Kapitalizm ve eko sistemin bozulması

|

Kapitalizm ve eko sistemin bozulması A Kapitalizm ve eko sistemin bozulması

PERTEV AKSAKAL

Eko sosyal sorunlar giderek toplumsal yaşamımızın temel sorunları olmaya başladı. BM Hükümetler arası İklim değişimi Konferansında (IPCC) hazırlanan 2007 raporuna göre sanayi devriminden bu yana ortaya çıkan küresel ısınmanın insanın üretim ve toplumsal faaliyetlerinin sonucu olarak gerçekleştiği kesin bir dille ifade edildi. Raporun açıklanmasından sonra iklim değişiminin daha büyük hızla ilerlediği, potansiyel sonuçlarının IPCC raporunda belirtilenden çok daha ürkütücü sonuçlara yol açacak gelişmeler yaşandığına dair yeni kanıtlara rastlandı.
Yeni kanıtlara göre Arktik Okyanusu 2013 yazı itibariyle buzsuz kalacak, Grönland buz örtülerinin çözülmesi de önlenemez bir hal alacak ve deniz seviyesinin 5 metreden fazla yükselmesine neden olacak. Dünyadaki en büyük 50 şehrin yarısına yakını sular altında kalacak ve insanlar çevresel mülteciler haline gelecekler. Ortalama küresel sıcaklık, son bir milyon yılın ortalama en yüksek sıcaklığının bir derece üzerindedir. Sanayi öncesi döneme göre yaklaşık 0,8 oC dünya daha sıcaktır. Her on yılda 0,2 oC ısınıyor. Sera gazı düşünüldüğünde uzmanlar bunun 0,6 oC ek bir ısınma daha getireceğini söylüyor. Bu gelişmeyle, sanayi öncesi dönemlerden yaklaşık 2 oC daha sıcak olacağı tahmin edilebilir.

İklim değişikliği konusunda kritik eşikteyiz. Afrika, Güney Avrupa, Avustralya ve ABD’de kıtlık ve çölleşmeye; Güney Amerika’da ve Asya’da buz kaybına, büyük oranda kutup buzunun erimesine, bitki ve hayvan türlerinin % 15-40’nın yok olmasına, okyanuslarda asitleşmelerin sonucunda metan salınımlarına neden olacağı, toprak ve okyanus karbon döngüsünün bozulmasına ve sonuçta iklim değişimi insanların ne yaparsa yapsın önleyemeyeceği boyutlara ulaşılması olası görülüyor.

Dünyanın önde gelen biliminsanlarından James Lovelock’a göre, sanayi öncesi ısıya göre ortalama sıcaklık 3oC artarsa, atmosferdeki karbondioksit oranı 500 ppm’ye ulaşırsa dünyanın okyanusları ve yağmur ormanları sera gazı emicilerine dönüşecektir. Lovelock bu durumda ortalama sıcaklık 6oCye kadar artabilir, sonuçları bakımından deniz seviyesi 25m. yükselir, türlerin %90’ı yok olur, dünya nüfusu %80 azalır ve yeryüzünün büyük bölümü insanlar için yaşanmaz hale gelebilir diyor.
NASA’nın Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsünün başkanı ve dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen, Grönland ve Antartika’daki buz kaybına bağlı olarak türlerin yok oluşunu önlemek için dünyada 2000 yılına kadar küresel ısınmanın 1oC’den daha fazla artmaması gerektiğini söylüyor. Kısaca, atmosferdeki karbondioksit oranı 450ppm'den daha fazla olmamalıdır. Paleoiklim verilerine dayanılarak, “İnsanlık, uygarlığın geliştiği ve hayatın yeryüzüne adapte olduğu zamanki gezegeni korumak istiyorsa” atmosferdeki karbondioksit oranını 350ppm civarlarına düşürülmelidir şeklinde bir öngörüde bulunulur. Dünyanın şu andaki karbondioksit oranı 387ppm’dir ve bu oran her yıl 2ppm artıyor.

Kesinlikle Lovelock’un ve Hansen’in korkuları kulak arkası edilemez niteliktedir.
John Bellomy Foster ise “Aşırı nüfus artışı, ozon tabakasının yıkımı, küresel ısınma, türlerin yok olması, genetik çeşitliliğin yitirilmesi, asit yağmurları, nükleer kirlenme, tropik ormansızlaşma, zirve ormanlarının yok oluşu, göletlerin yıkımı, toprak erozyonu, çölleşme, seller, kıtlık, göllerin-nehirlerin ve yeraltı sularının kirlenmesi ve azalması, kıyı sularının ve haliçlerin kirlenmesi, aşırı balık avı, dolgu toprakların yayılması, toksin atıklar, böcek ve bitki öldürücülerin zehirli etkileri, iş kazaları, kentsel birikinti ve yenilenemez kaynakların tükenişi”ni ekleyerek, esas sorunun küresel ısınma değil öteki sorunların büyük çoğunluğunun her birinin de küresel ekolojik kriz yarattığına işaret eder.
Gerçekten de yeryüzündeki bütün eko sistemler çöküş halindedir. Çevresel sorunlar vahim ve yakıcı bir hale geldi. Kapitalizm bir dünya sistemi olarak, üretim ve tüketimin yapısal sorunları insanı ve doğayı tüketiyor. Küresel düzlemde ekolojik kriz giderek her şeye egemen olarak kapitalist ekonominin yıkıcı niteliğinin önlenemez yayılışının bir ürünü olarak vücut buluyor.

Kapitalizmin ekolojik bakımdan yıkıcı olduğu eleştirisi biliminsanlarından, marksist yazarlardan gelmiyor. Başkan Jimmy Carter döneminde Çevresel Kalite Konseyine Başkanlık yapmış, Dünya Kaynakları Enstitüsünün kurucuları arasında yer almış, Bill Clinton’un değişim takımının danışmanlarından olmuş; 1993-1999 arasında BM Kalkınma Programını yönetmiş olan ve bugün Ormancılık Ve Çevre Çalışmaları Fakültesinin Dekanlığını yapan James Gustave Speth de “Dünyanın Kıyısındaki Köprü, Kapitalizm, Çevre Ve Krizden Sürdürülebilirliğe Geçmek” (2008) adlı kitabında kapitalizmin çevreye zararı konusunda keskin eleştirilerde bulundu:
“Bugün bildiğimiz kapitalizm, çevreyi sürdürebilir kılma yetisine sahip değil… Şu anda büyüme çevre düşmanıdır. Ekonomi ve çevre çarpışma halindedir. Ekonomik büyüme modern kapitalizmin en beğenilen meyvesidir... Bugünün şirketleri dıştalayıcı makinelerdir... Kapitalizmde bugünü gelecekten, özeli kamusaldan üstün gören köklü güçler vardır” diyerek kapitalizmin “sonsuz kâr yarışına” odaklanmış bir “acımasız ekonomi” örneği olduğunu yazıyor.
Kyoto Protokolünde fosil yakıtların dünya için büyük bir sorun olarak kabul edilmesine karşılık, büyük kâr kaynakları olmasından dolayı şirketler bu alanda hiç hız kesmiyor. Kömür, petrol, doğalgaz satımından çok büyük kârlar elde ediyorlar. Bir kg. kömür, bir kg. karbondioksit salıyor. Bir kg. petrol 600 gr, bir kg. doğalgaz 450 gr karbondioksite eşdeğer atmosfere salınımda bulunuyor. Bu yakıtlar dünyanın ısınmasında temel öneme sahip olmasının yanı sıra insan sağlığını da tehdit ediyor. 1952 Aralık ayında aşırı kömür yakılması sonucu İngiltere’nin başkenti Londra’da bir gecede 12 bin kişi zehirlenerek hayatını kaybetti. 2000 yılında ABD’de yapılan araştırmalarda kömür santrallarından salınan partikül maddelerinin her yıl 23 bin 600 kişinin ölümüne neden olduğu, 5 milyon insanda da kanser vakasına rastlandığını ortaya koydu. Çin’de resmi açıklamalara göre son bir yılda 75 bin kişi hava kirliliği yüzünden yaşamını kaybederken bu oran aynı nedenlerle Hindistan’da 100 bin kişidir.
Yine BM Hükümetler arası İklim Değişikliği Konferansında (IPCC) sera gazı salınımının endüstriyel tarıma dayalı tarım arazilerinin kullanımından kaynaklı %12 sera gazı salınımına neden olduğunu söylendi. Endüstriyel yoğun tarım için zorunlu amonyum nitrat gübresi, üretiminde büyük miktarda nitröz oksit üretiyor. Bu da iklim değişikliğine karbondioksitten 320 kez daha fazla neden olan bir sera gazı niteliğindedir. Bir ton amonyum nitrat üretimi 6,7 ton karbondioksite eşdeğer sera gazı üretiyor. Tarımda kullanılan zirai ilaçların insan sağlığına dehşet verici şekilde zararlı olduğu ortaya çıktı. ABD’de Columbia Üniversitesinin araştırmasına göre bu ilaçların, dolaylı da olsa maruz kalan çocukların zihinsel gelişiminde arızalara neden olduğu, kanser, üreme sisteminde bozukluklar, hormon etkileşimi, boyun ve sinir sisteminde hasar, alerji, fizyolojik hastalıklar ve tahriş gibi etkileşimlere neden olduğu kanıtlandı.

ABD’de 1945-2000 arasında böcek ilacı kullanımı 10 kat artmasına rağmen böceklere verilen kayıp 2 kat arttı. BM Çevre Programına göre tarımda kullanılan bu sentetik kimyasallar nedeniyle yılda 1 milyon ile 5 milyon insan arasında zehirlenme vakasına rastlanılıyor. Tarımda ve tarım dışında kullanılan 17 bin zirai ilaç çeşidi var. ABD'de bunların %80’inin hiçbir denetimden geçmeden piyasaya sürüldüğü düşünüldüğünde durumun vahameti ortaya çıkıyor. 1984'te Hindistan’ın Madhya Pradesh Eyaletinde bir Amerikan şirketine ait tarım ilacı fabrikasında oluşan gaz kaçağı, tarım ilaçlarının ne kadar tehlikeli olduğunu gösterdi. Eyalet hükümeti, gaz kaçağında, 3.787 kişinin anında öldüğünü bildirdi. Daha sonra ölümler 15 bine ulaştı. Yaralıların sayısı ise 558.125'ti. Bunların 38.478’inin geçici engelli, 3.900’ünün ise ciddi ve sürekli engelli hale geldiği saptandı. Bu felaketin Çernobil’den daha tehlikeli sonuçları olduğu yorumları yapıldı. Greenpeace’in kazadan 20 yıl sonra bölgede yaptığı araştırmada toprakta normalin 6 milyar katı toksin madde bulundu.
Peki, tarım ilaçları neden bu kadar yaygın kullanılıyor. Dünya’da tarım ilacı ticaretinin %89’unun sadece en büyük 10 şirket tarafından yapıldığı düşünüldüğünde sorunun kaynağı anlaşılıyor. Bu şirketler büyük kârlar uğruna doğayı ve insanı katletmekten asla vazgeçmiyorlar.

Aynı biçimde dünyanın denizlerinde, deniz ürünlerinde çok ciddi azalma var. Sermayenin deniz ürünlerine yatırımı ve yoğun avlanma bir dönüm noktasına geldi. Özellikle fabrika gemileri, okyanuslarda bir defada 400 ton balık yakalama kapasitesine sahip bin feet uzunluğunda naylon ağlar yerleştirme kabiliyetiyle bir yandan avlanıyor bir yandan onları işliyor. Şirketler arasında piyasadan pay kapma rekabeti ve sermayenin ileri teknolojiye yaptığı yatırımlar balık tüketimini hızlandırdı. Şirketler daha fazla rekabete neden olacak şekilde balık tutma yarışına girerek doğanın cömertliğini suiistimal ederek doğal balık döngüsünü bozdular. 1950'de dünyada avlanan balık miktarı yaklaşık 20 milyon ton iken, 2005'te bu miktar 82,2 milyon ton oldu. Bunun nedeni nüfus artışına bağlanıyor; ancak esas olan büyümeye dayalı kapitalist ekonominin tüketiminin başlıca nedenidir. Artık her yıl balık avlama miktarı 500.000 ton azalıyor. Bu arada bazı balıkların nesli tükendi. Gelecekte birçok balığı da aynı akıbet bekliyor. Açık deniz balıklarının miktarı son 17 yılda %87 azaldı. Deniz eko sistemine verilen zarar gün geçtikçe artıyor. 2000'de 80 milyon balık yakalamak için 13 milyar galon yakıt harcanarak atmosfere 134 milyon ton karbondioksit salındı. Sonuçta deniz ekosistemi bozuldu ve bozulmaya devam ediyor. Artık tezgâhları doğal balıklar değil deniz çiftliklerinde beslenerek üretilen kültür balıkları dolduruyor. Endüstriyel balıkçılığın devreye aşırı şekilde girmesi ekolojik çözüm olarak, su ürünleri yetiştiriciliği sektörünün doğmasına yol açtı. Ne var ki kapitalist yetiştiricilik ekolojik bozulmayı tersine çevirmeyi başaramadı. Aksine insanlarla okyanuslar arasındaki toplumsal ve ekolojik ilişkileri daha da bozdu.
Okyanus krizine analitik olarak bakıldığında kâr merkezli özel şirketlerin yıkıcı rollerini görürüz. Bunlar deniz ekosisteminin dayanıklılığını zaafa uğratırken beri yandan son derece kötü koşullar yaratıyorlar. İşin daha da kötüsü, yemlerin ve gübrelerin kalıntıları nehirler yoluyla tarlalardan koylara, körfezlere taşınıyor yosun üretimini artıracak şekilde deniz ekosistemi besleyicilerle doluyor. Sonuçta sular oksijenden yoksun hale gelirken balıkların ve yengeçlerin boğularak öldüğü “ölüm bölgeleri”nin sayısı artıyor. Dünyada 150 kadar ölü bölge mevcut. Bu ölü bölge sürdürülemez gıda üretim fiiliyatının sonucudur.
Balık yakalama pratiği bu şekilde sürerse 2050 yılı itibariyle deniz ekosistemi ve balıkçılık tamamen çökecek. Paul Burkett, “İnsan yok oluşu dışında kapitalizmin doğal zenginliği bozmak ve boşaltmaktan kalıcı biçimde vazgeçeceğine dair herhangi bir belirti olmadığını görmek önemlidir" der. Çünkü kısa vadeli kârlar sermayenin itici dürtüsünü oluşturur.

'YEŞİL KAPİTALİZM' ÇEVRECİ HAREKETLERİN SORUNA YAKLAŞIMLARI

Yeşil kapitalizm olanaksızdır derken biz soruna yaklaşım konusunda karamsar mıyız? Kapitalizmin teknik yeterliliğini, becerikliliğini, esnekliğini göz ardı edip sınıfsal yaklaşımla katı, uzlaşmaz bir tutum mu izliyoruz? Meseleyi daha yakın bir yerden görmek için acaba merkez çevre hareketlerinin sözcülerinin iyimser yaklaşımlarını yeterince anlayamıyor muyuz? B planı yazarı ve Yeryüzü Politikası Enstitüsünün Başkanı Lester R. Brown ve “Doğal Kapitalizm”, “Yeşil Kapitalizm” adlı kitabın yazarlarından Amory Lovins gibi çevreci hareketlerin sözcüleri, kapitalizmin o hayranlık uyandıran büyülü teknolojilerinin insanları kurtaracağına derinden inanıyor ve şiddetle savunuyorlar. Bu çevrelere göre, güneş paneli maliyetleri düşecek, enerji verimliliği on kat artacak, sera gazları emisyonu ve diğer kirlilikler azalırken GSYİH artacaktır. Sermayenin kâr amaçlı üretimiyle, ekolojik sürdürülebilirlik arasında hiçbir çelişki yoktur ve olmamalıdır. “Teknolojinin halihazırda yeterli olduğunu” ve “tek gerekenin politik irade olduğunu” belirtiyorlar. “Politik irade” ile herhangi bir toplumsal dönüşümü hedefledikleri sanılmasın aksine kimi yasal düzenlemelerden ve uluslararası sözleşmeler üzerinde duruyorlar. Kişisel tüketim normlarında ufak değişikleri öngörüyorlar.
Bu çevre hareketinin esas üyeleri üst orta sınıf üyelerinden oluşuyorlar. İçlerinde üniversite profesörleri, mühendisler, teknisyenler, yöneticiler, finansal analistler ve uzmanlar var. Kapitalistlerin, teknik ve idare görevlerini üstlenirler ve çalışanlara oranla büyük maddi ayrıcalıklardan yararlanırlar. Sermayenin 1980 ve 1990’larda destekçisi oldular ve birçok ülkede neo liberalizmin uygulamalarında önemli bir toplumsal taban oldular. Çin, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğinin yapılandırılmasında aktif rol üstlendiler. Kapitalist ekolojik kriz artıp derinleştikçe orta sınıfa mensup bazı kişiler mevcut kapitalist yaşam tarzının sürdürülemez olduğunu, tehlikeli boyutunu görmeye başladılar. Ancak mevcut yaşam tarzlarından ödün vermeye hazır olmadıklarından kapitalistleri desteklemeye devam ettiler. Üst ve orta sınıf çevreciler bir yandan teknolojik mucizelere diğer yandan kapitalistleri etik ve akılcı davranmaya ikna etme noktasında kendi öz çabalarına fit kaldılar.

Kâr için üretime dayalı sistemde, her yeni bulunan teknoloji, sermayenin mülkiyetine dâhildir. Bunun parasını ödemeyen ülkeler ve insanlar maldan yoksun kalırlar. Cep telefonları, dizüstü bilgisayarları tüketici yeniliklerin aksine dünya enerji sisteminin karbondan arındırılması için dünya ekonomik altyapısının köklü toplumsal dönüşümlerini gerektirir. Kaldı ki temiz ve sürdürülebilir enerji denilen güneş ve rüzgâr da her derde deva değildir. Ekolojist Mingi Li'nin bu konuda yazdıkları haklı bir tarafı işaret ederken o kadar da düşündürücüdür: “Yenilenebilir” elektrik için gereken aygıt ve binalar fosil yakıt ve yenilenemez mineral kaynaklar kullanan sanayi sektörü tarafından yapılıyor. Geleneksel elektriğe oranla yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektrik daha pahalıdır. Rüzgâr ve güneş -en önemli iki yenilenebilir enerji kaynağı- değişken ve düzensizdir, bu nedenle “ana yük” elektriği olarak kullanılamaz ve ciddi oranda geleneksel elektrik kapasitesine ihtiyaç duyar.”

“Yenilebilir kaynaklar, biyokütle üretimi dışında yalnızca elektrik üretmek için kullanılabilirler. Elektrik üretimi dünyanın toplam enerji kaynağının %40’ından azını ve son tüketimin %20’sini oluşturuyor. Tüketilen fosil yakıtların yaklaşık 1/3’ü elektrik tüketimi, 2/3’ü ulaştırma, sanayi, tarım, hizmet ve barınma sektörlerindeki likit gaz ve katı yakıt olarak kullanılıyor. Fosil yakıtların toplam son tüketimin dışında %40’ı taşımacılık sektöründe, %24’ü sanayide, %23’ü tarım, hizmet ve barınma sektörlerinde, %13’ü kimyasal sanayilerde hammadde olarak kullanılıyor. Elektriğin kimyasal sanayi girdisi olarak fosil yakıtın yerini alamayacağı açıktır. Ayrıca deniz ve hava taşımacılığında, yollardaki yük taşımacılığında, yüksek ısılı endüstriyel süreçlerde, sanayi, inşaat ve tarım sektörlerindeki ağır makinelerin çalıştırılmasında elektriğin fosil yakıtların yerini alması ya çok zor olacaktır ya da imkânsızıdır. Her ne kadar benzinli binek arabaların yerini elektrikli otomobillerin alması teknik açıdan mümkünse de (binek arabalar kapitalist tüketim kültürünün düğüm noktasıdır.) teknoloji henüz gelişmemiştir ve elektrikli arabanın piyasayı ele geçirmesi uzun yıllar alacaktır.”
Zaten elektrik üretimini fosil yakıtlardan arındırmadan sanayi, taşımacılık ve diğer sektörlerde elektriği yaygınlaştırmak karbondioksit salınımını artıracaktır. Bütün teknik ve ekonomik güçlüklerin üstesinden gelinse dahi dünyadaki elektrik üretimini dönüştürmenin on yıllar alacağı görülüyor. Ekolojik felaketin kapıda olduğu bir dönemde buna bel bağlamak doğrudan felaketi kaçınılmaz kılacaktır. Teknik bir tartışmada soruna yalnızca teknik bir çözüm olarak yaklaşmak gerekirse yapılacak apaçık ortadadır. Sera gazı emisyonları kabul edilebilir seviyeye inene kadar kapitalist ekonomik büyümeyi durdurmak optimal bir süreçte üretim ve tüketimi azar azar aşağı çekmektir. Bugünkü mevcut teknolojiyle bu olanaklıdır ve yapılabilir. Bazı biliminsanları, üretim ve tüketimi düşünerek bütün dünya nüfusunun temel ihtiyaçlarını 1960’lardaki yaşam standartlarına göre karşılayacak üretimi gerçekleştirmek mümkündür demektedirler. Unutulmamalıdır ki bugünkü dünya üretiminin 1/4’ü insani temel ihtiyaçları için, 3/4’ü de lüks tüketim için yapılmaktadır.

Hâlbuki bugünkü kapitalist sistemde üretim araçları ve artı değerin büyük bir kısmı sermayenin elinde oldukça sermaye birikimi için kullanmaları yönünde baskılar ve teşvik primleri hep devam edecektir. Toplumsal olarak artı değer denetim altına alınmadıkça ekonomik büyümenin (sermaye birikiminin) önüne geçmek olanaksız olacaktır. Kapitalist toplumda gelir ve üretilen zenginliklerin bölüşülmesinde ortaya çıkan büyük eşitsizliklerin karşısında kapitalist küresel ekonominin yavaş yavaş küçültülmesi ve temel insani ihtiyaçların karşılanması nasıl mümkün olabilir? Ekonomik büyüme kapitalizmin doğasında olagelen toplumsal çelişkilerin dünyanın her yerine yaymak, oluşturmak kapitalizmin vazgeçilmez işleyişidir.
Dünya nüfusunun bütününün temel insani ihtiyaçların karşılanması unutulmadan, karbon emisyonlarının aşağı çekilmesi hedefi ile dünya ekonomisi aşama aşama daraltılmalıdır. Bütün taşımacılık sistemi yenilebilir elektrikle çalıştırılan demir yolları, toplu taşımacılık temel alınarak yeniden inşa edilmelidir. Tarım, organik sürdürülebilir bir yapıda gübre ve makineler için kullanılan fosil yakıttan bağımsız, zirai kimyasal ilaçlardan arındırılıp, doğal bir üretim sistemine kavuşturularak güvenli gıdaya erişim hakkı sağlanmalıdır. Küresel enerjinin altyapısı yenilebilir enerji kaynaklarına dayanacak şekilde kökten dönüştürülmelidir.
Kapitalizmin bu hedeflere varamayacağı bilinmelidir. Uygarlığı ve toplumsal yaşamı ayakta tutan ekolojik koşulların bozulmasını istemiyorsak üretim araçlarının toplumsal mülkiyetini ve demokratik merkezi bir planlamayı ihtiva eden sosyalizmden başka bir seçeneğimiz yoktur. Sosyalist planlamaya karşı çıkanlar reel sosyalizmin başarısızlığını ve verimsizliğini gösterebilirler. Ancak gelecekte kurulacak sosyalizmi verimsizlik ve reel sosyalizmin sorunlarından arınmış daha iyi olacağı gerçeğini bir tarafa bırakarak ağır ekolojik kriz altındaki dünyada temel soruna gelelim. Temel sorun şudur: Sosyalizm, dünyadaki herkesin eğitim, sağlık ve gıda ihtiyaçlarını karşılayabilir mi? En azından biliyoruz ki geçmiş sosyalizm bunu yapabildi. Bugün Küba, büyük bir abluka altında ve yetersiz kıt olanaklarıyla herkese kaliteli eğitim, sağlık ve organik gıda sağlayarak bunu başarıyor. Kapitalizm dünyanın yarısına yakın nüfusa gerekli eğitim, tıbbi bakım, sağlıklı gıda sağlamakta başarısız kaldı. Zira ekolojik krizin üstesinden gelinemezse insanlığın bütününü başarısızlık illetiyle karşı karşıya bırakmaktan kaçınmayacaktır. Bugün artık tarihsel bir karar anındayız. Daha geç olmadan gayet açık olan seçimimizi yaparak doğaya, insana ve tarihe karşı olan sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz.