2012, ampul bozulacak, aydınlık değil

|

2012, ampul bozulacak, aydınlık değil A 2012, ampul bozulacak, aydınlık değil

2012, ampul bozulacak, aydınlık değil,  karanlık bize hakikati gösterecek: Öç

riitta
Öyle bir zaman içindeyiz ki insanlar kararsız: narı mı, yumruğu mu seçsek, koparsak mı o ağızdaki çürük dişi. ‘Amerikan malı özgürlük’, ‘Turkish delight’: Çeviri hatasıyla yan yana, tarafsız Finliler, Helenizm’den kurtulmuş Yunanlılar, barışı öğreten Afrika, özgüvenini tekrar kazanan Kürtler, Vietnam, Irak, Suriye ve herkes, adı konmamış, kimse tarafından sahiplenilemeyecek, saf özgürlük ve kardeşlik için birbirini anlamaya karar verecek.

Ama önce bu delice hızlı akan sene içinde neler oldu
 
ÜNİVERSİTELER 'üNİVERSAL' HALLERİNİ HATIRLADI
Öğrenmenin temel kuralı eskiyi olduğu gibi kabul etmemek, doğanın dinamiğini anlamayı sağlamaktır. Yapısallaştırılmış zihin, binalarla örter güvensizliğini, sorgulama hakkı ise yol açar.
 
Öğrencinin de işi anlamaktır, kabul etmek değil. Ve nihayet bu taşlar kadar susmuş gençler, kendi seslerinin varlığını hatırladılar. Başbakan onların ‘evine’ (evrenselliğin meydanına) gittiğinde, dostça, barışçıl tavırlarla mı yaklaşıyor? Bunca savaş makinesi, bunca güvenlik ayarlamasının nedeni nedir? Bir bildikleri var demek ki. Demek ki, gençlerle, öğrencilerle öyle diyalog kurulması kurulmasını gerektiğini düşünür. Bir uydu anteninden beklenebilecek türde bir başarı tanımıyla kendi çocuklarını ihmal etmesi de politik seçimlerinden biri. Öğrenciler kendilerine konuşma sırası bahşedilmesini beklemediler, söz hakkını aldılar. Haklı yanları var. Çünkü öğrenciler özgürlük taşıyıcısıdırlar. Tanrıdır onlar, başka tanrılara tapmazlar. Zamanın şelalesinde, onların görevi temiz kalmaktır.
Saffet seneler size.
 
AMPUL PARTİSİ HAKKINDA
Halk ve bir sol fraksiyon için geçen yıl AK Parti sevdasıyla, ona verilen destekle başladı ve AK Parti eleştirisiyle bitti
Türkiye’nin solu, ‘evet’ veya ‘hayır’ dedikten sonra elma gibi ikiye bölündü. Bir şaşkınlık yaşandı ve bu şaşkınlığın da medyada bu kadar geniş yer alması son derecede ilginç. Sonra da ortaya çıktı misyonistlerin çağının henüz sona ermediği. ‘Taraf’ fenomeni... Bir yanda, yolsuzlaşmış militarizmi ile savaş açmış bir ‘taraf’ var, öbür yanda milliyetçilik yöntemiyle bağımsızlığı vurgulamaya çalışan ‘Ata-türk’ün askerleri’ tarafı var ve ikisi de Amerikan bandıralı göbek bağları ve bu bağlardan gelen besinlerle farklı boyutlarından beslenmiyorlar mı? Misyon derken kastedilen iyi veya kötü Amerika anlamına mı geliyor; yoksa kötü Türkiye, kötü Amerika arasındaki seçim mi oyunun adı? Ne olursa olsun, bu taraflar tartışmasındaki etnik kimliksizliğin üzerine kurulmuş tek partili sistemin ‘aydınları’ tarafından elden geçirilen mekanizmanın yan etkilerinden biri olarak uğranılmış haksızlıkları unutma şartını kabul etmekten üretilmiş vatan kimliğini, yani Türklüğü kabul edenlerin ve etmeyenlerin arasındaki sağ-sol çatışması söz konusu değil (sadece değil), daha genel bir etnik sorunun üzerine kurulu bir durum söz konusu. Emperyalizmle yüzleşme çabası içinde emperyalizmin Türk kolu tam anlaşıldı mı?
Asıl mesele etik bir sorun mu, yoksa sınıfsal mı? Etik, klasik ekonomiye dayalı Marksist sınıf bakışından ayrı tutulduğunda mı ‘taraflar’ ortaya çıkıyor? Ve misyonist kavramının içine bunca rahatlıkla sığabilmeleri ayrıca bir politik körlük belirtisi değil mi? Misyonistler kim?
Atatürk’ün askerleri bir taraftan (ki öbürlerine misyonist diyorlar), Osmanlılar bir taraftan (ki tanrının kullarıdır), bir de son misyonistler, tarafçılar (ki Amerikan liberalizminin savunucularıdır). Onlar, aynı zamanda da öbür takımlardan dışlanmışlar, dolayısıyla orduyu yıkmayı hedeflemiş bir işbirlikçilik seçimi yapmakla yargılanırlar.
Tüm bu üç türden misyonistler şu an, barış piposu değil, yeni yılın misyonların hesaplarken öç imkânlarını tartışmaktalar…
AK Partinin de, kimlerin misyonuna yaradığını bilmek faydalı olurdu; ileride tarih kitaplarından okuyacağız elbette, ama bugün için seçtikleri politik imge, partinin logosu, bir ip ucu veriyor bize. Edison’un ampulü cennette nasıl kullanılır diye açıkçası merak ediyorum.
Olsun, hem bu dünyada, hem öbür dünyada (özelikle huri dostlarıma) ve karanlıkta da oturmayı sevenlere, ak seneler dilerim...
 
LİBERALİZM: BİR ÇEVİRİ HATASI
Tıpkı ‘68'li sol dalgaları benzer bir akışın birincisini gördük bu sene: Tabii ki geçmişte atılmış dayaklar daha herkesin zihinde tazeyken, bu sefer, dünyanın her yerinde totaliteryanizmden uzak durmaya çalışan, uyumlu bir Marksizm fikri oluştu. İşte eski dünyanın iletişim kopukluğu hallerinden kalma kötü mirası çözülmektedir. Kapitalizm ve liberalizme yalnızca eşit anlamlar yüklenmesinden Amerikan sol hareketi, hem dünya solundan hem kendi ülkesinin siyasal yaşamından dışlandı ve liberalizm de sadece kapitalizmin bir fikir kaynağı olarak görüldü. Hâlbuki, tüm dünyanın sol malzemesi özgürlük temelinden gider ve Amerikan liberalizmi de anti-emperyalist duruşlar içeren, işgalciliğe karşı çıkan düşünceler savunur. Olof Palme gibi Avrupalı liderlerin liberalizmi ve sosyalizmi birleştirmeye çalışan, Avrupa diliyle sosyal demokrat harekette de benzer fikirler savunulur. Kuşkusuz kolonyalizmin kurbanları bu noktayı görmeyi reddederler. Burada biraz patron veya efendi kompleksinden kaynaklanan bir çeviri hatası var gibi. Zaten çoğu tarihsel kavram milliyetçi çeviri hatalarına kurban gitmiştir.
Bu çeviri hatalarının tespit edilmeleri ve kavramların açığa çıkarılmasıyla, totaliter sosyalizmin zihinlerden silinmesi imkânı oluşturulunca, salt ekonomiye bağlı olmayan, Marks'ı etik olarak da ele alan enternasyonal özgürlüğün ortak zemininin oluşturulmasının ekonominin hegemonyasının azaltılmasıyla mümkün olacağı fikri Avrupa solunda değer kazandı. Birey hakkını savunurken toplumdan kopuk olmak anlamında değil, insanın özünün anlaşılması, bireyi yapısallaşmanın da kafesinden kurtarma yollarını içeren bir özgürlük buluşu sayılabilir bu. Belirleyici temelin, yeni dönemin ‘kapital’inin, insanın özünden oluşabildiği bir çağın olanaklarının sorgulandığı bir dönem yaşandı... Her insana doğal seneler!
Devrim adına karşı çıktığımız öbürlerine yönelik şiddeti tekrarlamak...
Türkiye’de militarizmin izleri herhangi bir ülkedekine benzemiyor. Adalet zihinlere o kuvvetle kazınmış.. Buna savaşçı kültürün mirası demek doğru mu bilemem, ama birdenbire değişimlere alışmıştır bu topraklardaki insanlar. Bu tespitimin iç malzemesi de toplumun her tarafında şiddetin varlığının belirgin olması olabilir.
Oysa son döneminin militarizmin yıkılışı, bu eski kültürde bir boşluk bırakacakmış gibi bir algıya yatkınlık var ortalıkta. Yeni bir linç olabilir... Tanıdık yöntem şiddetse eğer, eskimiş sistemin yerini modern versiyonuyla doldurmak, bilindik kültürü devam ettirmek anlamına gelmiyor mu? Kötü bir yöntemin sadece sahibinin değişmesinin ne anlamı var? Hümanizm, yangın ortasında kalmış bir zayıflık gibi görünürdü çoğu zaman sol harekete. Sonradan o yangınların bir provokasyon ürünü olduğu ortaya çıktı, ama sonradan.
Ama tabii, ne ekersen onu biçersin, halkın bilgeliğine diyecek bir şey yok. Ezilen insan hesabını soracak.
Ama sorarken düşünmek de onun hakkıdır: Ben de mi ezmeye başlayacağım gücüm olursa?
Ey, millet, mutlu yıllar.
 
KENTSEL DÖNÜŞÜM KAPİTALİZMİN MERAKLARINI SÜSLEMEK Mİ?
Şu oturduğumuz binaları, evleri bir şeylere dönüştürecekler devletin temsilcileri. Millet de bir şey sormayınca diktatörlük simgesi gibi görünen binaların kaderlerine karar verilirken, kendi estetik anlayışını açıya çıkardı hükümet, şehirleri ve kadınları aynı şekilde koruma altına aldı. Eskimiş binalar, eskimiş kadınlar gibi ortalıktan kaldırılmalıdır. Vatandaşları, dünyanın üç günlük kısa ziyaretçileri olarak yorumlamaları nedeniyle tarihsel anlam da farklı hesaplanır doğal olarak. İstanbul siluetinde, iktidarı kopyalayan simasının yansımasında, her tarafta hızlı bir şekilde dikilen, bol enerji harcayan, ışıklar içinde yapıtların ve ereksiyon halinde yapıların, bu bin bir gece manzarasının, yoksul, yorgun, zaten bir yerlerden kaçmış insanlarının kaderleri hiç umursanmadan, basitçe “Yenilik medeniyettir” hesabıyla vücuda getirilmesi ve neyin dönüşüm olduğu hâlâ sorulan sorudur.
 
Kadınların durumu konusunda ne olduğuna dair bir şey diyemem. Başkanların hep erkek olduğu süreçte, onların kadınları da uzaktan kumandayla kendi haklarını erkeklerin hareketleri içinde yönlendirmeye çalışırlar. Kadın, erkeğin bir çeşit özel özgürlük alanıdır. Eskiden, ataların övdüğü süreçte ya da erkeklerin özgürlüğünü kanıtladığı, yani onların içindeki özgür kadını canlandırdığı süreçte, önemli konular konuşulan sofralarda bile kadınlar oturabilirdi, şimdiyse tek kişilik çadırlarda oturuyorlar. Uzaktan kumanda mı, çadır mı daha güzel bir özgürlük, karar veremedim...
Kadınlar, dostça seneler...
 
EĞİTİM SİSTEMİNDE
Benim bu ülkede yaşadığım zaman dilimi boyunca gördüğüm en radikal değişim bu geçtiğimiz yılda yaşanmıştı. Tek taraflı Atatürk eğitiminden, delice rengârenk bir manzaraya geçiş için sahiden devrim sözcüğünü kullanabiliriz (Tek tanrılı sistemden, tanrı eğitimine mi denmeli acaba?). Katı bir eğitimden şekerli, orta şekerli, az şekerli tarza dönüşüm. Şekerliliğin insanları, aydın, tek partili sistemin torunlarından oluşan değerleri artıran bir bölüm. Orta şekerlilerse, asimilasyon deneyiminin potansiyel gelişim olanağına sahip payı, arada bir onlardan özellikle uslu birkaç tanesi toplanır, yükselmelerine izin verilir. Böylece o da şekerlileşir, fermante olur daha doğrusu. Ve az şekerli olanlar, genel olarak etnik savaşın kalıntıları, elleri, cepleri, kafaları boşaltılmış olanlar, onlar toplum içinde sadece öbürlerinin iyiliğini kanıtlamaya yararlar. Böyle bir eğitim sisteminden bahsediyorum ki hepsi, şekerlisi, ortası, sadesi de paraya dayalı bir öğrenim süreci yaşıyorlardı. Normal okulları yeterli olmadığı için, dershanelerde parayla öğrenim görüyor çocuklar. Bu durumun ilk kez, iyi ya da kötü, değiştirildiğini söylememiz gerek. Üniformaları da ortadan kalktı. Bu adımların atılmasında etken olarak dindarlığın aynı totaliter havayla öne sürülüp sürülmeyeceğini önümüzdeki zaman gösterecek.
Çocuklar: tatlı seneler!
 
SOYKIRIMLAR, KATLİAMLAR, KÜLTÜREL SOYKIRIMLAR VE DAMGALAR
İnsanların duyguları suyun üstüne çıkan zeytinyağı gibi olunca kavramların ifadeleriyle yarışır hale gelirler. Fransa’da Cezayir katliamının resmiyeti savunulurken, Finliler kendi kurtuluş savaşlarının kimin, nereden kurtuluşu olduğunu sorgularken, Belçikalılar Kongo’daki ölümlerin listelerini topraktan yeniden çıkarırken,  en tazesi olarak ABD'nin Irak’ta yaptığı soykırımla hesaplaşılması gerekirken ve topraklarda ölümler yüzünden ekim yapılacak yer kalmadığında, bütün bu kelimelerin, hangi ifadeyi ölçerse ölçsün,  yapılanların adı: utançtır!
Başkasının katliamıyla kendini aklama, bu çamur atma sevdasının örnekleri Türkiye’de özellikle bol bulunur. Böylesi bir üzerini örtme edimi, psikolojik baskı ve milli dayanışma gibi kavramlarla sıkı bir şekilde iç içe geçmiştir. ‘Halk’ idealizmi üzerine giydirilmiş ideolojik masalları beğenmezsen, psikolojik işkence devreye girer. Kimisi ‘satılık’, kimisi ‘pis Alman’ (bu bana düşen damga),  kimisi ‘dönek’ olur, kimisine kalansa ‘donuk’ sıfatıdır (dönmemiş olduğu için). Bu tür baskıcı tavırlar her yerde bulunur, ama Türkiye’de bunları, özellikle kendisine solcu diyenler kullandıkları zaman cidden şüpheli haller kazanmaktadırlar. Bu konuda CHP, AKP, ve MHP çizgisi aslında benzer bir homojen yapı gösterirler. Mahalle baskısını kullanan nasıl enternasyonal olur ki?
 
ÖZETLER İDEALDİR, FAZLA DÜŞÜNMEK GEREKTİRMEZ
Yapay aydınlanmalar, özgürlük maskesi altında popülizm doğururlar sadece. Onları değerlendirirken hep unutulan önemli bir gerçek vardır, kültür öğretilmez, kültür oluşur; üstelik büyük filozofun nehri gibidir, içinde iki kere yıkanılmaya izin vermeyecek şekilde anbean oluşmaya devam eder.
Aydınlanmalardan aydınlanma seçilen bu ülkede ise 2012’de, öğrencilerin dünyayı, ülkeyi, kendilerini sorgulamalarına olanak tanıyacak bir organa sahip olmaları istenmiyor. Fabrikasyon memuriyet tarzını andıran görevlerini yapmayanlar, öğretilmiş aydınlık ilacıyla arınıp devletin yurttaşı olmayanlar sokak köpekleri gibi toplanıyor, ilaçlanıp uyutulmak üzere.
Eski, tek partili aydınlık zamanların ve o zamana ait aydınlanma ışığıyla taçlanma yarışının yerine, bu sefer asıl kahramanın manevi nur olduğu vatandaş yetişme ve yetiştirme yarışı düzenleniyor. Kimse bu konuda, aydın olma konusunda üçüncü bir yolun varlığını duymak istemiyor, herkes kendi formülünü, kendi ışığı altında çalışıp pek güzel ezberlemiş.
Şiddetle öğretilen estetik, popülizm olur, estetik algının kendiliğinden oluşmasının grotesk zıddı olan bir fenomen olur. Kendisini aydın gören klasik müzik ustası, benimsediği estetiğin doğru olduğundan emin bir şekilde -aslında düpedüz bir orta sınıf kimliğiyle- bilincinin değerli hazinesini ortaya saçar. İktidara itiraz görünümü içinde devlet tarafından kabul edilmemiş alt kültürleri ayrıştırma, ayrı tutma, yok sayma görevini yerine getirir. Çünkü kültürü satın alan, sınıflandırma sisteminin de hâkimi olur.
Hâlbuki, kültür öğretilmez, kültür oluşur.
Yeni yıla girerken neyi kutluyoruz, öldürdüklerimizi mi, yoksa canlandırdıklarımızı mı?
Savaş mı olacak, barış mı?
Tarihi biz yapıyoruz. Geçtiğimiz her yıl için söylenilmesi gereken şudur: Güzel günler de olabilirdi. Ve güzellik zorla olmaz, güzel günler zor olabilir…