azalmış, hatta şimdilik neredeyse olanaksız bir duruma gelmiştir. Ama ben, Kürt sorununa hâlâ sınıfsal, toplumbilimsel bir gözlükle bakmamız ve çözümü o yönde aramamız gerektiği kanısındayım.
Çünkü Kürt sorununa, Türkiye Kürtleri açısından bakarsak, özellikle Cumhuriyet döneminde üzerlerinde kültürel ve ekonomik yıldırma eylemleri uygulanılmış mıdır? Örneğin onların yaşadığı bölge halkının kültürel ve öteki sorunları görmezden gelinmiş midir? Kültürel haklarına el konulmuş mudur? Daha doğrusu Kürt halkı tümüyle yadsınmak istenmiş midir? Bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışırken; demokratik, kültürel, ekonomik ve başka yaptırımların baskısı altında özellikle ve yalnız Kürtler değil, Anadolu halkının büyük bir kesimi ezilmiştir saptamasına varıyorum. Bu olgu, devletin değerleri üzerine kurulduğu ve o aşamada kimileri tarafından yurtseverlik olarak algılanan ulusalcı / milliyetçi yönetim erkinin, üstelik zamanın iç ve dış koşullarının sürüklediği, karakteristik özellikleri nedeniyle böyledir. Çünkü bu durumun, yoktan var edilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin doğal olarak kendisini savunma / koruyup kollama içgüdüsünün yarattığı tepkiden başka bir şey olmadığı görülebilir. Kürtlerin de bu deneyimi göz ardı etmeden değerlendirerek, sorunlarının çözümünü milliyetçi temeller üzerine değil, sınıfsal bir bakış açısından görerek çözmeye çalışmaları daha yerinde olur sanırım.
Yukarıda sözünü ettiğim Kürt arkadaşımın; “Sen bu işi bilmiyorsun, biz yalnız Güney Doğu ile yetinecek değiliz. İstanbul’dan da, Ege ve İzmir’den de, Ankara’dan da payımızı alacağız.” sözlerine o zaman anlam veremiyordum. Bunu ancak şimdilerde, Kürtler bağımsız devlet kurma arzusundan vazgeçerek ‘demokratik özerklik’ isteğini dillendirmeye başlandıktan sonra algılamaya başladığımı sanıyorum. Yani, Kürtlerin yüz elli yıldan beri var olan başta kültürel hak istekleri olmak üzere,  gelip iki bayraklı özerklik talebine dayandıktan sonra anlıyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin özerk bir bölgesi olması istenilen Kürdistan; hem ekonomik, kültürel, eğitsel bağlamda bağımsız olmak istiyor, hem de ekonomik olanaklar bağlamında Türkiye’den tümüyle kopmak istemiyorlar.  Hadi öyle olsun diyelim…
Benim dileğim kuşkusuz ‘Kürtlerin değil’, ama Kürt halkının da herkes gibi eğitsel, ekonomik ve kültürel haklarına kavuşmalarından yanadır. Değil mi ki, örneğin her insanın en doğal hakkı anadilini kullanmasıdır… Geçenlerde tıp doktoru olan bir Kürt arkadaşla konuşurken; “Bu kadar yıl Türkçe eğitim veren okullarda okudun, doktor oldun, bu toplumun saygın bir bireyisin. Şimdi Kürtçe konuşurken mi kendini daha rahat hissediyorsun, Türkçe konuşurken mi?” diye sordum. Arkadaş; “Kendimi Zazaca konuşurken daha rahat hissediyorum.” dedi… Evet, insanların gözleri, burunları, kulakları, ağızları nasıl canlı oldukları için doğal birer organlarıysa, onları istedikleri gibi kullanma hakkına ve özgürlüğüne sahipseler, anadillerini kullanmalarının da o kadar doğal olduğunu savunan biriyim. Ama insanın kullanması en doğal hakkı olan anadilini bilim ve eğitim dili düzeyine yükseltmek çok kolay bir iş değildir ve bu durum kendi içinde iki dilli olan Kürtlerin önünde duran, çözülmesi gereken engellerden sadece biridir. Sanırım bu engeli, kurmayı düşündükleri devleti iki ya da üç federasyona ayırarak aşmayı düşünüyorlar.

Engeller

Ama ondan önce, en büyük engelin, Türkiye tarafından Özerk Kürt Bölgesi olgusunun kabul edilip edilmemesi olduğunu düşünüyorum. Bunu da şunun için vurgulama gereği duyuyorum: Türkiye Cumhuriyeti Devleti ya da bugün iktidarı elinde bulunduran AKP Hükümeti, “Kürt açılımı” derken ne kadar hazırlıksızsa, Kürtler de bağımsızlık ya da özerklik derlerken o kadar hazırlıksızdır gibi geliyor bana. Böyle bir olumsuzluk karşısında nasıl bir sonuca varılır doğrusu bilmiyorum. Bağımsızlık mı, özerklik mi, demokratik özerklik mi? Nasıl bir bağımsızlık, nasıl bir özerklik? Bütün bu sorunlar karşısında her iki tarafın da şapkalarını önlerine koyup bir güzel düşünmeleri, ciddi bir hazırlık süreci geçirmeleri gerekli ve kaçınılmazdır. Çünkü bu iş öyle zıtlaşmayla, silah zoruyla, çatışmayla oldubittiye getirilebilecek denli basit ve önemsiz değildir.
Geçirilecek hazırlık süreci için de örneğin kültürel / eğitsel alanda, isteyenlere okullarda Türkçenin yanında Kürtçe dersleri de verilmelidir. Ama bununla birlikte Kürtler, devletin kendilerine yalnızca Kürtçe eğitim veren okullar açacağını beklememeli. Çünkü bu devletin bir tek resmi eğitim dili vardır, o da Türkçedir. Kuşkusuz devlet, kendine karşı görevlerini yerine getiren vatandaşının gereksinimlerini karşılamakla yükümlüdür. Ama özerklik ya da ayrı bir devlet kurmak isteyenler için böyle bir şeyi niçin yapsın ki?
Neyse, gene eğitimle ilgili konumuza dönerek, eğitimde anadilinin kullanılmamasının olumsuz pedagojik sonuçlarının yanında birçok sorun daha doğurduğu bilinen bir gerçeklik olduğunu söyleyelim. Ama anadili dediğimiz zaman, bir ırk sorununu değil de kültürel bir olguyu anlarız. Yani anadili, içine doğulan kültürün dilidir. Bu bakımdan ülkemizde Kürtler için Türkçe de anadilidir gibi algılıyorum. Bu nedenle ve bu bağlamda ortaya çıkacak sorunların aşılması çok zor olmasa gerek. Üstelik Kürtçe gibi, bakımsız kalmış ikinci ya da üçüncü bir dili eğitim dili, bilim dili olarak uygulamaya koymak olanaklı mıdır? Çünkü burada unutmamalı ki, “Dil hem kültürü oluşturur, hem de kültür tarafından oluşturulur” (Şükrü Erbaş). Bu bakımdan olsa gerek, “Her kültür bunalımı insan bunalımıdır, her insan bunalımı da bir kültür bunalımıdır” (Nermi Uygur). İşte bu doğal insani durumu düşünerek, her alanda bir hazırlık sürecine olanak tanınması kaçınılmazdır. Şunu da söyleyelim ki; her iki taraf da iyi niyetle bir hazırlık sürecine istekli ve sabırlı olmazsa bu iş sağlıklı bir sonuca ulaştırılamaz ve yine sürüncemede kalır.
Kısaca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürtleri öylece ortalık yerde bırakmadan bu hazırlığı yapmalı; ama bu da bugünden yarına hemen olacak bir iş değildir. Her şeyden önce bu ülkede yaşayan tüm halkların böyle bir sonuca rıza gösterecek konuma gelmeleri gereklidir. Yoksa felâket tellallığı yapmayalım ama, Kürtler de aşılması gereken bu büyük engelin bilincinde olarak bu çalışmaya katkı koymalıdırlar. Ne var ki o katkı zorlanıldığı zaman ceketinin altından silâh göstermekle olmaz.  Öte yandan kendi içlerindeki bu sorunlarla birlikte, İran, Irak ve Suriye ile sorunlarını çözememiş bir Kürt varlığının kendini esenliğe çıkarması da olası gözükmüyor. Burada bir de pek göze batmayan bir olguya daha dikkat çekmek gerekir. O da Kürtlerin feodal Orta Doğu yapılanmasına teslim edilme olasılığıdır ve biraz önce “Kürtler”le “Kürt halkı”nı ayırmam bu nedenledir.
Bu cümleden olarak, Kürt hareketini savunuyor görünen kimi önderlerin, Osmanlı’da Kürtlerin devletle hiçbir sorunlarının olmadığını söylemeleri, değeri olan bir söz değildir. Çünkü Osmanlı’nın yönetim yapısı da doğrudan feodal değer ve ilkelere dayanıyordu. Yine de bunu söyleyenlerin, ilişkilerin Osmanlı’nın son zamanlarında, söylendiği gibi, pek de rayında gitmediğini anımsamaları gerekmez mi?
Neyse, Kürtlerin böyle bir yeni oluşumda, çağdışı feodal yapılanmanın öksesine düşülmemeleri için, onlara öncülük yapacak olanlar, fakir fukara Kürt halkı arasından yetişen ve hayata sınıfsal olarak bakabilen aydınlar olmalı, bu oluşuma onlar yön verme gayretine girmeliler. Kürt feodalitesi de, eğer varsa iyi niyetlerini, örneğin toprak reformu gibi çalışmalara olanak tanıyarak göstermeli. Ayrıca, Kürtlerin demokratik / kültürel / ekonomik haklarını elde etme savaşımında özellikle elinde silâh olanların, yani bu savaşımı bir tür tecimsel çıkara dönüştürenlerin alışkanlıklarından vazgeçmeleri gerekir diye düşünüyorum.
Bitirirken kısaca vurgulamamız / belirtmemiz gerekiyor ki; Türklerle Kürtler tümüyle birbirlerinden kopamazlar. Çünkü ülke genelinde öyle bir dağılmış ve yerleşmişler ki, onları oralardan sökmek olanaksızlaşmıştır. Çözüm, naçizane buraya dek söylenenlerin ve verilen sınırlı başlık ve örneklerin ışığında, barış içinde hep birlikte yaşamanın koşullarını aramak ve bunun için iyi niyetle çözüm yolları bulmaktan geçiyor. Ancak unutmamalı ki, barış içinde birlikte yaşamak, birbirinin sırtından geçinme ve taraflardan birinin “ağabey” rolüne soyunma düşüncesi taşımadan tarafların özverili olmalarını gerektiriyor. O da ülke genelinde, demokrasinin azınlık haklarının korunması / savunulması demek olduğu anlayışının yerleştiği bir zamana denk düşer. Çünkü Kürt sorununun, aşağı yukarı hemen Cumhuriyetin başlarında, hatta ondan daha önce patlak vermesi, genel olarak ülkede yerleştirilmeye çalışılan demokrasi anlayışının eksikliklerle malul olmasının yanında, birtakım olguların taraflarca yanlış algılanması ile de ilgilidir.
Ne yazık ki Kürt sorununun çözümüne yapılabilecek en büyük kötülük, bugün yapıldığı gibi, süren çatışmayı bir tür iç politika nesnesi, bir tür taraftar öznesi olarak kullanmaktır. Bunun önünü kesmek için gelin inatlaşmaktan vazgeçelim de; bu sorunu etnik temelde çözmek mi, demokratik yöntemlerle çözmek mi sorunu üzerinde düşünelim ve önce buna karar verelim. Sanırım ki bu iç kanamanın nasıl durdurulacağının umarı, bu iki enstrümanı birlikte kullanarak uyumlu bir orkestra oluşturmakla olanaklıdır. Bunun da yolu, ülke genelinde önce demokrasinin çağdaş anlamda yeniden yapılandırılmasıyla bulunur. Ama, biraz önce de değindiğim gibi, taraflardan birinin ya da “birilerinin” bu çatışmadan sağladığı bir çıkar varsa, onun devamını da bu çatışmayla olanaklı görüyorsa işimiz çıkmaza girdi demektir. 

* Şair