Giderken mahzun bıraktıkların, dönüşünde yok artık bilesin...

|

Giderken mahzun bıraktıkların, dönüşünde yok artık bilesin... A Giderken mahzun bıraktıkların, dönüşünde yok artık bilesin...

“Bu satırları okuduğunuzda bir 24 Nisan tarihine daha ‘Rojbaş’ ya da ‘Parev’ diyeceksiniz. O kadar cesur değilseniz eğer kısacık bir ‘merhaba’ da yeter. Neredeyse bir asır evvel adına Anadolu Mezopotamya denilen topraklardan toplu kıt’ale uğramış bir doğu kaviminin acılarını bir kez daha yüreğinizde, ruhunuzda, benliğinizde anacaksınız. Hiç tereddütünüz olmasın, eğer Kürtler de Hıristiyan olsaydı o tekçi mantığın dayatması gereği aynı sonu paylaşacaklardı. Değillerdi. Dolayısıyla sabah kahvaltısı olmaktan kurtuldular. Ama ciranları, kirivleri olan Ermeniler kurtulamadı. Şimdi birileri siyaseten Kürdü de kimliksizleştirerek benzer akıbete kurban etmek niyetinde. Şükür ki Kürt sadece kendi için değil, kendisini kişiliksizleştirip, kimliksizleştirmeye yeltenen muktedirlere inat, Ermeni’sine de, Süryani’sine de, bütün Kürt coğrafyasındaki halklara özgürlük ve demokrasi istiyor. Benim çabam senin içindir de, kirve diyor…”
Bu sözler Şeyhmus Diken’in geçtiğimiz haftalarda çıkan ‘Gittiler İşte’ kitabından. Diken kitabında sürgün edilen, katliamlara uğrayan Ermenisi, Süryanisi, Kürdü ile kendi deyimiyle kadim kent Diyarbakır’ı anlatıyor. Yıllar evvel arkadaşlarının birlikte dolaştığı kentin sokaklarını, hüzünlü havasını kaleminden esirgemeden sunuyor okuyucuya. Çocukluk arkadaşlarının bugün nerede olduğunun izini sürerek anlatıyor. Bazıları ile yıllar sonra bir araya geliyor: Başpiskopos Aram Ateşyan. Şeyhmus Diken ve Aram Ateşyan 45 yıl sonra bir araya geldiğinde siz düşünün bunun hikâyesini… Diyarbakır’ı geride bırakmış, Ciranlarını (komşularını) kirivlerini (kirvelerini), bir daha görmemecesine göçüp gitmiş Yemenli Şişko Agop’ları, puşici Keke Yeko’ları, Sami Hazinses’leri, Naum Faik Falakları ve daha nicelerini… Onları kökleri ile buluşturuyor. Geçmişe inceden sitem ediyor ‘Gittiler İşte’ diyerek ve neden yazdığını da bakın nasıl anlatıyor Şeyhmus Diken: ‘Gittler İşte’deki edebi denemeler, sadece basılı kimi gazete ve dergi sayfalarında kalmasın istedim. Soyu kıt’ale uğramış olanlardan sadece bir gazetede yayınlanmış bir metnin altındaki özür imzacılarından biri olmakla yetinmeyip, aynı zamanda ‘helalleşelim’ istedim. Helalihoş olsun ‘Gittiler İşte’…
 
»‘Gittiler İşte’ denemelerden oluşan bir kitabınız. Diyarbakır’ın sürgünlerini, nasıl yok olduklarını anılarınızla birlikte yoğurmuşsunuz… “Gittiler İşte” derken kendi iç dünyanızdaki acının sitemi miydi bu?
230 sayfalık kitabın son satırları şöyle biter; “giderken melül mahzun bıraktıkların, dönüşünde yok artık bilesin, sana kalan bir tutam hüzün bolca gözyaşı, bir de ardında bıraktıklarını bulamamaktır”. Bırakınız hiçbir zaman dönemeyecek olanları, bir süre sonra dönebileceğine çok inandığınız süreli gidişler bile insanı çok hüzünlendirir. Her toplum, geleneğine göre bu gidişlere bir ‘el’ eder. Kimisi arkalarından bir tas su döker. Kimisi mendil sallar, kimisi de el sallar. Ermeni komşularımız, hemşehrilerimiz qefle’ye (Diyarbakırlılar toplu halde sürgüne giden Ermeniler için ‘qefle’ kavramını kullanır, hatta 1915’i anlatırken ‘qefle zamanı’ diye bir tabir de kullanırlar) giderken arkalarından gözyaşı dökenler, gözyaşlarını bile gizlemek zorunda kalmış. Bu çok acı bir durumdur. Canlı, neşeli, üstelik erbabı sanat mensubu bir halk, bir anda komşuluğunuzdan çıkıyor. Evleri viraneye dönüşüyor. Malları talan ediliyor. Şehrin ve ülkenin sicilinde sanki öyle bir halk yaşamamış gibi bir ‘hafıza kaybı’ var. İşte bütün bu ‘resmi tezlere’, tarih yazıcılığına, cepheden bir edebi reddiye düşüncesiyle yazdım ‘Gittiler İşte’yi.

»Yahya Kemal diyor ya “İnsanda derin bir yaradır köksüzlük”. Neresinden bakarsak bakalım gidip de dönmemek de açık bir yara gibi duruyor. Bu açık yara yazılı olarak mı kalacak hep? Çünkü artık yazmaya başladık, konuşmaya da başladık ama gidenler gitti; dönmek için çok geç bunca acı ve kayıptan sonra, ne dersiniz?
Elbette ‘açık bir yara’ olarak kalmayacak, kalmamalı. Toplumun huzurunda olmasa da bu mesele aslında hep vardı ve kapalı kapılar ardında da konuşuluyordu, ama nasıl! Ermeni olduğu halde ya da aile fertlerinden birinin ‘kılıç artığı’ olduğunu bilenler susmayı, hiç konuşmamayı, aile içinde duyarlı genç biri konuya dair bir soru yönelttiğinde ise sanki öyle bir durum yokmuş gibi susturulmayı doğal karşılıyordu. Ama Hrant’ın önce cesur çıkışları, sonra da katledilmesi diyebilirim ki milat oldu. Tabii ki bedeli çok ağır oldu. Hrant gibi bu ülkede çok zor yetişen önemli bir aydın artık yok. Ama insanlar Ermeni meselesi konusunda ‘kısmen’ korkuyu üzerlerinden attı. Artık bir söyleşide “Aranızda yaşlı aile fertlerinden birinin Ermeni olduğunu bilen kaç kişi var” diye sorduğumuzda birçok elin havaya kalktığını görebiliyoruz. Bunu ben en son 17-22 Mayıs TÜYAP Diyarbakır 2. Kitap ve Eğitim Fuarı’nda yaptım. Bu önemli bir adımdır, gelişecektir. Buna yürekten inanıyorum.
»Dîyarbekir’i Ermenisi, Kürdü, Süryanisiyle anlatırken; insanları, sokakları ve sesleri de birbirine karışıyor. Tıpkı yıllar evvel olduğu gibi… Bugün bu sesler yerini Diyarbakır’da başka bir şeye bıraktı.
Tabii ki bugün giderek ete kemiğe bürünüyor. Somut olarak şekilleniyor. İşte Mıgırdiç Margosyan’ın 90’lı yıllarla birlikte ‘Gâvur Mahallesi’ kitabı ile başlayan Dîyarbekir süreci, zaman içinde yeni ve başka kitaplarla zenginleşti. Udi Yervant Bostancı küskün bir hemşehriydi. ABD’nin Los Angeles şehrinde bir ud sanatçısı olarak yaşıyordu. Önce Diyarbakır Kültür, Sanat Festivali’ne iki kez konuk oldu. Sonra da her yıl bir etkinlik ile şehre gelmeye başladı. Hatta bu yıl geçtiğimiz günlerde yine bir Diyarbakır konseri, ardından da bölge düzeyinde Batman, Kızıltepe, Mardin ve Nusaybin’de ‘Gidenlerin Ardından’ başlığı altında söyleşiler ve konserler yaptık. Büyük yakınlık ve ilgi vardı; Mıgırdiç Margosyan-Lal Laleş-Udi Yervant ve benim birlikte katıldığımız programlara.
Ve tabii ki, iki konuya daha değinmekte yarar var. İlki bir mekânla ilgili; Ortadoğu’nun ve Balkanların en büyük Ermeni Kilisesi Diyarbakır’daki Surp Giragos Ermeni Kilisesidir. Ki bu kilise ile ilgili çok derinlikli bir metin “Surp Giragos’un Xaçı” başlığı ile ‘Gittiler İşte’de yerini aldı. Surp Giragos Kilisesi, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin yüzde otuz katkısı ile Ermeni Patrikhanesi tarafından restore ediliyor. 23 Ekim’de de açılışı yapılacak. Bu, şehrin eski kimliklerinden en az biriyle daha buluşması anlamında çok anlamlı. 18 Haziran günü ABD ve Kanada’dan gelen bir grup eski Diyarbakırlı Ermeni çatısı örtülen kilisede ayin de yaptı. Ve bu röportaja vesile olan ‘Gittiler İşte’ kitabı da iyi bir dalga yarattı diyebilirim. Kitabın kapağına Müjgan Arpat’ın paslı kilise kapısı tabelasının fotoğrafını koydu yayıncım, ben kitabı imzalarken dedim ki; “tabelalar paslanabilir aslolan yüreklerin pas tutmamasıdır.”

»‘Gittiler İşte’ evet, sitem dolu ama gidenleri hatırlamak adına da umutlu bir yazım… Peki, bu yolculuğa tanıklık edip, yaşayıp yanınızdan bir bir uzaklara gitmek zorunda kalanlara bir vicdan borcu mu bu kitap? Siz Kürt olduğunuz için ya da dini meseleden kaynaklı Diyarbakır’da kalırken, kimileri Süryani, Ermeni olduğu için yani Hıristiyan olduğu için gitti… Bunu Diyarbakırlı olarak özeleştiri gibi algılamak da mümkün mü? “Kürtler neden gitmelerine izin verdi” sorusu sizin de zihninizi meşgul ediyor mu?
Elbette bir aydın ve hemşehri olarak vicdani bir sorumluluğum var. Ama bunu bir ‘özeleştiri’ gibi algılamamak lazım. O en azından bana haksızlık olur. Gidenler büyük ölçüde Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler, Yahudiler. Fakat Kürtler de gitti ve hâla gidiyor. Büyük sürgünler ve büyük trajediler yaşandı Kürdistan coğrafyasında, yaşanmaya da devam ediliyor. 1915 sadece bir rakam değil, büyük bir felaketin adı aynı zamanda; üstelik o tarihlerde bu büyük katliamda aktör olanlardan Kürtler milli kimlikleriyle rol almamış. İttihatçı paşaların, Jön Türkler’in Türkçü ve Türkçülükle harmanlanmış İslamcılıklarıyla şekillenmiş bir kıyım. Kürtlere düşense başka dine mensup olanların ‘halledilmesinde’ eşraf, din bezirgânlar ve paşaların talimatına uymak. Ama tabii bu da toplu bir uygulamaya delalet etmiyor. Ev ev, mahalle mahalle mahalle, çeşitli bölgelerde koruma altına alınan ve durum sakinleşince gidip kaybolan akrabalarını bulma derdine düşen çok canlı örnekler de var. İşte Mıgırdiç Margosyan’ın ‘Tespih Taneleri’ buna çarpıcı bir örnektir.
»Tüm bu durum kişisel olarak sizi nasıl bir yolculuğa çıkartıyor? Udi Yervant’ı da buldunuz ve siz de yıllar sonra Diyarbakır’dan gidenleri, çocukluk arkadaşlarınızı kendi mahallesiyle buluşturdunuz aslında…
Birincisi beni geçmiş yaşanmışlıkların izlerinin sürülmesi yolculuğuna çıkardı/çıkarıyor. Şehrin sicilinden düşmüş/düşürülmüş eski hemşehrileri, yaptıkları işlerle iz bırakan hemşehrileri bir şekilde bulup onları tanımaya ve yeniden şehrin siciline işletmeye çaba gösteren bir ‘arayışa’ doğru yönlendiriyor. Bu tabii ki çok zor bir durum. Zaman ve sabır istiyor. Ayrıca yaptığınız diğer işlerinizin de güven vermesi gerekiyor ki, bu küskün insanlar size açılabilsin. Tabii ki zamanla oluyor. Bunun çok somut örnekleri var. Mesela Udi Yervant yıllar evvel şehrinden kopmuş önce İstanbul’a sonra da Los Angeles’e gitmiş bir Dikranagerd Ermenisiydi. Şehrin Xançepek Mahallesi’nde Karadeniz Sokak, numara 27’de doğmuş, yirmili yaşlarına kadar da bu şehirde yaşamıştı. Ama son otuz yıldır adı sanı bu şehirde -bir iki çocukluk arkadaşı dışında- bilinmiyordu. Ermeni topluluğu Knar grubu Lir ismiyle bir CD yapmıştı. Yervant da o CD’de ‘Eski Şer Hampartsume’ isimli şarkı ile birlikte ‘Diyarbakır Halayı’nı çalıp söylemişti. Hemen dikkatimi çekti. Bir süre sonra birbirimizi bulduk. Amerika’da da görüştük. Sonra benim kitaplarıma, kitapların adıyla müzik CD’leri yaptı: Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir-Diyarbakır, Tango ve Diyarbakır, Taşlar Şahit, Dîyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım ve en son Gittiler İşte. Şimdi artık Udi Yervant hayatı ve miladı yeniden şehrine döndüğü tarihe göre ayarlıyor. Bir başka ilginç taraf da şu; sadece Diyarbakır’da değil dünyada bu şehirle ilişkilendirilmesi üzerinden onbinlerce hayranı ve dinleyicisi oluştu. Bunlar çok kıymetli yol arkadaşlıkları ve ilişkiler.

»Diyarbakır’ın dar küçelerini geride bırakmış ciranolarını, kirîvlerini, ‘komşularını, kirvelerini’ bir daha görmemecesine göçüp gitmiş yemenici Şişko Agop’ları, puşici Kekê Yako’ları, Sami Hazinses’leri, Naum Faik Palak’ları ve daha nicelerini anlatıyorsunuz… Yıllar sonra memleketine ‘turist’ gibi gelenleri de (Ara Dinkçiyan)… Geçmişe dönmek ve o karelere yeniden bakmak, o sokakları onlarsız dolaşmak nasıl bir his bugünden baktığınızda?
Epeyce hüzünkâr tabi. Çünkü yanınıza aldığınız bir eski hemşehri ile yıllar evvel oturduğu sokağına ve evinin bulunduğu yere gittiğinizde boş bir arsa ile ya da onları hiç tanımamış/tanımayan ve o evin eski sakinlerinin hikâyelerini bilmemiş biriyle -ama o evde- konuştuğunuzda başka bir ruh haline evriliyorsunuz. Kendi kendinize düşünüyorsunuz “Yahu bu insanlar bu mahallelerde hâlâ yaşıyor olsaydı ne büyük bir zenginlik olurdu.” Düşünün şehrin bir sokağından bir ananın Ermenice olarak çocuğunu çağırışını, diğer kapıdan Kürtçe bir muhabbeti; öbür sokakta Süryanice, Arapça, Türkçe, İbranice konuşmalar, ne kadar devasa bir birliktelik yarenlik kültürü. Akşam o eski bazalt Dîyarbekir avlularında düğünlerde çalınan değişik dilerden söylenmiş şarkılar, türküler. Hayali bile insan tekini heyecanlandırmaya yetiyor. Şimdi tabii Amed şehri muhalif Kürdi kimliğiyle ‘düşmana inat’ bir mevzii şehir konumunda. Bu kimliğiyle dostlarını gönendiren bir şehir. Ama bana göre eski hemşehrilerini asıl şimdiki sakinleriyle buluşturunca mekânlar da yeniden şenlenince işte o zaman Amed, Amed olacak. Ya da benle Mıgırdiç Margosyan Hoca’nın şehrin literatürüne kazandırdığı yeni ismiyle şehir ‘DikranAmed’ olacak…

Hâlâ yüzleşemiyoruz

»Diyorsunuz ya “bir 24 Nisan tarihine daha ‘Rojbaş’ ya da ‘Parev’ diyeceksiniz. O kadar cesur değilseniz kısacık bir ‘merhaba’ da yeter…” Hâlâ cesur değil miyiz sizce?
Bence hâla yeterince cesur değiliz. Maalesef Türk-İslam Sentezi ve Kemalist ruh o kadar çok her yanımıza nüfuz etmiş ki; geçmişte edilen haltlarla ilgili bir türlü doğrudan bir yüzleşme kararlılığı yok henüz. Hadi Ankara merkezli siyasal muktedirlerden vazgeçtik. İdeolojik olgunluktan geçmiş bir dolu kesimde bile hâlâ yeterince bu sicilden düşürülenlerle ilgili yüzleşme maalesef gerçekleşmiyor. İşte asıl bu nedenle ben ‘Gittiler İşte’nin doğru bir iz üzerinden yürüyen bir kitap olduğu kanaatindeyim.

GÜLŞEN İŞERİ
gulseniseri@gmail.com