Aşk-ı Memnu'da gerçek kötü kimdi?

|

Aşk-ı Memnu A Aşk-ı Memnu

AŞK-I MEMNU
 
“İyi bir roman anlatılamaz” demişti Milan Kundera. Sık sık lanet okuduğum bir insandır kendisi. 16 yaşlarında avanak bir oğlan çocuğuyken hayatıma girmişti. Akranlarım artistlere, şarkıcılara filan hayran olur, onları model seçerken, ben gitmiş, en olmayacak adamı; Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ndeki Tomas’ı seçmiştim kendime. Büyüyünce tam böyle bir insan olacaktım işte: “İdealleri uğruna terketmesini bilen; ihaneti karşılığında onu kucaklamaya hazır alçaklar tarafından lanetlenme pahasına herşeyden vazgeçebilen bir modern zaman şövalyesi.”
 
Varolmanın korkunç ağırlığını hissettiğim her anda, bu nedenle küfrettim Kundera’ya; bana böyle zor bir model sunduğu için. “Keşke hiç okumasaydım bu kitabı, keşke avanak ve mutlu bir insan olarak devam etseydim hayata” dediğim oldu bazen.
 
İyi romanlar, iyi şeyleri anlatmak zorunda değildir. Nedense hep Nur Baba ile kıyasladığım Aşk-ı Memnu da iyi bir romandır. Ama anlattığı şey iyilik değil, saf kötülük üzerinedir.
 
Geçen hafta bütün dükkan bir araya geldik; biraları şarapları açtık ve Aşk-ı Memnu’nun finalini hep birlikte izledik. Tıpkı Titanic’de olduğu gibi, ne olacağını çok iyi bildiğimiz halde izlerken hepimiz heyecanlandık, hepimiz hüzünlendik. Şimdilerde bol bol dalga geçilen ama 20 yıl sonra bir tür “Masumiyet Müzesi” klasiği gibi izleyeceğimiz mezar başındaki “Behlül kaçar” sahnesindeyse utanç içinde kaldık.
 
Aşk-ı Memnu yazıldığı dönemde, bazı kalem erbabı tarafından “çürümüş” bir roman diye nitelendirmişti. Oysa bu çürümüş değil, “çürümüşlüğü” anlatan bir romandı. Döneminde görülmemiş cüretkarlıklar içermesi, iddiaların tam aksine kitabın “ahlak”ını ve dürüstlüğünü kanıtlıyordu.
 
Aşk-ı Memnu’nun başında Bihter, Behlül’e aşık avanak bir kızdır. Sonra biraz Behlül’ü kıskandırmak, biraz annesine güç gösterisi yapmak için, kendinin bile inanmadığı bir oyuna girişir ve Adnan Bey’i baştan çıkartır. Bunu yaparken dahi yüreğinde Behlül’e olan aşkı vardır.
 
Bunlar kitabın ilk sayfaları, dizinin ilk bölümüdür. Bundan sonraki tüm sayfalar ve bölümler, Bihter’in kötülüklerini anlatmakla geçer. Okur ve izleyici, finale yaklaştıkça Bihter’den tamamen nefret eder. Finalden tam önce, “iyi bir insan” olmak isteyen Behlül, sıradan okur ve izleyicinin affını da kazanır. Nihayet “kötü bir kadın”a kapılmış zayıf bir kişiliktir. Ona hayran kalmasak da, anlayış gösterebiliriz.
 
Başlangıçtan ne olduğunu tamamen unutmuşuzdur. Bu işin başında Bihter’in Behlül’e en saf haliyle aşık olduğu an hafızalarımızdan tamamen silinmiştir artık.
 
Son bölüme ve son sayfalara geldiğimizde; amansız bir kötü; düpedüz bir “kahpe”; alçak bir kadın kalır Bihter’den geriye. Bir de nihayet bu kadının zehirini üzerinden atıp, “dürüst” bir hayata hazırlanmakta olan Behlül...
 
İşte tam bu anda; yani tam final anında; kitap ve dizi herkesi yerle bir eden bir hal alır:
 
Bihter, son saniyesinde bile Behlül’e; biricik aşkına, herşeyi bırakıp ona gelmesi için yalvarır. Bir adım atması, bir “evet” demesi yeterlidir Behlül’ün... O an herşeyi bırakıp hayata baştan başlayabilirler. Son anda bile bir şans vardır ama Behlül bunu yapmaz ve Bihter tetiği çekerek kendini öldürür.
 
Şimdi ulusal bir travmayla başbaşa kalma anı gelmiştir. Bihter aşk için ölmüştür ve aşkının gerçekten bir aşk olduğunu o zaman kanıtlamıştır herkese... “Kötü ve ucuz bir fahişe”den beklenecek hareket midir bu?
 
Bihter’in cenazesinde ağlayan iki kadının Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu olması boşuna değil. Yaşasaydı mutlaka Halid Ziya da orada, o cenazede olurdu.
 
Türkiye’nin dörtte üçü yanılmıştır. Gerçek kötü Bihter değil, Behlül’dür. Mide bulandırıcı ve aşağılık olan; mezar başında kendi itirafıyla “sefil” olan kişi aşkına ihanet eden bu ikiyüzlü korkaktır.
 
Dizideki ahlaksızlık söylendiği gibi bacak arasında değil; işte bu hainliktedir.
 
Bihter’in aşkını unutup onu suçlayan herkes Behlül’ün suç ortağı ve bu korkunç ahlaksızlığın bir parçasıdır artık...
 
Aşk-ı Memnu’nun bu kadar beğenilmesi bir tesadüf mü acaba? Bu Behlül’ü gözümüz bir yerden ısıyor olmasın sakın?
 
90 yıl önce Türkiye’yi kuranlar, bizzat kurucunun yani Atatürk’ün ağzından çıkan sözcüklerle “Bu ülkenin sahipleri Türk ve Kürt halklarıdır” demişlerdi.
 
Sonra dengeler değişti ve bu laf hemen unutuldu. Çocukların üzerine uçakla bomba atıp bir yandan da gece balosunda ne giyeceğini düşünen bir kadının adı havalanlarına verildi. Onuru için; ırzı, namusu için mücadele eden insanlara “kökleri kurutulacak böcekler” gibi bakıldı. Sonra bu insanlar isyan edip, günahlar işledikçe, temiz giyimli kibar beyler keyifle sırıtıp; “Bakın demiştik, bunlar kötü varlıklar” dediler.
 
İyi bir roman anlatılamaz ama yaşanabilir. Nesli tükenmeye başlamış az sayıda insan Tomas gibi, Martin Eden gibi, İnce Memed gibi roman kahramanlarına hayran olurken; bir çokları Behlül gibi kahramanlara özenebilir.
 
Yasak aşkın mı, yasal aşkın mı daha namuslu olduğu okurun ve izleyicinin kararıdır. İyi bir eseri anlatılamaz yapan, bizi bu kritik seçimle başbaşa bırakmasıdır.
 
Gördüğünüz çirkin bir surata tükürmeden önce, aynaya bakmadığınıza emin olun.
 
İlyas Başsoy