Kimsenin vicdanını rahatlatmak istemiyoruz

|

Kimsenin vicdanını rahatlatmak istemiyoruz A Kimsenin vicdanını rahatlatmak istemiyoruz

GÜLŞEN İŞERİ
 
Yönetmenliğini İlksen Başarır’ın yaptığı, senaryosunu Mert Fırat ve yine İlksen Başarır’ın yazdığı 'Atlıkarınca' vizyona girdi. Festivallerden ödülle dönen filmin başrollerinde Mert Fırat, Nergis Öztürk ve Zeynep Oral yer alıyor. ‘Atlıkarınca’ hiç de alışık olmadığımız bir konuya parmak basıyor; bıçak sırtı bir meseleyi 'ensest'i beyaz perdeye aktararak izleyiciyi ‘rahatsız’ etmeyi başarıyor. Onlar da zaten seyirciyi rahatsız etmek istiyor. Çünkü, Türkiye’nin tabularından biri olan ve “kol kırılır yen içinde kalır” mantığıyla bakılan ensesti İlksen Başarır ve Mert Fırat hakkını vererek çekmiş.
 
Daha öncesinde ‘Başka Dilde Aşk’ filmiyle adından söz ettiren Başarır ve Fırat ikilisi, “Biz ensesti konuşurken bile utanıyoruz, korkuyoruz, çekiniyoruz. Bundan biz değil, faili utanmalı. Onun kabahatinin utancını biz taşımamalıyız” diyor. Cuma günü vizyona giren Atlıkarınca’yı konuşmak için İlksen Başarır ve Mert Fırat’la biraraya geldik...

>>>>‘Başka Dilde Aşk’ın hemen arkasından yine bambaşka bir derdi konu alan filminizi çektiniz. Pek çok yerde de “tokat gibi bir film” diye söz ediliyor...

İlksen Başarır: Biz yaparken hiç böyle düşünmedik, tokat gibi olsun da demedik. Planımız yoktu. İki projemiz vardı yola çıktığımızda, biri ‘Başka Dilde Aşk’ diğeri de ‘Atlıkarınca’ydı.

>>>>Neden ilk yola çıkışınız ‘Başka Dilde Aşk’ oldu?
İ.B: O daha hızlı ilerledi aslında. Yazım aşaması biraz daha hızlı oldu. ‘Atlıkarınca’nın taslağını bitirmiştik ama onun içini, detaylarını fazlaca çalışmamız gerekiyordu. ‘Başka Dilde Aşk’ daha erken yolunu aldı.

Mert Fırat: Onun doğal süreci onu getiriyor bir şekilde. ‘Başka Dilde Aşk’ olmasaydı bu filmi çekmekte çok yorulurduk. Oradan kazandığımız üç-beş bir şey, kazandığımız prestij ve tecrübe bu filmin böyle olmasını sağladı. Yoksa tek başına konusu ensest olan bir filme bütçe bulmak çok zor. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın pek çok yerinde böyle filmlere yapımcı bulmak çok zor oluyor. Dolayısıyla biz bu işi sırtlandık. ‘Başka Dilde Aşk’ olmasaydı bu film olmazdı diyebiliriz. Planlamıyoruz ama biri diğerini doğuruyor.

>>>>‘Atlıkarınca’ ensesti direkt işleyen bir film. Ama filmde de gördüğümüz “kol kırılır yen içinde kalır” durumu var, ne dersiniz?
M.F: O bir seçim aslında. Senaryoyu daha yazarken böyle olmasını hedeflemiştik. Finalinde adam intihar edebilir, kız polise gidebilir, adam müebbet hapse çarptırılır ya da cezaevine giderken araç devrilir, ölür gibi başka bir adalet duygusu yaratabilirdik... Burada Türkiye’de olmayan bir şeyi göstermek istemedik. Böyle bir şey yok. İdealize ettiğimiz bir son değil bu. Bu filmin en etkili sonu buydu bizim için. Bu anlamda bu soruyla da konuşulacak film. Biraz da bu etkiyi yaratmak için yaptık, biraz rahatsız etmek istedik. Toplumun vicdanını rahatlatacak şey bu adamın ölmesi, fakat bir anlamda bu tartışılacak da bir şey. Bizim de seçimimizdi.

>>>>Bu anlamda tersten de bakabiliriz. Tabu olan bir şeyi siz bir sinema filmi yaptınız ve kol kırılır yen içinde kalır durumu da ortadan kalkıyor aslında. Dolayısıyla toplumsal vicdan da sorgulanıyor burada.
İ.B:  Filmin de bir başka amacı sorgulatması. Ensesti duyunca geri adım atmak, arkamızı dönmek vs evet zor bir mesele. İçine girdiğin zaman da çözemeyebilirsin. Ama biz istiyoruz ki toplumsal olarak bunu biliyorsak susmayalım. Çözümüne gidecek şeyler olsun. Bence konuşulması bile toplumsal vicdanı harekete geçirecek diye düşünüyorum.

M.F: Kamuoyunun gücü oluştuğunda bu hükümet ya da sonraki hükümet bir şey yapmaya çalışıyor, orada kamuoyunun baskısı devreye giriyor. İsmine oy potansiyeli deyin, pragmatiklik deyin bir şekilde onları harekete geçiriyor. Derdimiz o baskıyı alabilmek yanımıza...

>>>>Peki, nasıl karar verdiniz böyle bir film çekmeye?
M.F: Yaptığımız araştırmalarımıza bakıp dedik ki, bu filmin senaryosunu yazalım belki beşinci filmimiz olur... Ya da bunu çekeriz diye konuşurken araştırmaların ve incelemelerin içine öyle bir daldık ki, hemen çekmemiz gerektiğini hissettik. Çünkü gerçekten büyük bir sorumluluk. Toplum vicdanın ötesinde, toplum sağlığı için de büyük problem.

Şiddet suçu işleyenlerin yüzde 60-70’i çocukluklarında cinsel istismara, tacize uğramış oluyor. O da şiddeti doğuruyor. Kendi sağlığı, beden birliği, beden güvenliği olmadıktan sonra hiçbir şeyin güvenliği olmaz. Çekirdek aileyi geç, kişinin kendi güvenliği, kendi bedenin kutsallığına tecavüz edildiğinde, sözle ya da elle, o toplumdan bir şey bekleyemezsin. Birey oluşturur zaten toplumu...

>>>>Aslında ensestte hep bir önyargı vardır: Kapalı toplumlarda, eğitim oranı düşük olan yerlerde yaşanır gibi... Atlıkarınca’da baba Erdem bir şair, en azından biz öyle görüyoruz. Burada bu önyargıya da gönderme mi?
M.F: Bu bir genelleme değil. Aslında adam şair de değil. Karısı da bir iş yapıyor ama ne iş yaptığı belli değil. Adamın ne iş yaptığı belli değil. İlksen’le ben ona şair demiyoruz. Oradan bakınca şair gibi duruyor. O adam şiir yazma hevesinde olan, elinden geldiğince kendini buna adamış ama adadıkça uzaklaşmış, kaybeden bir adam...

İ.B:  Bizim birtakım önyargılarımız var. Ensestin faili alkolik olabilir, uyuşturucu bağımlısı olabilir, karısını çocuklarını dövüyor olabilir, karısıyla cinsel problemleri olabilir ama öyle değil.

M.F: Biz kimsenin vicdanını da rahatlatmak istemiyoruz. Bunlar kaçışlar. Adam alkolikmiş ya da adam bilmem neymiş gibi birtakım kaçışlardan uzak durduk. Adamın mesleği belli değil, filmin geçtiği dönem belli değil, karakterlerin isimleri bile özellikle seçilmiş... Bunların hepsi meseleye odaklanmak için yapılmış şeyler. Orta sınıf bir aile. Böyle baktığın zaman bir yere mal olmasını istemedik. O bilinen şey vardır ya, "ensest hep doğuda olur", böyle bir şey yok. En yüksek oranda yaşandığı yer Türkiye’de İstanbul.  Dünyada ensest oranın en yüksek olduğu yer Fransa. Fransa’daki insanların okuma yüzdesi bizimkinden çok daha fazla, eğitimleri de öyle... Reform ve Rönesans geçirmiş bir ülkeden söz ediyoruz. O ülkede insanlar daha az mı eğitimli, hayır. Her sınıftan, her ırktan kişinin başına gelebilecek bir durum. Mesele sadece Türkiye’nin problemi değil. Ensest, dünyada görülen ama insanların nasıl baş edeceğini bilemediği, rahatlıkla tartışamadığı bir mesele. Bizde tabii faili fayda sağlıyor. Faili için bulunmaz bir zemin. Bir şey yapacaksın ve kimse bundan söz etmeyecek. Biz ensesti konuşurken bile utanıyoruz,korkuyoruz, çekiniyoruz. Bundan biz değil faili utanmalı. Onun kabahatinin utancını biz taşımamalıyız.

>>>>Siz iki projeye imza attınız ve bu iki projede derdi olan filmlerdi. Peki, sizin derdiniz ne?
M.F: Derdimiz ötekiyle ilgili aslında. Derdimiz, derdini anlatamayan, ötekileştirilen insanlarla ilgili. Bize yazdıran o. Biz böyle konular üzerine yazdığımızda daha rahat yazabiliyoruz. O mesele bizim meselemiz oluyor. Zaten o mesele bize yazdırıyor. “Şununla ilgili bir film yapalım” demiyoruz, o sürede çok rahatsız oluyoruz ve yazıyoruz. Şimdi bizi 21. yüzyıl bireyleri rahatsız ediyor, nereye gittiğini bilmediğimiz bir dünya, nereye gittiğini bilmediğimiz bir birey-toplum ilişkisi var; o bizi rahatsız ediyor onun üzerine bir şey yazacağız. Galiba korktuğumuz şeylerden, bizi kaygılandıran, bizi rahatsız eden şeylerden besleniyoruz. Yoksa derdimiz bu dünyayı değiştirmek gibi bir şey değil, en azından sinema güçlü bir silah; onunla neler yapabiliriz, onu nasıl bu anlamda kullanabilirizi düşünüyoruz.

İ.B:  Benim derdim herkesin derdi. Kendime dert edindiğim şeyler var. Ensest onlardan bir tanesiydi. Çünkü seyrettiğimiz zaman ben de çok sinirleniyorum. Ama seyrediyorum. “Niye” sorusunu sorduğum her şey benim derdim aslında.

>>>>Türkiye’de toplumsal şiddet her geçen artıyor ama bunun yanı sıra da çözüme ilişkin umut verici şeyler de yaşanıyor. Atlıkarınca toplumu vicdanıyla yüzleştiriyor bir anlamda. Çözümsüzlükle özdeşleştirdiğimiz bir akım tabuların konuşulmasını nasıl sağlayacağız peki?

M.F: Konuşmak bunlardan bir tanesi. Çünkü konuştukça problemin çözümüne yaklaşıyoruz. Hatta bir problem olarak kabul etmek bile büyük aşama. Çünkü bu ülkede hâlâ, kabinedeki insanlardan biri “bu ülkede ensest yoktur, ensest demeyelim aile içi şiddet diyelim” diyebiliyor. Ama aile içi şiddetle ensest arasında dağlar kadar fark var. Başka bir bakış açısı o. Bizi niye kandırıyorsun! Bunun adını koyamamak, buna ensest dememek bir riya... Bu ülkede kız çocukları öldürülüyor, bu ülkede erkek çocukları hayatlarının yarısında bilmedikleri bir yaşam sürüyor ama buna hâlâ aile içi şiddet deniliyorsa o ülkede büyük bir problem vardır. Ben olaylara böyle bakıyorum ve bunun kabulü bile bizim için yeterli. Bu şunun gibi, Kürt’ün Kürt olmadığını kabul etmeyip yıllarca faşist bakış açısıyla onları yok saymak gibi. Sen bir halkın yıllarca dilini, dinini, bakış açısını, ülkesini, kendisini yoksaydın. Şimdi niye var ediyorsun o zaman?

KUTU...
Toplumsal depresyon yaşanıyor

>>>>Türkiye’de bazı şeyler çok yavaş çözüme kavuşuyor. O çözüme kavuşmak, çatlaktan sızıntı yaratmak birtakım bedelleri de beraberinde getiriyor...

İ.B: Evet, çözüme yavaş giden bir ülkeyiz çünkü çözmek istemiyoruz. Çözülmemesi bazı insanların işine yarıyor, beni çok rahatsız ediyor. Kargaşa oldukça oradan gelen bir rant var... Ben bu konuda umutsuzum, bir şeyin çözüleceğini de zannetmiyorum. Ben sadece bir koyun olup, onu takip edemem; elimden geleni yapayım, en azından çözüm için elimi taşın altına soktuğumda harekete geçiriyorsam yeter bana. Yoksa Türkiye’ye baktığınızda biraz uyuşmuş bir toplumuz. İstiyorlar ki evimizden hiç çıkmayalım, televizyon karşısında oturalım, internetten markete sipariş verelim...

M.F: Toplumsal depresyon bunun adı. Gittikçe sosyalleşmenin önü kesiliyor. İstanbul’a baktığında tiyatro sahneleri kapanıyor. Alışveriş merkezlerine sinemaya gitmeye zorluyorlar. Tiyatro sahneleri otellere dönüştürülmeye çalışılıyor. AKM üç yıldır kapalı, Emek Sineması iki yıldır kapalı... Bunların hepsi tesadüf olabilir mi acaba? Kentsel dönüşüm tesadüf olabilir mi? Bence olamaz. Tesadüfse, bizim bu aşkımız o tesadüfleri sevmiyor. O yüzden biraz düşünmek ve tartışmak lazım. Taşın altına elimizi koyalım; şapkayı da önümüze koyup, ne yapıyoruz, neyin sonunu hazırlıyoruz dememiz lazım.

Kürt sineması gümbür gümbür geliyor

>>>>Türkiye’de sürekli tartışılan bir meseledir aslında. Sanatçı toplumun bir adım önünden gider denilir. Bugün nasıl bir süreç yaşanıyor sizin gözünüzden?

M.F: Bazen toplum sanatçıyı bir yere götürür. Dünyada çok örneği vardır. Sanatçılar Fransa'da krallık tarafından o kadar çok onore edilmişler ki, bir sınıf susmuş. Halkın reform ve Rönesans hareketini görünce, "halktan bir şey geliyor, bizi de öldürecekler" diyerek dönüşmüşler. Türkiye’de de örnekleri var, saymaya gerek yok. Tersi de var, halkın kötü tarafta etkilediği ‘aydınlarımız’ da var. Kimi zaman halk talep eder. Kürt sineması için bu böyle oldu. Kürt halkı talep etti, aydınları zaten vardı... Bugün Kürt sineması varsa, o halkın başarısıdır. Geliyorlar, gümbür gümbür geliyorlar... ‘Min Dit’ harika bir filmdi. ‘İki Dil Bir Bavul’ başka bir açıdan olaya yaklaşmıştı, ‘Press’ gayet iyi bir filmdi. Haberdar olmadığımız belgeseller, başka uzun metrajlar var; yer bulamıyor sinemada kendine... Çok güzel şeyler olacak, ben inanıyorum.
 
 

FOTOĞRAFLAR: ALİ CEMAL KARABUDAK