Bu yazı bir hayal ürünü değildir

|

Bu yazı bir hayal ürünü değildir A Bu yazı bir hayal ürünü değildir

Bu yazının gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi vardır.

İsyan o denli hızlı gelişti ve gelişiyor ki adeta gelecekte yaşanacak bir bilim kurgu izliyormuş gibiyiz.

Baştan aşağıya gelecek, baştan aşağı umut kesilmişiz. Ayakmışız da baş oluyormuşuz.

Daha ne diyeyim? Yaşadığımız son sahne şudur: Ellerinde Türk bayraklarıyla insanlar “diren Lice Gezi seninle!” diye bağırıyorlar…

Toplumdaki tarihsel ve toplumsal kutuplaşma farklılaşıyor…

Gün ışığı arttıkça, hayatımız renkleniyor.

Hayat gerillacılığı kısacık ve küçücük mutlulukları biriktirerek, parça parça, kopara kopara çoğaltarak, upuzun ve kocaman umutların peşinden koşarak yeniden sahneye çıkıyor.

İsyan, zalimin süper teknolojisini filan hiçe sayıyor. Cinayetlerini anında görüyoruz, failler meçhul kalamıyor. Siber silahları ve sırları ellerinde patlıyor.

Bakın işte RedHack’çiler hayat gerillacılığını dijital gerillacılık olarak yaşatıyorlar! Sistemin dijital karakollarına baskın üzerine baskın düzenliyor, garnizonlarını tarumar ediyorlar... Bu yüzden RedHack artık sadece bir hack ekibi değil… Twitter’da önceki hesabı silinmesine rağmen Gezi günlerinde takipçi sayısının hızla 700 bine yaklaştığı bir çatı, bir buluşma yeri… Tıpkı RedHack gibi Çarşı da artık Beşiktaş çarşısı, sadece takım taraftarlığı değil… RTE’nin evdeki hesabını bozan bir Çarşı...

Gençleri, isyanlarını ehlileştirmek amacıyla “Y-Kuşağı” diye yaftalamak hâlâ revaçta... Tesadüf mü bilmiyorum; Y, İngilizcede “vay” diye telaffuz edilir, “why” diye yazılır ve “niçin?” demektir. Sorgulamaktır. Peki Türkçede? Diklenirken kullanılan ilk kelimedir: “Vay! Bana ha!”

Çok güzel.

Ama sokaktaki gençler ve kadınlar bu zoraki kategorileştirmeden epey taşan çokluktalar. Orta sınıftan gençler de elbette meydandalar ve iyi ki oradalar. Evet, kırmızılı ve siyahlı kadınlar da isyanın masumiyetinin ve militanlığının simgesi oldular. Böylece emekçilerle, yoksullarla beraberler, Dikmen’deler, Gazi’deler ve orada epeyce yoksul kadınlar ve emekçi gençler olarak çoğalıyorlar…

Katledilen dört gencimiz, Y-Kuşağı kriterlerine sığmıyor ki… Mesela Ethem, faşizme karşı herkes birleşsin diye, elinde kaynak makinesiyle hâlâ gülümsüyor…

Velhasıl alışıldık bir “occupy” hareketi, salt orta sınıf şahlanışı değil olup bitenler…

Üstelik Aleviler, tam da damarlarına basıldığı günlerdeler… Anti kapitalist Müslümanlar muktedirlerin şeytanlığını teşhir ediyorlar.

Kürtler? Evet, önce “mesafeli” durdular… İslamcıların özgürlük sınırlarının türbana kadar olması gibi Kürt haklarıyla sınırlı bir özgürlükçülük peşindeymişler gibi kaygılara da yol açtılar. Cumartesi gecesi Türk bayraklarıyla “her yer Lice her direniş diyenler” sanırım bu kaygıları da boşa çıkardı. Şimdi kendi renkleriyle direniş kardeşliğindeler.

(Peki Lice saldırısından sonra barış sürecinden geriye dönüş riski arttı mı? RTE’nin seçime kadar oyalama bezirgânlığı içinde olduğu biliniyor. Bu durumda yine ve elbette asıl sorumluluk Kürt direnişinde. AKP’nin kalleşliği hiç şaşırtmayacak. Ama Kürt direnişi, pişman olduğunu kendisinin de daha sonra itiraf ettiği, özellikle sivillere filan yönelik türden eylemlerden uzak durdukça, RTE, artık Türklerin çoğunu da barış dışında bir şeye ikna etmekte çok zorlanacak…)

Velhasıl, “Siyah-Beyaz” şu sıralar sadece Çarşı’nın rengi…

Gün ışığı arttıkça renkler çoğalıyor.


MELİH PEKDEMİR