Çıplak hayatlar, Bolivyalı mahkûmlar, hasta tutuklular, kitaplar

|

Çıplak hayatlar, Bolivyalı mahkûmlar, hasta tutuklular, kitaplar A Çıplak hayatlar, Bolivyalı mahkûmlar, hasta tutuklular, kitaplar


FİLİZ GAZİ

"En dar mahpus, size karşı olanların arasında yaşamaktır.” Ebu Ali Rudbari
(Alıntı Sadi’nin Beharistan’ından)

Eduardo Galeano, Aynalar’da anlatır. 1998’de, Bolivya Cumhuriyeti Cezaevi İşleri Ulusal Müdürlüğü, Cochabamba Vadisi’ndeki bir hapishanenin bütün tutuklularının imzaladığı bir mektup alır. Tutuklular, yetkililerden hapishane duvarının yükseltilmesini istemektedir. Çünkü bu haliyle zalim özgür komşuları, avluda kuruttukları çamaşırları çalıyorlardır. Mektuba yanıt verilmeyince tutuklular bir hal çarelerine kendileri bakar. Çamurla samandan yaptıkları kerpiçlerle duvarlarını yükseltirler.

Manevi çıplaklık hissinin yanında, bedenen çıplak kalmanın hiçbir önemi, ağırlığı yoktur oysa.
“Bu kitabın baş-kahramanı ‘çıplak hayattır’, yani öldürülebilen, fakat kurban edilemeyen bir insan olan homo sacer’in (kutsal insanın) hayatıdır” der G. Agamben, “Kutsal İnsan, Egemen İktidar ve Çıplak Hayat” kitabı için. “Çıplak hayatlar”, ölüme açık bırakılmış hayatlar değildir sadece. Ölüm olasılıklardan biri olarak, en kötü “meşru” sonlarıdır, olsa olsa. Meşrudur çünkü öldüren fail, cinayet işlemiş bir katil olarak anılmaz, ona karşı olumsuz anlamda işleyecek yasalarla karşılaşmaz. Yasa emrine amadedir. Zaten yasanın sebebi, katilin kendisidir.
Çıplak hayatlar, kutsaldırlar. Kutsallıkları yani “özel” oluşları ömürleri boyunca; her türlü şiddete maruz bırakılabilmelerinden, “istisna” addedilerek kenara ayrılabilmelerinden, alçak seslerle toplum içi fişlenebilmelerinden, nasıl ver nerde yaşadıklarını belli edecek şekilde izole edilip, işaretlenebilmelerinden, sonu linç, soykırıma varacak kadar hedef gösterilebilmelerinden dolayıdır. Toplumun geri kalanı için her ihtiyaç anında “günah keçisi” olma potansiyeli taşırlar. Ne ilahi hukuk alanına ne de beşeri hukuk alanına aittirler.
Latince karşılığı “sacer” olan kutsalın iki anlamı olduğunu belirtelim. Sacer, Tanrıya ait olan (her kulun Tanrı’ya ait olduğu gibi) varlığın kutsiyeti ile birlikte murdar, iğrenç anlamlarını da taşır. Agamben’de bu ikili anlamın iç içe geçmiş karşıtlıklarından faydalanır.

Çıplaklık, devletler teorisinde türlü türlü kullanımlara açık demek ki. Kimi aşağılamak için kimi hayatları tanımlamak için. Yoksa X-ray cihazları dururken hangi akıl, hangi güç bir tutuklu yakınını, bir mahkûmu anadan doğma soymaya ihtiyaç duyabilirdi ki? Devrim ütopyasının, ütopya olmaktan çıkmasının farikası nedir derseniz, bir gün gelir de polisin karşısında tereddütsüz çırılçıplak soyunabilecek kuşağın insanlarıdır derim. Kaybedecek bir şeyimiz kalmadı demenin bir başka yolu.
Duyduklarımız, tecrübesinden geçmiş gibi konuşturacak belki ama mahpusluk zor. Hele bu ülke de. Artık “hedef olma ciddiyeti” taşımayan hükümlüye karşı, devletin de yükümlülükleri ortadan kalkıyor. Öyle ki maaş alıyorlarmış gibi, cezaları boyunca yedikleri yiyeceklerin, harcadıkları elektriğin parasını ödüyorlar. Üstüne paralarıyla F tipi cezaevlerine maruz kalıyor ya da kapasitelerini çoktan aşmış cezaevlerinde tıklım tıkış yaşamaya çalışıyorlar. Kendini şaşırmış iktidar, müjdeli haberini de veriyor, “yeni cezaevleri yolda geliyor.”
Gene aynı devlet, hasta tutukluları bürokrasinin kollarına bırakacak kadar ölümü yokuşa sürüyor. Batman M tipi Cezaevi’nde tutuklu olan 79 yaşındaki Elfo Ürper’in yaşadıklarını katil Şili lideri Pinochet bile yaşamadı. Hasta tutuklusundan korkan bir devlet en az hücrede ölüme terk ettiği beden kadar acizdir. Hatta o bedenin acizliği şüphelidir, devletin acizliği ise tarihe geçecek kadar baki.
Kafka’nın “Dava”sında hukuk kapısı önünde bekleyen taşralı, kapı açık olduğu halde bir türlü içeriye giremez. Öyle ya bürokrasi korkusu bütün rejimlerin ortaklaştığı unsurdur. Kant’ın “anlamı olmadan yürürlükte olma” ya da Gerschom Scholem’in Benjamin’e yazdığı mektupta “Hiçbir şey olarak vahiy” dediği modern yasalar bizim ülkemizde anlamlaştırıldı, her şey olacak kadar vahiyleştirildi. Kentlisinden köylüsüne mahkeme kapıları herkese açık. Böylece “hiçbir şey olarak vahiy”ler biriken hikâyelerle anlam kazandı. 301, 216, 141, 142’ler (…) anlamlaştırılarak canlar yaktı.

Birkaç gün önce Tekirdağ 2 No’lu F tipi Cezaevi’nde hücrelerde kişi başına 10 kitap bulundurması zorunluluğu getirildi. Daha önce Kocaeli Cezaevi’ne benzer bir uygulama getirilmeye çalışılmıştı ki tepkiler üzerine karardan vazgeçilmişti. Kamuoyu denilen şeyi sadece sosyal medya sananlar haklı. Çünkü sosyal medyada öfke kusulan hiçbir haberin ana akım medyada görünme olasılığı yok. Zaten geri kalan kamuoyunun tutsakları düşüneceği de yok. Kamuoyu dediğin çoğunluğu temsil edenlerle onlara muhalefet edenlerin dalaş panayırı. Millet aç karnına aş ararken, “onlar elbet bizim adımıza bir karara varırlar” diyor ya da alışveriş merkezinde alış-verişine, TV dizisini izlemeye, çoluk çocuk telaşıyla koşuşturmaya devam ediyor.

Bilen bilir. Kimi insan okuyarak yaşar. Okudukça takat toplar. Okudukça anlatası, yaşayası, susası gelir. Okudukça karmaşadan, sükûta evrilir. Okudukça seyrettiği dünyaya soğukkanlı çelmeler takabilir. Okudukça sıradanlaşmış habis duyguların engellerini aşar, kendisini, çevresini eğrisiyle doğrusuyla “erdem terazisinde” tartabilir. Kitapla insanın arasına bir o kadar yorucu, bir o kadar karakteri aşındırıcı gündelik hayat girmiyorsa, kitaplar herkeslerden çok hayat-lar vaat eder insana. Tutsakların dışarıdaki arkadaşlarından, yakınlarından harıl harıl kitaplar istemeleri bundandır.  Dışarıda olduklarından daha fazla hayata katılmaları içindir. Siyasi tutsaklar için kitapsız kalmak manen, bedenen çıplak kalmaya denktir.
Derrida, “unutkan okuma” der. “Metin unutmayı kendinde barındırır.”  Tecavüz anının tüm detaylarını aklınızdan silebilirsiniz. Ne yazık tecavüzün kendisi duruyordur ama hâlâ. Nietzsche, “unutma yaşatır!” demeye getirir. Bu durumda doğrudur da.

Distopya çağına bu kadar yaklaşmışken, iyi olan mealiyle insani olan her şey bir bir unutuluyorken, Derrida’ya kulak verelim: “Eğer kötülüğün geldiği yer en kötünün geleceği imkanıysa, en kötü olduğu halde gel-ecek’in tekrarıysa, yas çalışması yapma imkanı bırakmayan bir travma vardır. Travma “olup bitmiş” bir saldırıdan ziyade, gelecek tarafından, gel-ecek tarafından, daha kötüsünün geleceği tehdidi tarafından meydana getirilir.”
“Olup bitmiş” yüzlerce travmamız var. Kitaplarımıza da el konulmuşsa artık, Derrida’nın dediği gibi gelecek beklentimizin adı artık travma.