'Soylulaştırma' adı altında büyük yıkım

|

A

ALPER APAYDIN

Çok kültürlülüğün tehdit olarak algılandığı bir devirde yaşıyoruz. Dili, dini veya kültürü farklı diye istenmeyen, yok sayılan insanlar var olma savaşı veriyor. Bu yaşam savaşı gözümüzün önünde olmasına rağmen bir şekilde görmememiz sağlanıyor. “Soylulaştırma” adı altında soyları yok edilen insanların yaşam alanlarına büyük bir müdahale yapılıyor. Bu müdahaleyi gün ışığına ise foto muhabiri Ali Öz çıkarıyor. 2 yılını Tarlabaşı’nda geçiren ve buradaki hayatı görüntüleyen Öz, kentsel dönüşüm sürecinin yıkıcılığına ışık tutuyor. Karşı Sanat’ta sezonun ilk sergisi olarak bugün açılacak olan ‘Ayıp Şehir’ sergisi 18 Ekim tarihine kadar açık kalacak. Sergi açılışından önce Ali Öz sorularımızı yanıtladı.

>>Tarlabaşı’na ilk girdiğinizde aklınızda neyi görüntülemek vardı? Sizi orada nelerin beklediğini biliyor muydunuz?
Öncelikle yaptığım hiçbir işi proje olarak yapmıyorum. Ben 30 yıl bu ülkenin tarihini fotoğrafladım ve sevdiğim için bunu yaptım. Fotoğrafın gücüne ve somut anlatım diline inandığım için fotoğraf çekiyorum. Tarlabaşı benim İstanbul’a ilk geldiğimde kısa bir süre yaşadığım ve yabancı olmadığım bir yerdi. Buradaki zenginliği ve çok kültürlülüğü bilen bir insandım. Daha sonra mesleki olarak orada çok bulundum. IMF çatışmaları, 1 Mayıs çatışmaları bu sokaklar arasında yaşanıyordu. Fotoğraf açısından her zaman ilgi çeken bir mekân oldu burası. 2 yıl önce Tarlabaşı’nda dolaşırken burada kentsel dönüşüm olacağını duydum ve hemen fotoğraflamam gerektiğini düşündüm. Bu aşamada bir proje çıkarmak gibi bir amacım yoktu sadece yıkımdan önce burayı belgelemek istiyordum. Tarihi doku olarak, mimari olarak ve kültürel olarak çok zengin bir yapıya sahip olduğu için fotoğraflamam gerektiğini düşündüm. Daha sonra ne yapabilirim diye düşündüm ve fotoğraflarımı sosyal medyada paylaştım. İnsanların neye ilgi göstereceğini bildiğim için oradaki marjinal yaşamları paylaştım ve çok büyük bir ilgi oldu. Bu sayede buradaki meseleyi görmeyen ulusal basın uyandı. Fakat buradaki insanlar bu süreç içerisinde adeta buharlaştı. Ben bile takip etmekte zorlandım çünkü bir anda binalar boşaltıldı. Bu çalışmamın önemli olduğunu anladıktan sonra sabah evden çıkıp gece yarılarına kadar fotoğraf çekiyordum. Burada 4 bayram, 1 yılbaşı, en az 10 düğün, sünnet düğünleri, nevrozlar yani burasıyla ilgili aklınıza ne geliyorsa hepsini çektim. Toplamda 30 bin kare fotoğraf çekmişim. Buradaki insanları kandırarak, korkutarak veya bir şekilde anlaşarak evlerinden çıkmaları sağlandı ve burası birkaç ay içerisinde boşaltıldı.

>>Bu çalışmanız insanlara ne anlatıyor olacak? Bir farkındalık yaratabilecek mi yoksa Tarlabaşı göz göre göre yok mu olacak?
Ben tek başıma bir şeyleri değiştirebilirim diye bu işe başlamadım ama inanıyorum ki sergi insanların dikkatini o bölgeye çekecektir. Bu serginin hazırlanışı imece usulü oldu. Daha önceki sergimde olduğu gibi Karşı Sanat elini taşın altına koydu. Fotoğrafların baskısında Uğur Varlı ve İrfan Demirkol bana destek oldular. Basit bir broşür bile basamadan serginin açılışını yapıyoruz. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu ülkenin aydını ikiyüzlü. Benim amacım bir belge hazırlamaktı ve bunu yaptığıma inanıyorum. Bu çalışmayı kitap haline getirmek isteyen biri varsa buyursun yapsın. Ben bu çalışmaya iki yılımı harcadım, para harcadım ve icabında kelle koltukta çalıştım. Kentsel dönüşüm adı altında burası çok popüler oldu, şu an çok konuşuluyor ama bu ülkede tüm meseleler sabun köpüğü gibi. Bu işin kalıcı olması için en azından bir kitabı olmalı. Ben bu çalışmamda Mimarlar Odası’nı yanımda bulamadım. Defalarca başvurmama rağmen bana destek olmadılar. Saha çalışması için çok uzaklara gitmeye gerek yok çünkü burası çok kültürlülüğün en renkli yaşanıldığı bir alan. Bu alanda sosyologlar, psikologlar, mimarlar olmalı. Burada 1900’lerin mimarisi yok ediliyor. Peki devlet bunu nasıl yapıyor?  Öncelikle bir alanı kapayarak kamulaştırdı daha sonra çevresindeki alanlar için gidin yağmalayın, yıkın ve alın dedi. Kapılar söktürüldü, pencereler söktürüldü, mimariye ait dekorlar söküldü ve benim gözümün önünde en az 10 tane bina bu şekilde kendi kendine yıkıldı. Devlet burayı zaten gözden çıkarmış ve bu hale getirerek yaşanılmaz bir alanmış gibi gösteriyor. Devlet mülk sahiplerini bularak burada kendi denetiminde bir restorasyon çalışması yapması gerekiyordu. Ama burada kolaya kaçarak binaları yıkıp tamamen yeni bir mimari yapılanmanın temeli atıldı. Bu aslında metropolün göbeğinde, yoksulların yaşamaması için başlatılmış bir proje. Burayı zengin sınıfın ofisi ve yaşam alanı yapmak istiyorlar.

>>Mesleğiniz gereği tehlikeli ortamlara sık sık girmeniz gerekiyor. Sizi bu ortamlara iten nedir?

Ben gazeteciliği kutsal ve güzel bir meslek olduğunu düşündüğüm için seçtim. Fotoğrafın somut ve yalın dilini benimsedim. Bana göre belgesel fotoğraf en yalansız anlatım biçimidir. Ben hala insanlara iletişim kurarken bu yalın dili kullanıyorum. Fotoğraf makinesi benim için sadece bir araçtır. Basın hayatına başladığım zaman hiçbir zaman ben para kazanayım, popüler olayım diye bu işi yapmadım. Çektiğim fotoğraflarla insanlık için ne yapabilirim üzerine düşündüm. Dolayısıyla ben gazetede çalışırken hep kendim gider, istediğim fotoğrafı çekerdim. Kariyerim boyunca çok zor anlar yaşadım belki 10 kez ölümden döndüm. Ben işimi tutkuyla yaptım ve bu yüzden çalıştığım süreç içerisinde de başarılı oldum. İnanç ve ideallerimden hiç ödün vermedim. Sonuç olarak risk almadan bu meslek yapılmıyor.

>>İnsanların Tarlabaşı’nda yaşayanlara karşı bir önyargısı var. Orada yaşayanlar tehlikeli ve zarar verme potansiyeli olan kişiler olarak gösteriliyor. Sizin bu konuyla ilgili ne gibi deneyimleriniz oldu?
Asla. Ben kötü bir insana bile sevgiyle yaklaşsanız, o kişinin size sevgiyle geri döneceğine inanıyorum. Tabi ki dikkatli olmak gerekiyor eğer çantanız açıksa, cüzdanınız dışarıdaysa siz kapı açmış oluyorsunuz. Raconu bilmek gerekiyor. Oradaki insanlar benim sayemde fotoğrafa alıştı ve belgeseller çekildi. Birçok fotoğrafçı çalışmalar yaptı. Ben inanıyorum ki sen şu an oraya gitsen ve insani ilişkiler kursan kimse sana bir şey yapmaz. Beni o kadar benimsediler ki evlerine bile girdim ve hayatlarına ortak oldum. Bugün sokağa girdiğimde beni “Başkan” diye karşılıyorlar ve selamlaşıyoruz. Başta bende tedirginlik duydum ama o insanların acılarını içselleştirdim ve orada insana dokundum. Orada hayatı yaşadım ve inanılmaz güzellikler gördüm. Bir hırsız benim çantama elini attığında orada bulunan bir hayat kadını hırsızı kovaladı ve beni korudu. Mekân sahibi benim için şampanya açtırıyordu. O güven ilişkisi kurulmadan zaten orada gazetecilik yapılamaz. O yüzden benim çalışma prensibim sevgiye dayalıdır. O insanları sevdiğim için orada oldum ve onların sesi olmaya çalıştım.