‘Kendi Kaderini Tayin’den ‘Ulusal İrade’ye

|

‘Kendi Kaderini Tayin’den ‘Ulusal İrade’ye A ‘Kendi Kaderini Tayin’den ‘Ulusal İrade’ye

SÜRECE DAİR NOTLAR
Tarih ile ilgili yazmanın vicdansız bir yanı vardır.  İster bin yıl öncesine ait olsun ister bugüne ait olsun, tarihi yapan insanlar kendiliğinden nesneleşir. İnsanlar nesneleştiği anda da tarihsel hareketin niceliksel – niteliksel kategorisi haline gelir. Bir insan hayatının değerli olmasına rağmen iş tarihe geldiğinde yaşamları ve ölümleri ile hayatı yaratan insanlar gözden kaybolur.
Aslında “Oslo Süreci” ile başlayan çözüm sürecine dair analize girişmeden önce şu önemli cümleyi kurmanın vakti gelmiştir: Bugünkü süreç ne tek başına devletin tasfiye başarısıdır; ne de tek başına Kürt halkının direnişinin sonucudur. Süreç, ender biçimde, başta emperyalizmin dönemsel ihtiyaçları ile Kürt halkının 40 yıldır mücadelesinin, arzularının, hayallerinin çakıştığı bir noktadır.

ÖCALAN’IN MESAJININ TARİHSEL VE SINIFSAL ANLAMI
Öcalan’ın mesajı sürecin tüm gerilim noktalarını barındırmaktadır. Ancak bununla birlikte tarihsel olarak çok önemli bir kaç özelliği vardır.  Mesaj Kemalist ulusal/faşist paradigmanın çöküşünün son doruk noktasıdır. Her şeyden önce mesaj Amed’de milyonların karşısında okunmuştur. Kürt ulusal mücadelesinin önderi, tek bir Türkiye Cumhuriyeti bayrağının olmadığı, tersine Öcalan ve PKK flamalarının olduğu bir alanda, cezaevinde tutsak bir kişi olarak  bu çöküşü haykırmışlardır. Bu haykırışı da tarihsel olarak muazzam bir anlam ifade etmektedir.
Ancak metnin içeriği bu tarihsel paradigmanın çöküşünün fiili hali yanında ciddi ideolojik sıkıntılar taşımaktadır. Bunun en başında Öcalan’ın üç dini arkasına alıp dile getirdikleridir ki tek kelimeyle gerici bir söylemdir. İmamın devrimcileşmesi ayrı bir şeydir, devrimcinin imamlaşması ayrı bir şey.

Öcalan’ın sunduğu yeni Türkiye projesi, işin ilginci, yeni değildir.  Misak-ı Milli sınırları içinde tüm “milletler”i kapsayan ve aslında Mustafa Kemal’in başaramadığı burjuva devlet modelinin önerisidir. Ki mesajdaki “yeni anayasaya gerek yok, 1924 anayasası yeter” cümlesinin anlamı tam da budur.
Ama bir yanda da hem mesajın kendisi hem de Kürt halkının talebi Lenin’in ifade ettiği “uluslardan birine tanınan her türlü ayrıcalığın ve bir ulusal azınlığın haklarının her türlü ihlalinin hiç olmamış olduğunu beyan eden bir temel yasanın anayasaya konmasını” çerçevesinde ele almak gerekmektedir.
İşin ilginci tüm burjuva karakterine rağmen, mesajın bu hali bile Türk burjuvazisini, ulusalcı/faşist gericiliği yerinde zıplatmaya yeter durumdadır. Ama bu zıplatma hali var diye de onun burjuva karakteri göz ardı edilemez, edilmemelidir.

Mesaj Kürt ulusunun 90 yıldır inkâr edilen varlığının siyasal olarak parçalandığının da göstergesidir. Ama Kürt halkı var oluşunu devletin bahşetmesi ile değil, 40 yıllık muazzam, en başta silahlı direnişi, onu devletin tüm vahşetine karşı hemen her alanda korumasını ve geliştirmesini bilerek ve devlete bunu zorla kabul ettirerek başarmıştır.
Kürt ulusal hareketinin ana gövdesi yoksul Kürt köylüsü ve kent yoksullarıdır. Sınıfsal olarak ciddi zayıflıklar ve handikaplar içerse de, ulusal mücadelenin direnme dinamikleri tam da bu köylülük ve yoksulluk üzerinden yükselmektedir. Ve bu durum mesajın içeriğinden oldukça ileri beklentiler ve yönelimlere gebedir. (...) Kısacası mesajın ideolojik tüm geriliğine rağmen, Kürt halkının sınıfsal dokusu ile mevcut yapısı daha ileri bir noktadadır.

BARIŞ DEĞİL SAVAŞSIZLIK SÜRECİ
Sürece barış süreci adını veren her şeyden önce Kürt halkıdır. Ve süreci barış içinde tanımlamak umutları, hayalleri, 40 yıllık acıları üzerinden Kürt halkının en doğal hakkıdır. Bu tartışılamaz. Ancak sürecin doğru analizi için barış ifadesi hem doğru hem de yeterli değildir.
  Öncelikle barış kelimesi için taraflardan birisinin diğerini alt etmesi ve/veya eşit düzeyde konumlanmış olmaları gerekmektedir. Her iki durum da geçerli değildir. Ne Türk devleti ne de PKK savaşın kazanan tarafıdır. Ortada bir pat konumu var gibi gözükmesine rağmen tarafları eşit sayabileceğimiz koşullar da mevcut değildir.
Sürecin ideolojik boyutuna baktığımız da ise barış kelimesinin özellikle Türk devleti tarafından reddedilmesi, ağza dahi alınmamasının temel nedeni Kürt halkının savaşın bir tarafı olarak kabul edilmemesidir ve bundan özenle kaçınmaktadırlar.

Sürecin fiili hali savaşsızlıktır. Bu durum ateşkesten farklıdır. Her şeyden önce ateşkes savaşan iki tarafı zorunlu kılar ki, Türk devleti hâlâ daha “terörle mücadele” diyerek PKK’yi terörist konumda tutmak istediğini açıkça göstermektedir.
Ancak savaşsızlık hali tarafların birçok hassas gözüken, savaşan iki taraf olduğunun kabulü gibi, konuların tıkayıcı yanını ortadan kaldırmak temel yaklaşımdır. İkinci olarak her iki taraf da yıpranmış ve yorulmuştur. (...)
Savaşsızlığın diğer bir özelliği taraflar içinde bunu kabul etmede zorlanacak olanların var olmasıdır. Ancak her iki taraf için de söz konusu olan bir otorite vardır. Türk tarafı emir komut zinciri ile savaşsızlık halini sürdüreceğini ilan ederken, PKK tarafında Öcalan’ın otoritesi hâlâ geçerlidir.

Savaşsızlık her an bozulabilir bir şeydir. Ki taraflar bozulmanın şartlarını “kendilerine girişilecek herhangi bir saldırı” olarak açıkça ilan etmiştir. Ortada en azından yazılı bir sözleşme olmadığı için de bir anda tersine dönebilecek bir süreçtir. (...)

‘KENDİ KADERİNİ TAYİN’ Mİ, ‘ULUSAL İRADE’ Mİ?
21 Mart’tan bu yana kendisine sosyalist diyen ve/veya sosyalistlik iddiasında olanları üç tip olarak gözlemlemek mümkün. İşin ilginç yanı bu üç tip, politik bir konumlanıştan çok mevcut durumları ile tip oluşturmaktadır.  Birinci tip süreci koşulsuz kabul edenler; ikinci tip hepten reddedenler; üçüncü tip de kafası karışık olanlar. (...)
Süreci koşulsuz kabul edenler Kürt halkına destek, barış gibi tüm iyi niyetlerine rağmen “var olan olması gerekenin en iyisidir” gibi bir yaklaşımın kurbanı olmaktadırlar. Böyle bir algılamanın en vahim hatası sürecin gerilimli ve süreci ileri ya da geriye götürebilecek şartları gözden kaçırmaktır. Süreci koşulsuz kabul edenlerin bir kısmı “ulusun kendi kaderini tayin hakkı” sloganını en geri biçimde ele almaktadır. Yani “Kürt ulusu kararını vermiştir” demek  kaderini tayin hakkı sloganından hiçbir şey anlamamak demektir. Bunun öncelikli nedeni bu sloganın Marksist bir slogan olması, yani işçi sınıfı hareketini önceleyen bir siyaseti gözetmesi, hemen akabinde “bağımsızlık” ekseninde olmasıdır. Ortada Kürt ulusunun bağımsızlık talebi ve girişimi olmadığı için de bu sloganı Kürt halkının mevcut iradesi olarak görmek ile “kaderini tayin etmek” biçiminde bir ilişki kurulması mümkün değildir.

Hepten reddedenlerin kendince haklı yanları da vardır. Özellikle Kürt hareketinin kiminle uzlaştığını bazen gözden kaçırır gibi davranması ya da abartması reddedenlerin önemli bir dayanağıdır. Ancak hepten reddedenlerin ortak bir özelliği Kürt hareketine, bazen hadlerini aşarak doğruyu gösterme adına ya da “o güç bende olsaydı bak gör neler yapardım” gibi anlamsız parmak sallamalarıdır.

Bununla birlikte süreci reddedenlerin önemli bir kısmı da süreci, kabul edenler gibi “ulusun kendi kaderini tayin hakkı” sloganına dayandırırlar. Kürt halkının bağımsız devlet olma fikrinden “özerklik” sınırları içinde kalmasını doğru bulmamaktadırlar. Ancak onların da gözden kaçırdığı en önemli ve öncelikli şey Kürt Ulusal hareketinin Marksist olmadığıdır. Sınıfsal olarak da Kürt köylüsü ve şehirdeki Kürt yoksulluğuna dayandığı için bağımsızlıktan özerkliğe doğru kaymasının, eskilerin tabiri ile, eşyanın doğasına uygundur. Reddedenlerin sorunu, “kendi kaderini tayinden” vazgeçişi hepten geri sayarak Kürt hareketinin ortaya çıkardığı ileri yanları yok sayacak, ve aslında hiç de Marksist olmayan bir tutum içine girilmesidir.

Kafası karışık olanlar, reddedenler ile kabul edenler arasında, en kalabalık grubu oluşturmaktadır. “Kaderini tayin hakkı” üzerinden reddetmek iste de Kürt halkının ortaya çıkardığı durumların olumlu yanlarını görürlerken; mevcut durumu bir son olarak kabul edip, ona göre nasıl bir pozisyon alacaklarını da kestirememektedirler.
Her üç grubun da ilk ve öncelikli en ciddi hatası Marksist klasiklere zahmet edip dönüp bakmamalarıdır. Hemen belirteyim Marx’ta ve Lenin’de kutsal metinler gibi her şeyin cevabı yoktur. Ama her şeyden önce diyalektik ve tarihsel materyalizm gibi Marksizm’in olmazsa olmazı olan yöntem tüm ihtişamı ile mevcuttur. (...)

NE YAPMALI?
Süreçte Türk sosyalist hareketine ve Kürt ulusal hareketine muazzam iş düşmektedir. Bu muazzam iş yükünün manivelasının başına enternasyonalizmi koymak şarttır. Bu şart özellikle Kemalizm’le bağlarını koparmamış olan hareketlerle, liberalizme tam destek sunan ve kendine sosyalist, devrimci diyenlere karşı ciddi bir barikat olacaktır.
Türk sosyalistlerinden başlayalım. Süreçte şovenist yükselişler olacağı artık kesinleşmiştir. Sosyalist hareketin bu şovenizme karşı Kürt halkının yanından bir an bile ayrılmaması elzemdir. Ezilen ulusun haklarının anayasada yer almasına yönelik Kürt hareketinin hamleleri önemlidir. Ancak, anayasa gibi bir ülkenin sınıfsal ilişkilerinin hukuki belgesine dair bir tartışmada tek başına buna indirgenemez. Anayasa tartışmasına boğulmadan ezilen ulusların, azınlıkların haklarına yönelik her eylem (anadilde eğitim, anadilde savunma hakkı eylemleri ya da asimilasyona yönelik her türlü tutuma karşı duruş) Türk sosyalistlerince desteklenmelidir. Ancak anayasa evet/hayır tartışmasının ana ekseninin Kürt ulusal hareketinin beklentileri, konumu üzerinden inşa etmek tek başına hem doğru hem de yeterli değildir. Zamanı geldiğinde sosyalistler bunun kararını kendileri vermelidir.  (...) Son olarak Türk sosyalistleri birlik oluşturma değilse bile bir araya gelmenin tüm şartlarını sonuna kadar zorlamalıdır. Bu açık net ve tartışılmaz bir konudur.

KÜRT HAREKETİNE GELİRSEK...
Kürt hareketi 40 yıllık acılı ve direnişçi birikimi ile inanılmaz bir özgüven içerisindedir. Haklarıdır. Ancak bu özgüvenin kendini beğenmişliğe doğru kaymasına engel olmak da en temel sorumluluklarıdır. Bunu engellemenin başında da Türk sosyalistlerinden gelen eleştirileri göz ardı etmemeleri gelecektir.
İkinci olarak Kürt hareketi sürecin bu uzlaşma havasında kiminle uzlaştıklarına dair, yani daha 2012 yazında Kürt halkını acımasızca hedefe çakanlarla, bir arada oldukları gerçeğini unutmadan davranmalıdır.
Açıkçası Van’ın BDP’li belediye başkanı Bekir Kaya’nın serbest bırakıldıktan sonra “"Başbakan Erdoğan Türkiye'de yüzde 50 oy almış bir insan. Cumhuriyet tarihinin sayılı liderlerinden biri” sözleri, Erdoğan’ın ve onun temsil ettiği sınıfın gerçekliğinin ne olduğuna dair algıda önemli bir kırılma göstergesidir. Bu tür durumlarda bir şey söylemek yerine sessiz kalmak daha gerçekçi bir tutum olacaktır.

Son olarak Kürt hareketi, Türk sosyalistlerine karşı girişilen ve son 4 ayda iyice azgınlaşan saldırılar karşısında desteğini daha yüksek ve belirgin bir şekilde göstermek durumundadır.
Her şeyi bir kenara bırakalım Son 4 ay içinde ÇHD, KESK, DİSK baskınları sırasında Kürt hareketinin sunduğu destek inanılmaz biçimde zayıftır. Bu desteği artırmak her iki tarafın da öncelikli görev ve sorumluluğudur. Kürt ulusal hareketinin Türk sosyalistlerin ihtiyaç duyduğu andaki desteği kendi konjonktürlerinden bağımsız sunması enternasyonalizmin gereğidir.
Bir Çin atasözünün dediği gibi “Binlerce kilometrelik yol, tek bir adımla başlar.”
El pueblo unido jamás será vencido.
Örgütlü Bir Halkı Hiçbir Kuvvet Yenemez.

DOĞAN EMRAH ZIRAMAN