Mavi Marmara katliamı ve talimat yargılaması

|

 Mavi Marmara katliamı ve talimat yargılaması A  Mavi Marmara katliamı ve talimat yargılaması

EFKAN BOLAÇ

30 Mayıs 2010 tarihinde Mavi Marmara 'Sfendoni', 'Challengeri' yolcu gemisi ile Defne Y, Eleftheri Mesogios, Gazze I ve Rachel Corrie adlı yük gemileri Gazze'ye yardım götürmek amacıyla İstanbul ve Antalya limanlarından yola çıkarıldılar. 1994 yılında inşası tamamlanan Mavi Marmara yolcu gemisi İstanbul Deniz Otobüsleri A.Ş. adına kayıtlıyken 800.000 USD bedelle İnsani Yardım Vakfı (İHH) adlı vakfa satışı yapılmıştır.
30 Mayıs tarihinde yola çıkarken ve çıkmadan önce iktidar partisi tarafından muazzam bir destek görmüş ve uğurlanmıştır. Beraberinde 5 gemi daha seyrüsefere başlamış ve Lübnan açıklarında İsrail tarafından müdahale edilmiştir.
Müdahalede şiddet devreye girmiş ve silahsız 9 kişi İsrail askeri kuvvetleri tarafından katledilmiştir. Bu katliam elbette tasvip edilecek bir konu değildir. Yapılan işlem konusunda uygulanan orantısız şiddet gereksiz ve aşırı bulunmuştur.
Güvenlik sebebiyle yapılan müdahale uluslararası hukuk anlamında anlaşılır ve kavranabilir. Ancak yapılan şiddet ve ölüme dönüşecek derecede zor kullanma hiçbir şekilde tasvip göremez görmemelidir.
İsrail’in yaptığını hukuki bağlamda tartışmak gerekmekte olup yapılan yanlışları bir kere daha kamuoyuna sunmak gerekmektedir.

Konu ile ilgili Yrd. Doç. Reşat Volkan Günel verdiği bilgilerde var olan aksaklıkları ve uluslararası hukuk bağlamında yapılacakları anlatmıştı. Buna göre:
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre genel olarak üç tip gemi vardır; savaş gemisi, kamu hizmetine tahsis edilmiş devlet gemisi; ticari gemi. Mavi Marmara gemisi hiçbir tipe girmemektedir
•Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre geminin tabiiyetsiz olduğundan şüpheleniliyorsa barış zamanında dahi gemiye ziyaret hakkı doğar ve iki veya daha fazla devletin bayrağı altında seyreden ve bunları işine geldiği gibi kullanan bir gemi, bu tabiiyetlerden hiçbirini diğer devletlere karşı ileri süremez ve tabiiyetsiz bir gemi gibi işlem görür. Mavi Marmara Komor bandıralı ama Türk bayrağı çekmiş bir gemidir. Bu hileli durum İsrail’in gemiye çıkması için haklı bir sebep yaratır.
•Haklı veya haksız, Gazze bölgesi fiilen İsrail devletinin kontrolünde bir savaş bölgesidir. Savaş bölgesine yönelen ve açıkça rotasını buraya kıran bir gemiye uluslararası sular da olsa, savaş hukukuna göre savaşan taraflar müdahalede bulunabilir.

•Komor İslam Cumhuriyeti bayraklı Mavi Marmara üzerinde Türkiye’nin yetkisi yoktur. Türkiye, olaylarda vatandaşına karşı suç işlendiği iddiası ile Türk Ceza Kanunu’na göre sorumluların şahsı hakkında Türk mahkemelerinde yargılamaya gidebilir. Ancak sorumlu İsrail askerleri Türkiye’ye gelmediği sürece böylesi bir ceza yargılaması somut bir sonuç ifade etmez. Diğer yandan, devletler hukukuna göre devletlerin egemenlik amacı ile yaptığı fiillerden ötürü hiçbir devlet yabancı bir mahkemede yargılanamaz. Uluslararası Adalet Divanı’na gitmek ise her iki tarafın rızası ile kullanılabilecek bir seçenektir, şikâyet mercii değildir.
•Savaş hukukunda sivilleri öldürmek kesinlikle yasaktır diye bir hüküm yoktur.
•Hamas, Türkiye’nin da altına imza koyduğu uluslararası belgelere göre bir terör örgütüdür.
Reşat Volkan Günel tarafından var olan bu zaaflar bilinmesine rağmen bu geminin ve gemilerin yola çıkarılması doğru olmayıp bir anlamda gereksiz ve insanların canlarına mal olan bir çıkıştır. Bu tarz girişimler siyasete kurban edilmemelidir.

Uluslararası hukuk anlamında bu kadar zaaf varken gemiye binen yolcuların şehadet mertebesine ulaşmak için gidiyorum demesi ise ayrı bir muamma ve sorudur.
Bütün bunlar bir kenara bırakılmış ve sorun devletlerarası hukuk düzleminde çözülecekken olaya yine siyaset karışmış ve bunu oya tahvil edebilmenin yolları aranmıştır.
BM, Mavi Marmara raporu İsrail’in yapmış olduğu insanlık dışı ve korsanca tavırları açıkça rapor etmiş ve İsrail’in işlediği suçlar olarak şunları tespit etmiştir:
•Kasten adam öldürmek,
•İşkence ya da insanlık dışı muamele etmek,
•Kasten azap vermek veya beden bütünlüğüne veya insan sağlığına vahim şekilde zarar vermek.
BM raporu’nun herhangi bir bağlayıcılığı olmaması sebebiyle herhangi bir sonuç alınamamış ve hükümetin İsrail’den beklediği özür de gelmemiştir.

Bütün bunlar İsrail’in hukuk dışına çıktığının göstergesidir. Ancak bunları Türk mahkemelerinde yargılamak ise mümkün olmayan bir yöntemdir. Ancak siyaseten yargıya müdahale edilmiş ve devletlerarasında çözülmesi gereken bir durum talimatla yargı düzlemine çekilerek çözüm elde edilmeye çalışılmıştır.
Dosyaya baktığımızda iddianame’nin BM, Mavi marmara raporunun formatında hazırlandığı ve neredeyse bazen birebir aynı ifadelerin kullanıldığı görülecektir.
İddianamede 4 şüpheli (hâlâ sanık değil) bulunmakta olup  490 müşteki ve mağdur var.
Aralarında İsrail genel kurmay başkanı, bazı kuvvet komutanlarının ve istihbarat başkanının da şüpheli olduğu bir dava İstanbul’da açtırılmıştır.
Hazırlanan iddianame İstanbul 7. Ağır Ceza mahkemesine gönderilmiş ve iddianame kabul edilerek duruşma açılmıştır. Ancak duruşma tamamen bir gösteri niteliğinde olup “Russel tarzı” bir vicdan mahkemesinin kurulmasının daha doğru ve etkili olacağını düşünmekteyim.

Mahkeme duruşmaya hazırlık safhasında verdiği kararlara göre bir kısım eksiklikler bulunmaktadır.
•Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesine İsrail'in taraf olan devletler arasında yer aldığı, sanıkların da İsrail vatandaşları olduğu anlaşılmakla; iddianameden bir suret eklenip, duruşma gün ve saati ile 5271 sayılı CMK da yer alan ihtaratların da yer aldığı Tebligat evrakının İsrail yetkili Adli Makamlarına gönderilmesi ve tebligat yapılıp yapılmadığının öğrenilmesinden sonra duruşmanın başlanılması gerekmektedir.
•İsrail Yetkili Adli Makamlarına gönderilmek üzere hazırlanacak tebligat evrakı tercüme edilmemiş ve hâlâ tebliğ edilmemiştir.
•Sanıkların üzerine atılı Kasten Öldürme, Kasten Öldürmeye Azmettirme suçları için yasada öngörülen cezanın alt haddi göz önünde tutularak CMK 150/3 maddesi gereğince sanıklara zorunlu müdafii atanması gerekmektedir. Ancak atamanın yapılabilmesi için sanığa tebligatın yapılmış olması ve haklarının hatırlatılması gerekmektedir.
Ceza muhakemesi kanunumuza göre var olan bu eksiklikler giderilmeden duruşmanın başlamaması ve kendisinin davadan haberdar edilmeden duruşmaya sanık adına katılması için müdafii istenmesi hukuka ve kanuna aykırıdır. Bu sebeple atanmış olan müdafiilerin (avukatların) Baro tarafından görevlendirilmesinin sona erdirilmesi gerekmektedir. Hiçbir şekilde hukuki anlam ifade etmeyecek bir yargılama devam etmektedir. Konunun bir talimat yargılaması olduğu izlenimi sakil bir şekilde ortada durmaktadır ve bu durumun yargının ciddiyetine zarar vereceği düşüncesindeyim.

Bu yazıyı 7 Kasım tarihinde www.ulkedehaber.com adlı sitede yazmıştım. Gelinen aşamada bu yazının ne kadar doğru bir öngörü içinde yazıldığı anlaşılmış ve İsrail’in özür sonrası açıklamada; açılan davanın da düşürüleceği konusunda mutabakata varılacağı belirtilmiştir. Bu açıklama demokratik teamüllerle yönetilen bir ülke açısından kabul edilemez bir durumdur.
Başbakan, tüm kuvvet erklerini kendi eline almış ve seçilmiş bir monark olarak hareket etmekteyse elbette söylenecek bir söz yoktur. Bu durumda har şeyi ve her yasal düzenlemeyi yapabilir ve uygulayabilir. Ama kuvvetler ayrılığı denen o “melun” şey eğer anayasaya girmişse böyle bir açıklama yapılabilmesi mümkün değildir.
1982 Anayasasının 138/2. Maddesine göre: “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz”. Bu hükme göre Mahkemelere ne yasama yetkisine sahip TBMM ne de Yürütme gücüne haiz hükümet emir ve talimat verebilir.

Bu durum bu kadar açık ve net iken böyle bir mutabakat nasıl yapılmış ve açıklanmıştır. Bu sanırım ben yaptım oldu anlayışının tezahürü ve “yargının” emir ve talimatla yürütüldüğünün kanıtıdır.
Ancak durum hızla fark edilmiş ve ertesi gün dava ile ilgili mutabakatın olduğuna dair kısım kaldırılmıştır. Arkasından Başbakan da açıklama yaparak "dört İsrailli subay hakkındaki davanın düşürülmesi için henüz zamanın gelmediğini…” beyan etmiştir.
İlk mutabakat metninin işleyeceğini inanmakta  ve devlete karşı işlenen suçları devlet affedebilir ama şahıslara karşı işlenen suçlarda devletin affı olamaz diyen başbakanın bu dava ile ilgili nasıl bir işlem yapacağını merak etmekteyim.
İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi, Mavi Marmara gemisi Komor İslam Cumhuriyeti bandıralıdır ve bu sebeple yetkisizlikle Komor Ağır Ceza Mahkemesi’ne dosyayı gönderiyorum diyecek midir belli olmaz? Ama talimat yargılamaları her zaman sıkıntı verir ve vermeye devam edecek gibi…