‘Şeytanın Madenleri’nin içine doğru

|

Buluştuğumuz yer, madene gideceklerin toplanma yerlerinden biri. Etrafta bir sürü maden işçisi ve seyyar satıcı var. İşçiler sabah kahvaltılarını yapıp, gerekli ihtiyaçlarını buradan alıp, dolmuşlarla madenlere doğru dağılıyor. Rehberimiz Willy, önce bize yapmamız gereken alışveriş listesini söylüyor. Alacağımız malzemeleri gideceğimiz madendeki işçilere dağıtacağız, sebebini madene gidince anlayacağımızı söylüyor. Willy bizden seyyar satıcılardan dinamit, saf alkol, meşrubat ve koka yaprağı almamızı söylüyor. İçki pahalı olduğu için saf alkolle meşrubatı karıştırıp yaptıkları, dünyanın en sert karışımlarından biri olduğunu düşündüğüm içkiyi madenciler çalışırken içiyormuş. Koka yaprağını nefeslerini açmak çiğniyorlar ve dinamitler de tabii ki madende çukur açmak için kullanılıyor.
Alışverişimizi yaptıktan sonra Willy’nin temin ettiği madenci kıyafetlerimizi giyip, madene çıkan dolmuşlara doğru yol alıyoruz. Yolda Belçikalılar dedelerinin madenci olduğunu söylüyor ben de dedemim Zonguldak’ta maden işçisi olduğunu, genç yaşta madendeki çalışma koşullarından dolayı vefat ettiğini ve bu yüzden onu hiç görmediğimi anlatıyorum. Belçikalı çift de benzer şeyler anlatıyor. Böylece üç madenci torunu ve eski bir maden işçisiden oluşan grubumuzda herkesin bir şekilde madencilikle ilişkisi olduğu meydana çıkıyor.
İşçileri madenlere doğru taşıyan dolmuşumuz kısa bir yolculuktan sonra milyonlarca insanın hayatına mal olan, eskiden gümüş günümüzde de kalay çıkartılan Cerro Rico tepesine geliyor. Dolmuştan inen işçiler çalışacakları maden galerilerine doğru ilerlerken biz de Willy’nin peşinden girişinde küçük kulübelerin olduğu bir ocağa doğru ilerliyoruz. Kulübelere geldiğimizde işçiler bizi karşılıyor, onlara aldığımız ‘hediyeleri’ veriyoruz. İşçiler saf alkolden hazırladıkları içecekten bize de ikram ediyor. İçkiden bir yudum aldığımda ilk tepkim “Midem delinecek mi?” sorusu oluyor. Ne kadar meşrubatla karıştırsalar da, saf alkol kesinlikle berbat bir şey. Halimizi anlayan işçiler içki konusunda fazla da ısrarcı olmuyor. Alkol içen işçiler bir yandan sürekli koka yaprağı çiğniyor ve sabah bu saatinde çakırkeyf olmaya başlıyor. İşin ürkütücü tarafı, bir yandan da madende patlatacakları dinamitleri hazırlıyorlar! Fakat herkes o kadar sakin ve sıradan davranıyor ki, bir süre sonra biz de ortama ayak uydurmaya başlıyoruz.
Hazırlıklar bittikten sonra, yani saf alkol içilip, ağızda sigaralar dinamitler hazırlandıktan sonra madene giriyoruz. Madenin girişi, içeride yaşayacaklarımızın habercisi gibi duruyor. İçeri doğru maden boyunca devam eden raylar ve bazı paslı borular olmasa burası ilk insanların yaşadıkları mağaralara benzetilebilecek kadar iptidai. Karanlık ve sular içindeki madende biraz ilerledikten sonra, tünelin ikiye ayrıldığı noktada bir kuytuya doğru ilerliyoruz. Kasklarımızın üstündeki fenerlerin gösterdiği kadarıyla duvarda kan izleri gözüme çarpıyor ve bir de etrafında koka yaprakları ve saf alkol kutularının bulunduğu, pagan dönemi putlarına benzer bir heykelin önünde duruyoruz.
Willy öne çıkarak durumu bize anlatıyor. Gördüğümüz heykelin yeraltının sahibi olduğuna inanılan ‘şeytanı’ temsil ettiğini, işçilerin her sabah çalışmaya başlamadan önce şeytana koka yaprağı, alkol ve sigara sunarak onu hoş tutmaya çalıştıklarını, yoksa şeytanın kendilerini cezalandırmasından korktuklarını anlatıyor. Duvardaki kan izlerinin de yine Şeytana adak olarak kesilen tavukların kanı olduğunu söylüyor. İşçiler yerli dilinde dua edip şeytan heykelinin etrafına koka yapraklarını ve alkolü serpiştiriyor, sonra bir tanesi yaktığı sigarayı şeytan heykelin dudaklarının arasına yerleştiriyor.
4.800 metre yükseklikteki karanlık, izbe ve milyonlarca insanın bir avuç İspanyol sömürgeciyi zengin etmek için öldüğü maden ocakları bence de olsa olsa şeytanın işi olur diye düşünerek yapılan ritüelleri anlamaya çalışıyorum. Şeytandan uzaklaşıp yol aldıktan sonra madenlerin derinliklerine doğru ilerlemeye devam ediyoruz.
»MADENDEKİ KİLİSELER
Devletin daha sonra özel sektörün madenlerden ayrılmasından sonra yeni yatırım yapılamadığından madenler kelimenin tam manasıyla dökülüyor. Hatta öyle dökülüyor ki her an başınıza çökecekmiş gibi gözüküyor. Maden tünellerini güçlendirmek için kullanılan tahta kalaslar yıllar içinde iyice çürümüş. Madenin içinde çıkarılan hammaddeyi taşımak için döşenmiş raylar duruyor fakat rayları çeken aletler satıldığı için işçiler vagonları kendileri kas gücüyle iterek çıkışa götürüyor. Tam önümüzde bir grup işçi vagonu deviriyor fakat içtikleri saf alkolün ve sürekli çiğnedikleri kokanın etkisiyle sürekli gülüyorlar. Zaten bu koşullarda bu madenlere başka kafayla pek girilmez gibi gözüküyor.
Maden ocaklarında işçilerin ibadet ettikleri, oyuklara yaptıkları küçük kiliseler var. Dinine bağlı insanlar olan Bolivyalılar burada da ibadet etmeyi unutmamış. Fakat ‘şeytanın’ madenlerindeki kiliselerin zeminleri plastik kaplarda satılan saf alkol şişeleriyle dolu. Willy artık maden işinin bitmek üzere olduğunu anlatıyor. Şu anda çok az maden damarı kalmış ve gruplar halinde çalışan işçiler kazanılan parayı bölüşerek yaşamlarını devam ettirdiklerini söylüyor. Willy bunları anlatırken madenin farklı yerlerinden oyuk açmak için kullanılan dinamit patlamalarının sesleri geliyor. Madenin içindeki hava koşulları çok farklı, bazı bölgeler çok sıcak bazı yerler serin, bu durum hava akımıyla ilişkili. Zaten oksijenin çok az olduğu madende, nefes almak bazı bölgelerde oldukça zorlaşıyor. İçeri temiz hava akımı sağlayacak havalandırma sistemi çalışmıyor. Özetle madenlerdeki durum berbat, o yüzden işçiler ‘Şeytanın Madenleri’ demekte çok haklı. İnsani hiçbir şey yok ve buna katlanmak için işçiler sürekli içiyor.
Willy bizi eskiden kullanılan daha derinlerdeki galerilere götürüyor. Zamanında gümüş çıkarılan yerler buralarmış fakat İspanyollar gümüşün nerdeyse tamamını çıkarıp ayrılmış. Gündüz girdiğimiz madenden akşamüzerine doğru çıkıyoruz. Giriş tünelinden içeri süzülen güneşi görmek insanı mutlu ediyor. Madenden çıkınca kulübelerde yaşayan maden işçileriyle sohbet ediyoruz. Herkesin yakındığı iki temel sorun: Çaresizlik ve kanser. Artık ömrü dolmak üzere olan madenlerde kimse çalışmak istemiyor fakat başka seçenekleri yok. Diğer konuysa madende çalışanların neredeyse tamamının yakalandığı kanser hastalıkları özellikle akciğer kanseri. Söylediklerine göre gümüş ve kalayın içindeki toz parçacıklarından kaynaklanıyor akciğer kanseri. Potosi’de madende çalışanların ortalama ömrü kırk yıl. Hiçbir sosyal sigorta ya da iş güvencesi olmadan çalışan bu insanlar, hasta olmasa garip olurdu zaten. İşçilerle sohbetimiz bitip ayrılırken maden işleri bana ve Belçikalılara kendi ülkelerimizdeki maden işçilerine selamlarını iletmemizi söyleyip, Cerro Rico tepesinden işçileri aşağı taşıyacak dolmuşlara kadar geçirip ayrılıyorlar.
»İSYANIN HATIRALARI
Cerro Rico tepesinden, Eduardo Galeano’nun deyişiyle ‘dünyaya en çok şey verip en az alan yerden’ ayrılırken içimizi bir hüzün kaplıyor. Bizim için kısa ve bir anlamda macera gibi yaşanan madenlerin, daha belirsiz bir süre insanlardan hayatlarını almaya devam edecek olmasını ve belki de biraz önce sohbet ettiğimiz genç işçilerin burada insanlık dışı koşullarda yaşamlarını kaybedeceklerini bilmenin verdiği ağır bir üzüntüyle buradan ayrılıyorum.
Maden ocaklarının yorgun ve bitkin işçilerini taşıyan dolmuştaki neredeyse bütün işçiler gün boyu içtikleri için sarhoş ve sabahki sakinliğin yerini ağızdan zor dökülen küfürler almış. Ama herkes buna alışık olduğu için kimse aldırış etmiyor. Şehir meydanına geldiğimizde rehberimiz Willy akşam yemeği için evlerine davet ediyor. Akşam yemeğini Willy’nin yaşından daha fazla gösteren annesi Barbara’nın yaptığı yemekler ve anlattığı hikâyeleri dinleyerek geçiyoruz.
Barbara da buradaki diğer madenci eşleri gibi genç yaşta kocasını hastalık yüzünden kaybettiğini ve yaşadığı sıkıntıları anlatıyor. 1952 devriminde çocuk olmasına rağmen hatırladığı şeyler gerçekten tüyler ürpertici olaylar. Çalışma koşullarının düzeltilmesi için ayaklanan işçileri bastırmak için yapılan işkencelerden en korkunç olanı, on-on beş kişilik işçi gruplarının yuvarlak halka gibi birbirlerine bağlanıp dinamitle havaya uçurulmaları ve insanlara bunun izletilmesi. Ama bütün işkencelere ve baskıya rağmen işçiler 1952 devrimiyle 80’li yılların ortalarına kadar sürecek görece daha rahat bir dönem geçirmiş. Şu anda bulunduğumuz iki odalı prefabrike ev de devrim sonrası işçilere dağıtılan konutlardan biri.
Yemek sonrası Willy ile genelde işçilerin takıldığı bir birahaneye gidiyoruz. Burada Willy’nin eski çalışma arkadaşı, maden sendikası sekreteriyle devlet başkanı Evo Morales üzerine sohbet ediyoruz. Çevre masadaki işçilerin de katılımıyla sohbet renkleniyor. Genel olarak Evo Morales’in başkan olmasından herkes memnun ama artık daha somut gelişmeler bekledikleri de kesin. Bir dönem daha beklemek konusunda hemfikir gibi işçiler ama “ilerde Evo gerekli değişiklikleri yapamazsa onu da sileriz” demeyi de ihmal etmiyorlar. Uzun ve güzel sohbetin ardından işçilerle ve rehberim Willy’le vedalaşıp dünyanın en büyük tuz gölü olan Salar de Uyuni’ye gitmek üzere dünyanın en bahtsız şehirlerinden biri olan Potosi’den ayrılıyorum.

HAFTAYA:  Salar de Uyuni

BARIŞ KARADENİZ
bariskaradeniz74@gmail.com