DOÇ. DR. ÖZLEM ONARAN: Krize karşı tam istihdam ve çalışanların denetimi!

|

DOÇ. DR. ÖZLEM ONARAN: Krize karşı tam istihdam ve çalışanların denetimi! A DOÇ. DR. ÖZLEM ONARAN: Krize karşı tam istihdam ve çalışanların denetimi!

Bu krizin geleceğini Keynesci ve Marksist iktisatçılar Türkiye’de de dünyada da 2000‘ler boyunca söyledi. Bizler kapitalist ekonomilerin dönemsel krizlerin yıkıcılığı olmadan iç çelişkileriyle barışık olarak yaşayamayacağını biliyoruz…

DR. AHMET TELLİOĞLU
Viyana Ekonomi Üniversitesi’nde öğretim üyesi Doç Dr. Özlem Onaran daha  önce İstanbul Teknik Universitesi, Massachusetts Üniversitesi, Berlin Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nde çalıştı. Araştırma alanları küreselleşme, bölüşüm, istihdam, büyüme ve finansal krizler. Onaran ATTAC üyesi ve Çalışanlar Odası ile de işbirliği içinde.

 

»Dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durum niçin "kriz" olarak niteleniyor?

Bu basit bir finansal kriz değil. Kredi daralması ile başlayan küresel bir kriz. Güçlü reel etkileri olacak. Başında sadece finans krizi sanılan kriz simdi otomotiv, perakende, taşımacılık sektörlerinden başlayarak reel sektörü işgal ediyor. Bu krizin başka önemli bir özelliği de merkezdeki ABD, İngiltere, hatta Hollanda, Danimarka, İrlanda gibi bazı ülkelerde ve özellikle cevrede doğu Avrupa ülkelerinde veya Türkiye’de şirketlerin yanı sıra tüketicilerin hane halkı borçlarının da çok artmış olması. Dolayısıyla hem yatırım hem de tüketim harcamaları, kredi musluklarının kapanması sonucu ciddi şekilde daralacak. Buna bir de şirket iflası ve işsizlik oranlarındaki artışı ve çöken tüketici ve yatırımcı güvenini ekleyin. Bütün bunların birbirini güçlendiren, hem de uluslararası düzeyde çoğaltan negatif etkilerini düşünün. Toparlanmanın nerden geleceği belli değil. Politika reaksiyonuna da bakarsak 1929 büyük bunalımından sonra dünyanın yasadığı en büyük kriz.

 

»Bu kriz ekonomi dünyasında nasıl karşılandı?

Dünya 1980 sonrası dönemde 1960-70’lere oranla daha düşük bir hızla büyüdü. Ve çok riskli, borca dayalı, gelir adaletsizliğinin tavana vurduğu bir büyümeydi bu ve bir saatli bomba yarattı. Fakat borca dayalı büyüme modeli cazipti ve sorunlar kolayca can yakmadan çözülecek gibi olmadığı için müdahale edilmedi. Yani evinde gaz kaçağı olan, tamirci  çağırmayan umarsız biri gibi, “amaan bir şey olmaz, zamanla piyasalar yumuşak inişle düzeltir dengesizlikleri” deyip beklemeyi tercih ettiler. Beklediler ve gördüler! Şimdi bu biriken gaz patladı. Zamanında kârlar güçlü, varlıklı özel ellerde birikmişti, simdi ise onların zararları kamulaştırılıyor; bedelini hepimiz ödüyoruz. Alman finans bakanı Steinbrück’ün Alman bankalarındaki dev sorunlar ortaya çıkmadan bir kaç gün önce krizi “Anglo Sakson krizi” olarak ilan ettiği düşünülürse sinyal ve denetleme mekanizmalarının çalışmadığını da söylemek mümkün. Ama şimdi korku egemenler arasında da artıyor: Deutche Bank CEO‘su Ackerman “piyasanın kendini iyilileştirici gücüne olan inancını yitirdiğini” söyledi. Eski Amerikan Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan ise Kongreye verdiği ifadede “şok ve inançsızlık içindeyiz” dedi.

Krizin kokuları aslında 2006’da çıkmaya başlamıştı. Ama 2007 Temmuz’a kadar politika reaksiyonu olmadı. Başlangıçta piyasalar V tipi bir kriz bekliyordu –yani daralma ve hızlı toparlanma; Bear Stearns’ın çöküşünden sonra W tipi bir krizden söz eder oldular, yani iki kere dibe vurma ve toparlanma. Şimdilerde U tipi bir kriz fikrinin daha çok tarftarı var –yani 18-24 ay sonra bir toparlanma. Ama eğer politika refleksleri şimdiki kadar yavaş ve geriden gelmeye devam ederse merkezde L tipi bir kriz, yani büyük bunalım kadar derin olmasa da uzun suren bir kriz de olası.

 

»Krizin nedeni cidden geri ödenmesinde güçlük yaşanan ipotek kredileri mi?

Hayır, büyük resim şu: Sermaye kariını ancak ürettiğini satarsa gerçekleştirebilir, ama ücretler düşük. Emekçilerin tüketimi olmazsa kar nasıl gerçekleşecek? Dahası yeni reel yatırımları, dolayısıyla kâr yaratan mekanizmayı ne güdecek? 1990‘ların sermayesi muhteşem bir fikir buldu: Emekçilere borç verelim ve tüketimini sağlayalım. Dolayısıyla bu bir eksik tüketim veya onun aynadaki yansıması aşırı üretim krizi ve krizi zenginlerin emekçilere–en yoksullar da dahil- borç vermesi ile çözmeye çalıştılar.

Riskli kredilerin geri ödenmeyeceği ortadaydı, ama bu sorun değildi: Bu kredilerin bir kısmı zaten başkalarına satılmış durumdaydı; alanlar kağıtların sözde riski düşük, rating ajansına göre notu yüksek bölümünü aldığı için problem görmüyordu. Bankanın kendi elinde bu kâğıtların en iyi ve en kötu riskli bölümleri duruyordu; krediler geri dönmediğinde banka kredinin garantisi olan eve el koyabilir. Amerika’da verilmiş, ev, tüketim, ticari vs. toplam 12,3 trilyon $ kredi stoku karşılığında 10,8 trilyon $ başka finansal varlık yaratılmış durumda. 2007’de riskli ipotek piyasalarından gelen geri ödeme güçlükleri haberleri sonrasında bu kâğıtların piyasa değerleri düştü ve alım-satımları durdu. Bununla bankalar risklere uyandılar ve önce birbirine sonra da şirketlere kredi vermeyi durdurdular.

 

»Ya toksik olarak nitelenen türev ürünler?

Türev ürünler borç mekanizmasını çoğalttığı için önemli. Sorun sanki Amerika’da aşırı tüketim sorunuymuş gibi anlatılıyor, ama bu yüzeysel bir açıklama. Aynı zamanda reel sektör de değişti. Firmalar eski moda “kârını tut ve yatırım yap” kapitalizminden “şirketi küçült, karları arttır ve kâr payı dağıt” kapitalizmine geçtiler. Profesyonel yöneticiler artan oranda profesyonel yatırımcı hissedarların kısa vadeli kar payı beklentilerini karşılamaya adandı. Bu karların reel yatırıma ayrılan kısmını çok azalttı ve şirket borçluluğunu da arttırdı. Borca dayalı ekonomi riskli. Ama durum iyi giderken herkes risk beklentilerini iyimserleştiriyor. En muhafazakar olanlar bile…

Bu, güzellik yarışmasında kimin birinci geleceği üzerine iddiaya girmek gibi. Senin ne düşündüğünün önemi yok, jüri üyelerinin –yani piyasadaki diğer oyuncuların- ne düşündüğünü tahmin etmek önemli. Citibank’in eski CEO’su Chuck Prince büyük çöküşten bir kaç gün önce 2007 Temmuz’da söyle diyor: “likidite açısından müzik durduğunda işler karışacak. Ama müzik devam ettiği sürece ayağa kalkmalı ve dans etmelisin”.

 

»Madem bu kadar kapsamlı bir kriz, IMF, DB, dünyaya yön veren ekonomilerin ilgili birimleri ya da akademik dünya sorunu niçin fark edemiyor? Bir körlük mü var?

Liberal iktisatçılar ve IMF vs’ye bakarsak onlar 2006‘da hala finans piyasalarındaki yeni araçların riskleri kontrol altında tuttuğu görüsünü savunuyordu. Şimdi bile krizden sonra hala finans piyasalarında aşırı düzenlemeci tepkinin yanlış olduğunu savunuyorlar; finans piyasaları sayesinde dünya ekonomisinin 25 yıldır büyüdüğünü söylüyorlar; vergi cennetleri ve hedge fonları vs. kontrol altına almanın yeteceğini iddia ediyorlar.

Bu krizin geleceğini Keynesci ve Marksist iktisatçılar- Türkiye’de de dünyada da 2000‘ler boyunca söyledi. Bizler kapitalist ekonomilerin dönemsel krizlerin yıkıcılığı olmadan iç çelişkileriyle barışık olarak yasayamayacağını biliyoruz. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaşanmış onca kriz var. Biz bu döneme özgü kırılganlıkları ve bu krizin çok daha büyük risklere gebe olduğunu da doğru tespit ettik.

Ama 1980’lerden beri Marksistler ve Keynesçiler, cadı avı benzeri süreçlerle bütün dünyada akademiden dışlanmaya çalışılıyor. Akademide de ulusal ve uluslarası kuruluşlarda da neoliberal, sermayenin çıkarlarıyla içice geçmiş, onlar tarafından finanse edilen iktisatçılar egemen. Bizim sesimiz yok sayıldı; ya da “kriz tellalı, falcı, eski moda” olarak mahkum edildi. Kendim de bunlar arasında olduğum için iyi biliyorum. Öte yandan bu saatli bombanın patlaması sandığımızdan uzun sürdü ve dolayısıyla risklere işaret etmenin inandırıcılığı da azaldı. Bu “deprem ciddi bir risk, binalarımızı gözden geçirmeliyiz” demek gibi. Bir çok bilimci de “deprem tellallığı” ile suçlanmıyor mu?

 

»Şimdi uluslararası sermayenin Türkiye gibi ülkelerden gitmekte olduğundan söz ediliyor…

Türkiye’den sermaye çıkışları hızlanıyor. Bankalarında toksik kâğıt olmamasının hiç önemi yok. Türkiye 1990’lardan beri sürdürdüğü dış sermaye girişlerine bağlı büyümenin tipik risklerini 1994 krizinden sonra olduğu gibi 2001 krizinden sonra da tekrar biriktirdi; bu politikacıların bile bile kabul ettiği yanlış neoliberal iktisat politikası. Dahası bu global kriz hiç olmasaydı da, Türkiye tekrar bir kriz yaşayacaktı. Ama simdi Türkiye ve benzeri ülkeler için durum daha da zor: Cari açığı yüksek bütün ülkelerin artık bu açıkları finanse edemeyecekleri ve önümüzdeki dönemde doğrudan sermaye yatırımlarının da duracağı korkusu yerli paranın değer kaybedeceği korkusunu körüklüyor ve sermaye bütün bu ülkelerden kaçıyor, kaçarken de bu beklentisini gerçek kılıyor.Ayrıca hane halkı ve özel şirketlerin özellikle de dövize dayalı borçları da endişe konusu. Doğu Avrupa’da da aynı sorun var. Hatta Doğu Avrupa riski yüzünden Avusturya gibi Doğu’da çok yatırımı olan ülkelerin bankalarının hisse senetlerinden de büyük bir kaçış var.

 

»Bunun Türkiye"de hayata yansıması nasıl olacak?

Sanayi üretimi şimdiden yüzde 5,5 azaldı. Ne yazık ki radikal önlemler alınmazsa gerisi gelecek. 1994 ve 2001 krizinin sonuçlarına bakın: 2001 krizinde kentlerdeki işsizlik oranı yüzde 9’dan yüzde 15’e fırladı ve sonra hızlı büyümeye rağmen 3 yıl orda çakılı kaldı; son 4 yılda da düşe düşe yüzde 12’ye indi, hâlâ 2000’den daha yüksek. Reel ücretler imalat sanayinde 2001 krizinden itibaren 3 yıl içinde yüzde 24,5 düştü, 2004-07 arasında da arta arta sadece yüzde 4,9 arttı. Bu mu simdi iyi iktisat politikası? büyüme yüksekmiş, bana ne? Önce DYP-RP, sonra DSP-MHP-ANAP koalisyonu batırdı, AKP de battığı yerde sermayenin işine gelen politikalerı uygulayıp bıraktı. 2001 krizinden sonra emeğin milli gelirde zaten düşük olan payı yüzde 29’dan yüzde 26’ya düştü ve orda kaldı. İmalat sanayinde bu düşüş hala devam ediyor. Aslında Kore’de Arjantin’de, Meksika‘da bütün krizlerde emekçilerin kaderi böyle oldu.

 

»İşsizlik artmaya başladı, daha da artacağı söyleniyor. Krizin başka yansımaları neler olacak? Yoksa sadece işsiz kalanlar mı hissedecek krizi?

İşsizlık başlı başına zor ama işi olanlar da krizlerde zorla ücretsiz izinlere yollanıyor. Maaşlarını alamıyor. Ayrıca biz ithalata bağımlı bir ülkeyiz, kur artınca ithal girdi maliyeti artıyor, şirketler bunu nihai fiyatlara yansıtıyor ama ücretleri de kriz bahanesiyle ve işsizlik tehdidiyle enflasyonun çok altında arttırıyor. Kur artışını emekçi yükleniyor. Bizim krizlerimiz sadece finans krizi değil, döviz kuru krizi de; bunun etkisi daha yıkıcı. Bu krizin enflasyon üzerindeki etkisinin ne kadar olacağı kesin değil –zira ki küresel kriz hammadde fiyatlarını düşürüyor ve dolayısıyla enflasyon şoku 2001’dekinden düşük olabilir. Ama toparlanma da daha uzun sürebilir ve emekçilerin ödediği bedel yine ağır olabilir.

 

»Krizden bahsederken sanki sermayedarı, emekçisi herkes zarar edecekmiş gibi söz ediliyor, doğru mu?

Şimdi bankalar da zarar ediyor; ama yıllar boyunca elde ettikleri kârları ve simdi de zararlarının devlet baba tarafından devralındığını düşünürsek, oldukça iyi bir anlaşma onlar açısından, değil mi? Örneğin ABD’de JP Morgan’ın yok pahasına Bear Stearns’i devletin garantilerinin de desteği ile aldığını düşünün: Sermaye merkezileşiyor. Krizde nakiti olan kazanıyor. Ayrıca bazı alacaklı profesyonel yatırımcıların veya bankaların ellerinde patlayan türev ürünler değer kaybetse de, onlar bununla güçlerini kaybetmiyorlar. Otomobil sektörü sorun yasıyor, ama Opel hemen Merkel’le randevuyu bağlıyor. Varlıklılar kendilerini orta vadede koruyor. Dahası bir çok firma bu krizi isçilerine karşı tehdit unsuru olarak kullanıyor, stratejik işten çıkarma planlarını bu vesileyle meşrulaştırmaya çalışıyor.

 

»Türkiye"deki kimi parti ve DKÖ"ler "krizin faturasını ödemek istemiyoruz" diye bir deklarasyonda bulundu. Bu nasıl bir fatura? Nasıl ödenecek?

Evet faturayı ödemek istemiyoruz ama bu ancak radikal ve örgütlü bir yanıtla mümkün: Ana talebimiz, kriz karşısında tam istihdam olmalı. Bunun da kısa vadede üç ayağı var: Kar eden özel isşletmelerde işten çıkarmalar yasaklanmalı. Zarar eden şirketlerde, isçilerin denetimi sağlanmalı.( İşverenlerin kapatmak istediği veya bırakıp kaçtığı şirketler çalışanların denetiminde kamusal kredilerle canlandırılmalı). Kamu sektörü aktif istihdam yaratma politikası başlatmalı.

Depreme dayanıklı bina inşaatı, binalarda ısı izolasyonu, sağlık, eğitim, çocuk ve yaşlı bakımı gibi alanlarda yatırıma ve istihdama zaten ihtiyaç var. Bunlar emek yoğun sektörler. Bu işlerin iç talep etkisi de var. Kör devletçilik değil ama çalışanların denetiminde demokratik katılımcı kamusal işletmeler istemeliyiz. Bir sonraki orta vade çökmüş bir ihracata dayalı büyüme safsatası yerine geleceğimiz açısından önemli seçilmiş sektörlerde, örneğin yeşil enerji sektöründe yatırıma dayalı bir kalkınma ve teknoloji politikası için demokratik ve katılımcı bir plan oluşturmak. Ayrıca ekonomi için kritik sektörlerde örneğin, finans, altyapı, sağlık, eğitim vs. özel sermayeye yer olmadığı da ortada artık.

 

»Peki ama bahsettiğiniz bütün bu politikaların finansmanı nereden gelecek?

Sermaye hareketleri kontrol edilmeli. Kısa süreli olarak tamamen dondurulmalı. Dış borçlar iptal edilmeli. İç borç senetleri üzerinde artan oranlı bir servet vergisi getirilmeli. Yani örneğin emekli teyze elinde az bir devlet tahvili varsa çok düşük bir servet vergisi öderken, bankaların elindeki kağıtların belli bir miktarının ötesindeki kısmının üzerine yüzde 100 vergi konmalı –yani bu kesime olan iç borç büyük oranda iptal edilmeli. Ayrıca kapsamlı bir servet ve ciddi oranda artan oranlı gelir vergisi gerekli. Bütün finansal işlemlerinden de vergi alınmalı.

Bir de uluslararası işbirliği boyutu var: Sermaye hareketlerinin kontrolü ve vergilendirilmesi, küresel eşitsizliğe karsı bir yatırım programı için küresel bir fonun oluşturulması, kalkınmayı destekleyen yeni bir dış ticaret politikası, egemen bir para birimi içermeyen yeni bir küresel sabit kura dayalı parasal sistem.

 

»Bu politikalar Bretton Woods döneminin Keynesci politikalarına benzemiyor mu? Bu politikaların uygulanmasında çatışma noktaları neler?

Bu politikalar kulağa Keynesci gibi gelse de aslında bugünün var olan mülkiyet ilişkileriyle zıtlık içeriyor ve köktenci bir alternatifi ima ediyor. Bu günün güç dengeleriyle bırakın kamulaştırmayı, tam istihdam politikası ve hatta finans piyasalarında kapsamlı bir düzenleme bile sermayenin direnişiyle karsılaşır. Amerika’nın 15 Kasım toplantısındaki tavrı bunu apaçık gösterdi. Zaten Keynescilerin önemli bir kesimi bugün finans sektöründe dahi kamulaştırma istemiyor. Sadece “kapitalizmi kapitalizmden kurtarmak” istiyor.

Son 60 yılda kapitalizm iki şekliyle de denendi aslında: Keynesci ve neoliberal küreselleşmeci.

Şimdi artık emekçilerin özyönetimine dayalı anti-kapitalist bir alternatif zamanı. Bunun uluslararası boyutu ise yeni bir Bretton Woods olamaz. Olsa olsa emek enternasyonalizmi olur.

 

»Finans piyasalarında sınırlı bir düzenlemeye bile direneceğini söylediğiniz sermayenin, önerdiğiniz türden politikalara karşı tavrı ne olacak?

Kuşkusuz sermaye krizi en az zararla atlatmaya çalışacak ama eğer sol bu alternatifi inşa edemezse, kapitalizmin meşruiyet krizini ve emekçilerin umutsuzluğunu aşırı sağcı partiler milliyetçilik tellallığı ile örgütleyecek.

“Ya sosyalizm ya faşizan sağ” ikilemiyle karşı karşıyayız. Umutsuzluğa, tereddüte ve “naif gerçekçiliğe” vakit yok.