Yazıdan kalan zamanda yaşıyorum

|

 Yazıdan kalan zamanda yaşıyorum A  Yazıdan kalan zamanda yaşıyorum

“Hanımların dikkatine; overlok makinesi, ayağınıza geldi. Halı, kilim, yolluk, paspas kenarına, halıfleks kenarına overlok çekilir. Beş dakikada yapılır, hemen teslim edilir...” Seray Şahiner’in 'Hanımların Dikkatine' öykü kitabının ilk sayfası böyle başlıyor. İçimize dokunup o seslere kulak veriyoruz…

Şahiner genç bir öykü yazarı. 2007 yılında Can Yayınları'ndan çıkardığı ilk öykü kitabı ‘Gelin Başı’ ile bir hayli övgü toplamıştı. 'Hanımların Dikkatine’de de yine dikkatleri üzerine çekti.
 
Dokuz öykünün, dokuz kahramanı anlattığı öykü kitabında kadınların sıradan bir Pazar gününü konu ediliyor. Ayrıca bu hikâyeler İstanbul’un kendine has semti olan Samatya’da geçiyor, Seray Şahiner’in yaşadığı mahallede. Sokak aralarında kaybolan çocukluğunuz, hoparlörden seslenen overlokçuya kulak kabartmanız… Her haliyle bir mahalle kültürünün ortasında buluvereceğiniz öyküler…Mizahi ve akıcı bir üslupla anlatılan öyküler pek çok profilde kadına da ayna tutuyor: Başarılı kadınlardan ev kadınına, emeklisinden öğrencisine… Seray Şahiner’in dili cesur, kadın öyküleri anlatmasına rağmen de tarafsız…

“Ben kadın hikâyesi yazmıyorum. Dünyayı kadınların gözüyle yorumluyorum. Bizim için kahve sadece kahve değil. Dünyaya fincanın içindeki telveleri yorumlar gibi bakıyoruz. Erkekler için de belki öyledir ama pek renk vermiyorlar. Kadınlar daha cüretkâr geliyor bana” diyen Seray Şahiner’le bir araya geldik…
 
 
>>>>İlk öykü kitabın 'Gelin Başı' 2007 yılında çıkmıştı ve bu kitap bir hayli konuşulmuştu. Yine kadın öykülerini anlattığın ‘Hanımların Dikkatine’ adlı kitabın da raflardaki yerini aldı… Bu genç yaşa iki öykü kitabı sığdırmak nasıl bir duygu?
 
Yaşamaktan kalan zamanda yazmıyorum. Yazıdan kalan zamanda yaşıyorum. Hayatımı yazarak sürdürmeye karar verdiğimde, 7-8 yaşındaydım. 20 yıl olmuş, iki kitap çok değil. Ömrümü hayalim yönünde akıtabildiğim için mutluyum.
 
>>>>‘Hanımların Dikkatine,’ dokuz öykü ve dokuz kahramandan oluşuyor. ‘Hanımların Dikkatine’ derken, elbette öykülerde anlatıyorsun, bunu biraz açar mısın?
 
‘Hanımların Dikkatine’de; filmlerin, kitle iletişim araçlarının, reklamların; resmi formların, pozitif düşünce kitaplarının kısaca sistemin hayatımıza kampanyalar, sloganlar, ikazları içeren dış metinlerle dikkatimizi çekerek, yahut çekmeyip bilinçaltımız suretine bürünerek, yaşamımızı nasıl yönlendirdiğini irdeledim. Bu artık sadece sanat yapıtının yeniden üretildiği bir çağ değil, bilinçaltımız da yeniden üretiliyor. Kalıbı çıkarılmış bir yaşam sürüyoruz. Aşk anlayışımızı filmler, güzellik anlayışımızı reklamlar belirliyor. 'En güzel' ya da 'en güzel gibi' olmanın da yolunu gösteriyorlar: Tüketim. Fiyatını ödeyip de olamayacağın hiçbir şey yok. Ünlülerin kullandığı marka makyaj malzemesiyle güzel, elbiseyle alımlıyız. Müşteri memnuniyetimizi bankalar, ahlaki durumumuzu sağlık formları, iletişim biçimimizi GSM operatörleri belirliyor. Biz de kendi hayatımızı yaşıyoruz diye seviniyoruz. O değil, biz kendimiz olarak saatlerce çalışıp, başkalarının hayatını yaşamak için para ödüyoruz.
 
>>>>Kitabında pozitif düşünce kitaplarını da eleştirmişsin…
 
Mutluluk da moda oldu. Mutlu olmak güzel tabii de; 'Secret', 'Çekim Gücü' gibi kitapların sunduğu mutluluk değil, avuntu. “İyimser olun, gerisini evrene bırakın! Evren bunun için gereken şartları oluşturacak.” Bu mantığa göre bizim hiçbir şey için mücadele etmemize, diretmemize gerek yok. Sağlık, bolluk, saadet, hepsini evren verecek zaten. Bir nevi umut endüstrisi. Sistem, sus payı olarak umut veriyor. Mesela, 'Secret’ta, “paranız mı yok, bir kağıda 1 milyon dolar yazıp bir ay cüzdanınızda gezdirin, 1 ay sonra o para sizi bulacak” diyor. Niye, bir ay sonra bankaya gidip çeki bozduracak mıyız? Hak arama, birlikte mücadele etme gibi durumların kafada flulaşacağı bir duman altı ortamı yaratıyorlar. “Bütün dünyayı istediğiniz surette yaratmak için doğmadınız, kendi dünyanızı güzelleştirmek için doğdunuz” diyor 'Secret'. Örgütlenmeyin yani… Biraz Adnan Menderes mantığına benziyor. Her mahalleden bir mutlu çıkaracaklar. Biz şükredip bekleyelim... Umutsuzluk gibi umut da hak arama yollarını tıkıyor. Herkes hakkını arasa, bizimle baş edemezlerdi. Yeterince umut vermeseler, belki de çoktan dünya devrimi olmuştu. 

>>>>Öyküler İstanbul’un çok güzel bir yeri olan Samatya’da geçiyor. Biliyorum ki sen de orada yaşıyorsun. Neden sadece Samatya?
 
Sur içinin kendine has bir ritmi var. Aksak. Samatya’nın mahalle sakinleri o kadar da sakin değildir. Gereksiz kibarlıkları olmayan bir semt. Bir de buralılar kolay kolay bırakıp gidemez. Samatya’da herkes Samatyalı olmakla övünür. Ama sırf kendi mahallemi yazma dürtüsü değildi ‘Hanımların Dikkatine’de burayı kullanmamın sebebi. Pek çok sınıftan insanın bir arada yaşadığı bir semt ve dışarıdan gelen herkese nüfuz eden kendine ait bir dili var. Aynı semtin sesinin, farklı insanlar üzerindeki değişik yansımalarını göstermek istedim.
 
>>>>Öyküleri, kadınların zorlu dünyasını, iç dünyasını, eğlenceli ama bir o kadar da hüzünlü bir dille anlatmışsın. Kadın hikâyeleri yazmak neden tercihin?
 
Ben kadın hikâyesi yazmıyorum. Dünyayı kadınların gözüyle yorumluyorum. Bizim için kahve sadece kahve değil. Dünyaya fincanın içindeki telveleri yorumlar gibi bakıyoruz. Erkekler için de belki öyledir ama pek renk vermiyorlar. Kadınlar daha cüretkâr geliyor bana. Pervasızlık ve dünyaya karşı bir anda elini beline koyuverme cesareti, sadece bir yaşam biçimi olarak değil, bir anlatım tekniği olarak da çok cazip. Evet, belli modeller var, hayatımızın büyük çoğunluğu, sahneye hazırlık yaptığımız bir kulis olarak geçiyor, ama herkese başrol düşmüyor. Ben genelde payına figüranlık düşen kadınları yazıyorum ama başroldelerse de mutlaka rol yapma sabırlarının taştığı, dekoru yıktıkları bir an oluyor. O anları öyküleştiriyorum.
 
>>>>Her bir öyküye baktığımızda kadınların zaaflarına tanıklık ederken nasıl güçlü kalınacağının da yollarını gösteriyorsun. 27 yaşındasın, bu tecrübe nereden? Nelerden esinleniyorsun?
 
Ben saadete giden yolu göstermiyorum. En fazla “buraya nasıl düştün?” sorusunun cevabı çıkar benim yazdığım hikâyelerden. Bir de, hayat o kadar sık değişen bir şey değil. İnsanın başına 17 yaşında gelenlerden farklı şeyler gelmiyor 27 yaşında da. Zaman ilerledikçe durumları karşılama refleksleri değişiyor. Gördüğümüzden ziyade duyduğumuzla yaşayıp yorumluyoruz zaten hayatı. Başkalarının tecrübeleri de bizi kendi başımıza gelenler kadar yönlendiriyor. Birim zamanda birden fazla ömür yaşıyoruz. Aktarım anlamında, resim ve müzik eğitimi almamın çok faydası oldu. Her manzaraya bir röntgenci disipliniyle saatlerce bakabilirim, kulağım da iyidir. Gazetecilik de “başka nasıl anlatabilirim” diye bakmayı öğretti.
 
>>>>Öykülerinde öğrenci de var, memuru da var, işçisi de var…
 
İyi müzik gruplarının konser kayıtları gibi yazmak istiyorum. Dinleyen, “bu konserde ben de vardım, şarkıya eşlik eden seslerden biri de bendim” desin. Gücü 3. sınıf bilete yetenlere protokol sırasını ayırdım. O yüzden en net onların sesi duyuluyor.
 
>>>>Öykülerinde 'yemek' neredeyse ayrı bir kahraman, neden?
 
Değişik sosyal sınıflardan, ruh hallerinden insanları anlatıyorum. Yemeğe bakışları bir anlamda hayattaki konumlarıyla da paralel. “Karnını ekmekle tıkama” diyen anneyle, “yemeğini ekmek ban da ye” diyenin sofrasındaki yemekler de birbiriyle aynı değildir. Bir evde her gün meyve yeniyorsa, ama kişi başına sayıyla düşüyorsa, orası muhtemelen bir memur evidir. Salatanın üzerine gül yapılmış domates, civciv yapılmış limon kabuğu kondurulmuşsa, o akşam hatırlı misafir gelecek demektir. Ve bozdolabı boşken salonda mükellef bir rakı sofrası kuruluysa; bu, hayatını o masaya oturacak adama endekslemiş bir kadının evidir. Bir evde ramazan sofralarını ayran, limonata, şalgam gibi geleneksel içecekler değil, su bile değil, kola süslüyorsa, şirket yerelleşme politikalarında başarılı olup, hayatımızı kendi suretinde yeniden yaratmış demektir.
 
>>>>Kullandığın teknik biraz riskli. Mesela, 'Bikini Bölgesi' hikâyesinde, metin bir ilaç prospektüsüyle örülü… Kahramanının bile anlayamadığı bir metni neden öykünün içine dahil ettin?

Tam da o anlayamama durumunu vermek istedim çünkü. Öykünün kahramanı Nergis, kontrollü, hayatını önceden belirlediği formüllere göre sürdürmeye çalışan bir karakter. 12 puntoya, bir buçuk satır aralığında yaşıyor. Ama kurguladığı hayatla yaşadığı hayat örtüşmüyor. Öykü, Nergis’in doğum kontrol hapı prospektüsü okurken yaşadıklarını anlatıyor. Onu da nasıl kullanacağını tam bilmiyor. Bir doktora gidip sormaya da utanmış. Kendini ‘modern’ ve ‘eğitimli’ diye tanımlasa da, ped reklamı çıktığında kanalı değiştiren bir babanın kızı ne de olsa. Kendi için biçtiği rolle ailesinin ona biçtiği rolün arasında kalıyor. Formüller hayatla denk düşmüyor.
 
 
>>>>Kitapta 70 sayfalık öykünün yanı sıra, 1 paragrafta biten öykü de var…
 
En uzun hikâye o aslında: 'Pamuk Prenses ve Avcı'... 'Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’deki kahramanın, hayata yeniden başlamak için, kendisini öpecek bir prens beklemesini okuduk, dinledik yıllarca. Belki bu masalların da etkisiyle, bir adamın gelip kadının hayatını değiştirmesi üzerine kurulu bir film endüstrisi vardı. Artık çağ değişti, filmler de gelip kurtaran adamları değil, giden adamları anlatıyor. Derdim film endüstriyle paralel bir yol izlemek değil. Bence Pamuk Prenses’in hayatını kurtaran, ne onu öpen prens, ne kalbini almayarak hayatını bağışlayan avcıydı. Pamuk Prenses saraydan çıkıp yoluna giderek, kendi hayatını kendi kurtarmış.
 
 
Kelimelerimi siyah poşete sokamam!

>>>>Desem ki kadınlarla derdin ne?
 
‘Kadınlar ve ben’ diye bir şey yok. Ben içerideyim. Beraber, pencere pervazına yaslanıp, sakızımızı elimizin tersine yapıştırıp çekirdek çitleyerek mahallenin dedikodusunu yapıyoruz.
 
>>>>Ama kitapta Benjamin'den, Adorno’dan alıntılar da var…
Var, başka isimlerden de var. 'Hanımların Dikkatine’de tüketim toplumuna dair yeni bir şey anlatmadım ki ben. Bunlar zaten kuramlaşmış şeyler. Ama bu kitapları kütüphanemizin en üst rafına koyduğumuzdan kolay kolay ulaşıp da hayatımıza yediremiyoruz. Sistemin hayatımızın en ücra yerlerine nasıl nüfuz ettiğini anlatırken, onun üzerine söylenenleri de sokakla hemzemin hale getirmek istedim. Alıntılara dipnot verdim ama, makale havasında olmasın diye, konuşma diline yedirdim. Eli belinde Adorno yani!

>>>>Öykülerde sert, mizahi ama bir o kadar da pervasız bir dil kullanıyorsun. Bu cesaret nereden geliyor?
 
Mümkün olduğunca gerçekçi olmaya çalışıyorum. Bunu da hayatın tashihini yaparak sağlayamam. “Bunları annem okursa hakkımda ne düşünür” demeyi bıraktıktan sonra, gerçekten yazmaya başladım. Kahramanların yaşadıklarını anlatım açısından soruyorsan, benimki cesaret değil, suç ortaklığından kaçınıyorum sadece: Hayatın ayıbını ben mi örteceğim? Karakterlerin konuşma üslubuna gelince, kayıt cihazı deşifre eder gibi yazıyorum, kelimeleri siyah poşete sokamam ki…

Seray Şahiner kimdir?
 
Seray Şahiner, 1984 yılında Bursa’da doğdu, İstanbul’da büyüdü. İlköğrenimini Oruçgazi İlköğretim Okulu’nda, liseyi Pertevniyal Anadolu Lisesi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun oldu. Aylık Paldır Kültür Dergisi Hayvan’da ve BirGün Gazetesi’nde çalıştı. Uzun sure gitar ve resim dersi aldı, izcilik ve dağcılık yaptı. Dönemsel olarak, garsonluk, konfeksiyonda el işçiliği ve makinecilik yaptı.

2006 yılında Varlık dergisinin düzenlediği Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde, 'Gelin Başı' isimli öykü dosyası dikkate değer bulundu, 2007 yılında Can Yayınları’nca yayımlandı. Sırrı Süreyya Önder’e senaryo asistanlığı yaptı. 2008’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen 'Yedi Tepeli Aşk' oyununda, 'Gelin Başı' kitabında yer alan üç öyküsü sahnelendi. 2010-2011 sezonunda 'Gelin Başı’ndaki öykülerden uyarlanan 'İadesiz Taahhütsüz' adlı oyun Tiyatro Boyalıkuş tarafından sahnelendi. Hâlâ Marmara Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü, Sinema Anabilim Dalı’nda yüksek lisans yapmaktadır.