Hücrelerden özgürlüğe: Bir direniş hikayesi

|

Hücrelerden özgürlüğe: Bir direniş hikayesi A Hücrelerden özgürlüğe: Bir direniş hikayesi

ZEYNEP KURAY/BİRGÜN

Nevin Berktaş sistemin gerçek yüzünü 12 Eylül faşist cuntasının cezaevlerinde öğrendi.  Metris’ten Adana’ya, Konya’dan Sakarya’ya ve Gebze’ye kadar 21 yıl boyunca gezmediği cezaevi kalmadı. İnandığı devrimci değerler ve insanlık onuru adına kendisine militarist sistem tarafından dayatılan  istiklal marşından, sayıma, zorla dualara, işkencelere hiç boyun eğmedi. Adana Cezaevinin “kapı altı hücreleri”nde, tabutluk misali yerlerde 1.5 sene tutulan Berktaş, faşizmin tüm dayatmalarına karşı “Ölmek var, teslim olmak yok” şiarıyla direndi. Türkiye’deki cezaevi ve direniş gerçeğini kendi yaşadıklarından hareketle anlattığı “Hücreler” kitabı nedeniyle 53 yaşında tekrar 10 aya mahkum edilen Türkiye’nin en uzun süre hapiste kalmış kadın siyasi tutuklusu Berktaş, 21 yıllık direniş sürecini  anlattı.

-21 sene ile cezaevinde en çok yatmış devrimci kadınların başında geliyorsunuz .Bu açıdan Türkiye devletini  ve sistemini daha direkt tanıyorsunuz. Bize 12 Eylül dönemindeki ve sonrasındaki cezaevlerini ve orada yaşatılanları anlatabilir misiniz?
N.B: Ben 12 Eylül döneminde ilk kez cezaeviyle tanıştım.Askeri faşist diktatörlükler böyle aniden gelmiyor.Bu kanlı süreci toplumun en ileri kesimlerini  infaz ederek, tutuklayarak başladılar. Gece gündüz baskınlar başladı,kimisini yolda aldılar, kimisini sokak ortasında kurşuna dizdiler, yakaladıkları  insanları çok ağır işkencelerden geçirdiler. Gözaltı süreci önce 15 gündü sonra 1 ay oldu derken tam 90 güne çıkartıldı.O gözaltı sürecinde eğer sizi teslim alamamışlarsa,cezaevindeki uygulamaları dayatıyorlar ve o yoldan teslim almaya çalışıyorlardı. Beraberken güçlü bir şekilde direndiğimizde yapamadıkları uygulamaları bizi tek teke teslim almaya çalışarak yapmaya çalıştılar.İlk etapta askeri yaptırımları hemen gündeme getiremediler. Toplumsal suskunluk  başladıkça hapishanelerdeki şiddetin boyutu çok aşırı derecede artmaya başladı. İstanbul cezaevlerinde ise ne kadar uğraşsalar başaramadılar çünkü çok büyük açlık grevleri ve  güçlü direnişler oldu. Ancak Hasdal gibi Sultanahmet gibi cezaevlerinde insanlık dışı uygulamalar çok erken başladı. İşkence yapmak için şubeye götürme gereği duymuyorlardı çünkü cezaevlerinde bir oda tahsis edilmişti ve her türlü şiddet orada uygulanıyordu.
 
- “Hücreler” kitabınızda 1984 yılında İstanbul’dan Adana’ya sevk edildiğinizde teslim alınmış bir cezaevi ile karşılaştığınızı yazıyorsunuz. Daha önce karşılaşmadığınız askeri yaptırımlara ilk kez orada mı maruz kaldınız?
N.B: Evet. 1984 yılında dava dosyalarımız Adana’da görüleceği için oraya sevk edildik. O dönem Metris’te dört arkadaşımızın şehit olduğu açlık grevi sayesinde birçok kazanımımız olmuştu. Bizde de şöyle bir bilinç oluşmuştu: Nerede teslim alınmış bir cezaevi varsa biz gideceğiz ve oraları değiştireceğiz. O nedenle işkencelerin yoğun yaşandığı cezaevlerine gönderiliyoruz diye herhangi bir endişemiz, korkumuz yoktu.İ O dönemde cezaevlerine sevk edilenler için kapıda bir hoş geldin dayağı vardı, ben gelir gelmez böyle bir dayak yiyeceğimi düşünüyordum. Ama öyle olmadı.   Arkadaşlar, yoldaşlarım  beni o kadar coşkuyla karşıladı ki bir takım hakların kazanıldığını zannettim. Ancak sohbet etmeye başlayınca öyle olmadığını anladım: Zorla istiklal marşı söylettiriliyormuş haftada iki gün ve bizim arkadaşlarımız da o törenlere çıkıyormuş.Önce direnmişler ancak uygulanan ağır işkenceler nedeniyle bir anlamda kabul etmişler. Karşı koyamamanın yarattığı bir onur zedelenmesi yaşıyorlardı. Ama hayır böyle olamaz hayatımız, diyerek tekrar bir direniş canlandırmaya karar verdik.Ya öleceğiz ya direneceğiz bizim önümüzde başka seçenek yoktu.Eğer bu işkence ve baskıyı  kırmak için birinin  bir bedel ödemesi gerekiyorsa o ödenir.O da bir anlamda bana düştü.
 
İSTİKLAL MARŞINI ZORLA SÖYLETTİRMEK FAŞİST İDEOLOJİYİ DAYATMAKTIR
 
- Özellikle  İstiklal marşını zorla söyletmenin amacı nedir ?
N.B:  Bizim kaldığımız cezaevinde ezme yöntemi olarak kullanılırken, Diyarbakır zindanlarında bu uygulamanın başka bir boyutu daha var.Çünkü orada bu tamamen Kürt kimliğine yönelik bir saldırı söz konusu oldu. Farklı bir ulusa başka bir ulusun marşını dayatması aslında o ulusu kişiliksizleştirme amacı taşıyor. Mesela  Kürtlere  ‘Türküm doğruyum’ andını da söylettirirlerdi, Kürtlüğünü reddetsin diye. Ya da duvarlara ‘Ne mutlu Türküm’ yazdırırlardı.   İstiklal marşının zorla söylettirmenin amacı insanları düşüncelerinden ötürü ayaklar altına almak, faşist ideolojiyi, tekçiliği dayatmak. Aynen Nazi faşizminin yöntemleri gibi. Nazi sisteminde de  Türkiye’deki sistem gibi çocukluktan itibaren Hitler selamlarını öğretip, marşlarını dayatmışlardı. Mesela 12 Eylül döneminde istiklal marşı söylendiğinde yoldan geçen insanların da hazır olda durma zorunluluğu vardı. Amaç militarist bir toplum, devletin her söylediğine boyun eğen, kabul eden bir toplum yaratmaktı.

-İstiklal marşını zorla söylettirme dışında ne gibi işkence yöntemleri uyguluyorlardı Adana Cezaevi'nde?
N.B: Mesela sayım tam bir işkencedir. Bugün eğer sayımlar daha düzgün yapılıyorsa bu hak bizim verdiğimiz mücadele sonucu kazanılmıştır.Sayım normalde tutsakların kaçıp kaçmadığını kontrol etmek için yapılan bir işlemdir cezaevlerinde.Ancak bu bir işkence aracına dönüşüyorsa sayım olmaktan çıkar.Koğuşlara giriyorlardı ve  asker gibi  sıraya girip hazır olda durmamızı, tekmil vermemizi istiyorlardı. Ancak sayım bu işkencelerden sadece biri. Herhangi bir asker koğuşa girdiği anda hazır ola geçmemizi, gözlerinin içinde bakmadan konuşmamızı dayatıyor, bunu yapmak istemeyince her türlü işkenceye başvuruyorlardı. Mesela seni mahkemeye götürürken önümüzü iliklememizi istiyorlardı. Evet buradayım diyeceksin,emret komutanım diyeceksin yani hayatın tam bir zindana dönüşecek.Ne okuyabileceksin, ne düşünebileceksin orada yıllar boyu işkenceye tabi tutulacaksın.Buna evet dersen hani bir laf vardır ya elini verdin mi kolunu kaptırırsın. Sanılır ki bu dayatılanlara uyulduğu zaman işkence bitecek ama hayır öyle değildir direnen belki 1 yıl belki 5 yıl sonra kazanır ama teslim olan için öyle değildir. Çünkü teslim olana her defasında daha çok bindirirler. Teslim oldukça karşıdaki seni çok daha başka şeylere zorluyor.Yemek duası yaptırıyorlardı. Topluca yemek yemeden önce dua okumadan yemek yemene izin vermiyorlar. ‘Allahıma hamd olsun, vatan millet var olsun,komünistler kahrolsun ’ duasını okumadığında işkenceler başlıyordu. Düşünebiliyor musun ben komünistim ve komünistlere kahrolsun diyeceğim. Yani kendi ağzımla kendimi reddediyorum. Tek tip elbise uygulamasını çok dayattılar.Ama başaramadılar.Mesela aniden kapı açılıyor gecenin bir vakti, yatağındayken birden üzerine çullanıp dövüyorlar.1 kişiye 50 kişi birden.

HAPİSHANEYE GİRERKEN MUTLAKA GÖZDAĞI VERİRLER
Adana’dan sonra Ermenek cezaevine gönderildiniz. Oradaki koşullar nasıldı ?
Biz Ermenek cezaevine gönderildik ve daha kapıda bize göz dağı vermeye kalkıştılar. Zaten bir hapishaneye girerken mutlaka bir göz dağı verirler. Amaç o anda korkutmak, o anda sindirmektir. Ama biz öyle bir hapishaneden ve öyle bir direnişten çıkmıştık ki hemen cevaplarını verdik ve geri çekilmek zorunda kaldılar. Aslında sakin bir hapishaneydi. 5-6 adli kadın hükümlü vardı ve Adana’dan sonra bizim için fiziki anlamda rahat bir yerdi. Dağın tepesindeydi baktığın zaman dağları görebildiğin ıssız bir yerdi. Bizden bir anlamda çekiniyorlardı çünkü, hiçbir şeyi kabul etmeyeceğimizi dosyalarımızdan anlamışlardı.Mesela gündüz yatakhaneyi kapatıyorlardı.Bize yemekhane de oturmaya zorluyorlardı.Bu çok özel bir baskıydı.Mekan içinde mekanı darlaştırıyorlardı.Tabii biz bunu hemen değiştirdik.Yemekhaneye inmemeye karar verdik.Sabahları sürekli kapıları çaldık sonra bu uygulamadan vazgeçmek zorunda kaldılar. F tipi denilen hücre tipine geçtikten sonra açık görüşler 1 saate indi.

AMASYA’DA BİR SLOGAN ATMAK BİLE HÜCRE CEZASIYDI 
Daha sonra Amasya cezaevine sevk edildim.Orası korkunçtu.Yine içerde o kadar fizik işkence yoktu ama açlık grevi hücre  cezasıyla cezalandırılıyordu, bir slogan atmak veya görüşte süreyi geçirmek gibi ufak tefek karşı çıkışlarımıza bile günlerce süren hücre hapis cezaları veriliyordu.1989’daki büyük eylemler ben Amasya dayken olmuştu ve bizim infazlarımız yanmak üzereydi.Bir kaç hücre cezası daha alsak, infazlarımız tümden yanacaktı.Yoğun bir direniş sonucunda bunu da engelleyerek ben oradan tahliye oldum.Daha sonra 1995 yılında tekrar Adana da yakalandım ve Konya hapishanesine gönderdiler.,

ÇOK AĞIR BEDENLER ÖDEYEREK KAZANIMLAR ELDE ETTİK
Konya da çok kötüydü. Aşırı kalabalıktı adlilerle birlikte kalıyorduk. İşte uyuşturucusu, fuhuşu, kaçakçısı herkes oradaydı ama ömrümde derin izler bırakan güzel insanlarla da tanıştım. Bir Gürcü kadın vardı. Yoksulluktan mermi kaçakçılığı yapmıştı.Hayatımda büyük izler bırakan .Onu unutmadım.Ama bir de cezaevi idaresinin kışkırtıp üzerimize saldıkları adlilerde olmuştu. İdare bize mektuplarımızı, dergilerimizi, kitaplarımızı da vermiyordu. Orada da bu baskılara karşı 42 günlük açlık grevi yaptık.1996 yılında tekrar hücre tipi Eskişehir cezaevini açmak istediklerinde ölüm orucu başlattık.Bu yoğun direniş sonrası Eskişehir cezaevini boşaltmak zorunda kaldılar ancak bu boşaltmalar sırasında  PKK’li iki arkadaşımız ring arabalarında öldürüldü.Yani kısacası çok ağır bedeller uğruna bir şeyleri elde edebiliyorduk. 1996 ölüm orucu sırasında   Konya DGM’de görülen davamda 13 yıl   hüküm aldım ve bu kez   Sakarya cezaevine sevk edildim. 1996 1 Mayıs sonrasında yüzlerce genci Sakarya hapishanesine yolladılar ve ancak o zaman hapishane dolmaya başladı.1 olan erkek koğuşu 7 ‘ye yükseldi.O zaman bağırma yoluyla, top atma yoluyla koğuşlarla haberleşiyorduk ve yapılacak direnişleri öyle kararlaştırıyorduk.Önce orada erkek arkadaşlarımızla iç görüşmeyi sağladık.Yani koridora çıkıyoruz,koridorda birlikte sohbet edebiliyorduk, kitap okuyabiliyorduk ve fikir tartışmalar ve beraber koro ve tiyatro gösterileri yapabiliyorduk.  Ama bunların tabii çok büyük bir evrim süreci var. 
 
KADIN GARDİYANLARIN ERKEK GARDİYANLARDAN FARKI YOKTU

-Kadın gardiyanlar tutsaklara karşı nasıldı? Erkek gardiyanlarla farkları var mıydı?
N.B: Biz eğer işkenceci olarak düşünüyorsak kadın gardiyanların da erkek gardiyanlardan farkı yok. Metris cezaevinde kadın polislerin bize alabildiğince işkence yaptıklarına tanık oldum. Çok dövdüler, eziyet ettiler. Bir erkek gardiyan ne yapıyorsa aynısını yaptılar. Aynı şekilde kadın gardiyanlar da . Hatta şubelerde bile kadın işkenceciler var.Cins fark etmiyor kadının duyarlılığı orada işlemiyor. Mesleği onun o işkenceci o.Mesela Adana cezaevinde Emine Talaylı diye bir kadın gardiyan vardı erkek gardiyanlarla birlikte bize falaka çekiyordu.Cop salıyordu. Yapmak istemeyen kadın gardiyanlar da vardı mesela. Onlar mesleğinden olma pahasına yapamayız diyorlardı. O en kötü dönemlerde bile, böyle kadın gardiyanlar da vardı. Biz gardiyanları zaten kadın- erkek diye ayırmıyoruz işkenceci mi? İdeolojisi olarak faşist mi? Yoksa işinde gücünde kendi halinde insanlar mı? Bunlar arasında çok fark var. Ve bizim tavrımız da işkencecilere oluyordu zaten. Diğerlerine olmuyordu. Bunun kesin bir kalıbı yok. Erkek görevliler girdiği anda her türlü sarkıntılığı da yapabiliyor. Bana da yapıldı tabii ki. Mesela ben kitapta savaş kıyafetlerinden söz ediyorum.Kapıyı açıp girdikleri zaman,kol kola girip direndiğimiz zaman çekip seni alıyorlar ve akla gelebilecek her şeyi yapmaya çalışıyorlar. Ama şimdi artık çok şey ayyuka çıktığı için o kadar rahat yapamıyorlar.

ÖLEBİLİRİM AMA ASLA TESLİM OLMAYACAĞIM !
 
-Siz  tek kişilik karanlık hücredeki kaldınız nasıl bir direniş sergilediniz ?
N.B: Hücreler çok yönlü bir savaş alanı. İdeolojik bombardıman ve psikolojik çöküntü içine girmen için öyle çok uğraşıyorlar ki, “ama”larla başlayan hiçbir bahaneye sığınmadan yaşamak, diz çökmeden onurunla yaşamak için her açıdan direnmek gerekiyor. Her türlü örgütlenmemizi ortadan kaldırmak istiyorlardı.Yani biz örgütlü bir direniş göstermezsek yeniliriz.Bu herkes için geçerlidir.Hücre tipi hapishaneler de bu anlamda bizim bir arada olmamızın yaratığı  gücü yok etmek amacıyla gündeme getirildi. Çünkü bize ne kadar engel koyduysalar da, ne kadar işkencelerden geçirdiyseler de her zaman örgütlülüğü yaratmayı başardık. Metris cezaevinde mors alfabesini kullandık, duvardan duvara nasıl direneceğimizin mesajlarını aktarıyorduk. Bedenlerimizi açlığa yatırarak direndik. 19 Aralık katliamından sonra hücre tipi hapishanelere  geçiş yapıldığında ise kağıtları top haline getirerek mesajlaşıyorduk. Yani biz örgütlenme araçlarımızı yoktan var ettik. Adana cezaevi teslim alınmış bir cezaevi olduğu için tek tek direnişlerde bulunanları daha kolay alıyorlardı. İstiklal marşı bir pazartesi bir de Cuma günü söyletiliyordu ve koğuştaki herkes havalandırmaya çıkarken ben ve 5 arkadaşım bu törene çıkmayı reddettik. İlk hücre cezası öyle başladı. Askerler, gardiyanlar gelip hücreye götürdüler. Kapı altı Hücreleri dediğimiz bu hücrelerde  hiçbir şey yoktu.  Ne yatak, ne battaniye, ne başka bir şey.Hatta üzerindeki kıyafetleri de alıyorlardı. Karanlık, izbe, tavanından ve duvarlarından su sızacak kadar rutubetliydi. Tavanından çok silik bir ışık yayan ampul sarkardı. Kibrit yaksan yanmazdı öyle nemliydi. Kışın üşürdüm. İhtiyacını giderebileceğin hiçbir şey yok. Sadece bir delik pislik içersinde. Sadece yemek veriyorlar sabah, öğlen. Mektup yok, görüş yok, gazete yok. 15 gün boyunca kedi büyüklüğünde lağım fareleri  içinde betonda uyudum. Gerçek anlamda bir tabut.  15 gün, 15 gün derken tam 1.5 yıl o hücrelerde geçti. Açlık grevi başlattım 25 gün sürdü. Hastaneye kaldırıldım . Bir de o dönem eğer 15 günlük hücre cezası almışsan infazını yakıyorlardı. Mesela 18 yıl yemişsen ve 8 yıl yatacaksan 18 yılın tümünü yatıyordun. Ama kesin olarak bildiğim bir şey var ki ne beton zemin,rutubet,faresi sümüklü böceği,ne açlık ne pislik gözümde görünmedi.Rahat olan yüreğimdi,beynimdi.

- Siz 19 Aralık katliamını  Gebze cezaevindeydiniz. Orada nasıl yaşandı ?
N.B: Arkadaşlarımız nöbetteydi. Daha öncede belirttiğim gibi o saldırı geldiğinde nasıl barikat kuracağımızı biliyorduk.Herkesin yeri belliydi,herkes görevini biliyordu ve her gece nöbet tutuluyordu. 18’i 19 ‘a bağlayan gece çok tuhaf bir sessizlik vardı. Gardiyanlar çekilmişti. Saldırı ben geliyorum diyordu. Kadın nöbetçi arkadaşımız ne oluyor diye bakmaya gitti, gardiyan odası  bomboştu. Saat sabahın 05.00’inde çatıda bizim koğuşun karşısına yaklaşık 30-40 asker mevzilendi ve silahlarını bizim camımıza doğrulttular. Elektrikleri saat 09.00’da kestiler ki biz televizyondan Bayrampaşa cezaevine yapılan müdahaleyi izlemeyelim diye. Önce erkek koğuşuna saldırdılar.Koğuşlara açılan ana koridorda bizim nöbetçi erkek arkadaşlarımız vardı. Orayı tarayarak girmişler. Gebze’den ölü çıkmadı deniliyor hep ama bu büyük bir tesadüf. Çünkü nöbetçi arkadaşları öldürmek amacıyla geldikleri belliydi.Saatlerce bomba sesleri, silah sesleri geldi erkek koğuşlarından. Saat 19.00 gibi  ikinci katta bulunan bizim koğuşumuza daldılar.Bizi döverek, tekmeleyerek merdivenlerden yuvarlayarak aşağı indirdiler. Havalandırmaya üst üste attılar. Biz de yediğimiz yoğun gaza aldırmadan ‘’ Kahrolsun faşizm yaşasın mücadelemiz’’, ‘’İnsanlık onuru işkenceyi yenecek’’ sloganlarını atmaya devam ediyorduk. Daha sonra kafaları gaz maskeli, asker kıyafetleri giydirilmiş kadın gardiyanları getirdiler.Bir kadın gardiyan tek tek gösterdi ölüm oruçlularını. Kollarımızı, bedenlerimizi coplayarak onları bizim aramızdan aldılar.Daha sonra erkek arkadaşları başka cezaevlerine zorla sevk ederken bizi operasyondan sonra yıkıntılar arasında kalmış cezaevinde tuttular.
 
AKP 12 EYLÜL YASALARINI UYGULUYOR !

-  12 Eylül darbesinden beri 31 yıl geçti. O günden bu yana iktidara gelen  hükümetler cezaevleri konusunda herhangi bir değişiklik yaptılar mı? 
N.B: Hükümetler değişebilir ama zihniyet hiç değişmiyor. Gelen her hükümet aslında yüzünü en iyi cezaevinde gösteriyor. Nasıl ki CHP döneminde dışarıda katliamlar olduysa, içerde de benzer şeyler oldu. Mesela Ulucanlar katliamı Ecevit döneminde oldu .19 Aralık katliamı Ecevit döneminde oldu, hep sanki kendi rolleri yokmuş gibi sanki olan bitenler birkaç kötü adamın yüzünden olmuş gibi göstermeye çalışıyorlar bilinç bulandırıyorlar, kitleleri kandırmaya çalışıyorlar. Ama bu her zaman bir devlet politikasıdır. İster sol, ister gerici faşist olan bir hükümet gelsin.Hükümet sadece burjuvazinin görünen yüzüdür.Dolayısıyla politikalar solcusu veya sağcısıyla değişmiyor. Hükümet değişiklikleri burjuvazinin o gün ki ihtiyacına göre şekillendiği için, bir şey değişmiyor. AKP iktidarı döneminde de değişen bir şey yok. Aynı uygulamalar AKP döneminde de sürüyor.Az gibi görünüyor, yapılmıyormuş gibi görünüyor ancak tecrit, işkence, infaz yakma olayları, yasaklar  tüm hızıyla sürüyor.  AKP hükümeti 12 Eylül yasalarıyla hareket ediyor. Dolayısıyla uygulamada bir değişiklik yok. Parasız eğitim pankartı açtı veya taş attı veya bir yürüyüşe katıldığı için yüzlerce genç yargılanıyor ve tutuklanıyor.