Realiteye ulaşmak hayal kurmaktan geçer

|

Realiteye ulaşmak hayal kurmaktan geçer A Realiteye ulaşmak hayal kurmaktan geçer

OLGU KUNDAKÇI/BİRGÜN

Barış Atay, yaptığı işi seven bir oyuncu her şeyden önce. Oyunculuğun, taşıdığı isyanı en güzel gösterebileceği alan olduğunu düşünüyor. Umut etmenin gerçekliği dönüştürmedeki gücüne inanıyor. Neden umut etmek gerektiğini ise şöyle açıklıyor: “Güzel günler görmeye duyulan inanç bittiği anda siz de o çarkın içinde öğütülüp gitmiş, yitmiş bir adam oluyorsunuz.” Barış Atay’la şu an gösterimde olan ve ‘En İyi Film’ dahil dört dalda Altın Portakal ödülü alan son filmi ‘Güzel Günler Göreceğiz’ üzerine ve hayata dair konuştuk.

>>>> Oyunculuk kariyerinizden başlayalım. Biyoloji öğrenimi görürken son yılınızda hayatınızın seyrini değiştirecek bir kararla okulu bırakıp Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü’ne giriyorsunuz. Nasıl oldu tiyatroyla tanışmanız?
On yaşındayken bir sanat evinin tiyatro bölümüne yazıldım ve on yedi yaşıma kadar orada devam ettim. Ailem üniversiteyi konservatuarda okumamı bekliyordu o dönem. Ancak o ara tiyatro hocamla kavga ettim ve o dönemin getirdiği delikanlılıkla da belki tiyatro okumaktan vazgeçtim. Sonra biyoloji bölümüne girdim. Dört sene bir savrulma dönemi oldu. Baktım ki okul bitmeyecek, son sınıfta konservatuarda okumaya karar verdim. Yaş probleminden dolayı devlet konservatuarına giremiyordum. Yeditepe Üniversitesi’nin bursunu kazanınca orada oyunculuk okumaya başladım. Şimdi de Kadir Has Üniversitesi’nde Sinema ve Televizyon Bölümünde yüksek lisans yapıyorum.

>>>> Oyunculuğa profesyonel anlamda başlamanız nasıl oldu?
Profesyonel olma süreci öğrenciyken başladı. O zamanlar aileye mümkün olduğu kadar yük olmamak adına oyunculuk yaparak para kazanmaya başladım. Öğrenciyken profesyonel bir oyunda yer aldım, Gorki’nin ‘Ekmek İşçileri’ romanını tiyatroya uyarladıkları oyunda. Onun devamı geldi sonra; diziler, sinema filmi, tiyatro çalışmaları derken ders verme süreci başladı. Konservatuarı bitirince iyice profesyonel olduk.

BİLİNMEZLİK HER ZAMAN İÇİNDE UMUT BARINDIRIR
>>>> En son oynadığınız film, ‘Güzel Günler Göreceğiz’ şu an gösterimde. Film, namus cinayeti, göç sorunu, geçim kaygısı, umut tacirliği gibi toplumsal sorunların içinde, beş karakterin kesişen öyküsünü konu alıyor. Karakterlerin kesiştiği nokta ise hepsinin başka bir hayata duyduğu özlem… Umut veren bir yanı var filmin, ama sorunların içinde kısılmışlık duygusu daha yoğun sanki... Siz ne düşünüyorsunuz?

Bir umut olması için aslında bir trajedi olması gerekiyor ne yazık ki. Filmin yönetmeni Hasan Tolga Pulat’ın dediği gibi, bu aslında yarına dair bir film… Biz bugünü anlatmıyoruz, yarın olacakları görmek istiyoruz filmde. O yüzden “güzel günler göreceğiz” diyoruz. Filmde en önemli nokta bu... Biz filmde bir namus cinayeti, bir hayat kadını portresi ya da bir kötü polis profili çizmekten öte birbiriyle kesişecek hayatlar içinde her kesimden insan olabileceğini göstermeye çalıştık. Yaşadığımız ülkede her kesimde belirli sorunlar var. Kendilerini bir noktada göremeyen insanların, çizdikleri hedeflerden uzaklaşma durumları var. Hayat içinde savrulma durumları var. Ve bu insanlar fark etmeseler bile birbirlerinin hayatları içinden geçiyorlar, birbirlerini etkiliyorlar. Gerçekten bilmek istemez miydin verdiğin kararın belki hiç tanımadığın bir insanı nasıl etkileyeceğini? İşte bu rastlantısallık üzerine kurulan olay örgüsü içinde umut doğuyor. Herkesin bir umudu vardır sonuçta. Ve o umutlar içinde yaptığımız her hareket bizim hayatımızın gidişatının nasıl olacağını belirliyor. Ben ana nokta olarak bunu görüyorum filmde.

>>>> Tüm karakterlerde bir terk etme, yaşadığı hayatı bırakıp bambaşka bir hayat kurma arzusu var. Hepsi mutluluğunu başka bir coğrafyada kurguluyor. Belki buna zorlanıyor, belki sorunlarla bu şekilde başa çıkmaya çalışıyor… Siz ne dersiniz?
Yeni bir umut, yeni bir hayat kurgulamak illa başka bir coğrafyada olmak zorunda değil. Başka coğrafya dediğiniz şey öbür sokak da olabilir. Belki bir adım öteye gitsen senin hayatında çok daha umut dolu, yeni bir alan yeşerecek ve onun içinde yaşamaya başlayacaksın. Karakterler de onun umudunu kuruyor, çünkü bilinmezlik her zaman içinde umut barındırır. Başka hayat kurma arzuları, kendi tercihleri de olabilir, dış sebeplerden ötürü de olabilir Ancak işin içinde acı var. Ve hepsi, o yaşadığı acıları bir kenara bırakıp yepyeni bir hayata koşmak istiyor. Başka bir açıdan bakınca bu çok cesur bir karar aslında. İnsanın o alıştığı hayattan kopması, o hayat acı veriyor olsa da zor olur çünkü. Sürekli o acıyı çekme nedeni de o alışkanlık duygusudur zaten. O alışkanlık duygusuyla, o acının, o sefaletin, o zorluğun içinde yaşamaya devam ediyorsun; çünkü umut ettiğin şeyi yapmak için cesaret bulamıyorsun. İşte filmdeki karakterler o açıdan bakınca çok cesur karakterler, çünkü hepsi umut ederek, her şeyin iyi olacağına inanarak yeni bir hayat kurmaya çalışıyor.

>>>> Filmde Ali karakterini canlandırıyorsunuz. Ali sizce nasıl bir karakter? Ortak yönleriniz olduğunu düşünüyor musunuz?
Ben bir oyuncu olarak oynadığım bütün karakterlerde kendimden bir parça olmasını seviyorum. Çünkü bir yaratım sürecinde ister istemez Barış Atay da olayın içine müdahil oluyor. Ama bir yandan da karakterin sizden farklı olması gerekiyor; çünkü oynuyorsun. Belki oyunculuğun en zor tarafı da budur, kendinizle karakteri ayırt etmek zorundasınız. Ali benim aksine çok içine kapanık bir adam. Hayatı boyunca kendi istediği şeyleri yapmamış, hayatına hep başkalarının istediklerini yaparak yön vermiş. Hayatında ilk defa kendi vereceği bir kararın peşinden koşturuyor. Ama ne yazık ki geçmişte yaptığı hatalarla benzer bir şey yapmak zorunda o hayata yelken açmak için. Bu çok büyük bir ikilem… Ama o kadar inanıyor ki kendine, o kadar naif bir tarafı var ki, o kadar umut ediyor ki bunu yapmaktan da geri durmuyor. Bence Ali’nin en önemli tarafı budur filmin içinde. Ben onun serinkanlılığını, sessizliğini seviyorum. Ne olacak duygusu Ali’de biraz daha net ortaya çıkıyor; çünkü çok kapalı bir kutu. O girift karakterden sona kadar ne olacağını bilemediğimiz şeyi görmek bir oyuncu olarak beni en çok heyecanlandıran şeydi açıkçası.

BÜTÜN TEPKİLER BİREYSEL BAŞLAR, SONRA KİTLESELLİĞE DÖNÜŞÜR
 
>>> Oyunculuk kariyerinizde bundan sonra gerçekleştirmek istediğiniz projeleriniz neler?
Çok önemli bir proje var önümüzde. Bir tiyatro açtık ‘Emek Sahnesi’ diye. Emek Sineması’nın yıkılması gündemdeyken, buna tepki gösterirken, o konuda toplumsal bir muhalefet oluştururken tiyatromuzun ismini ‘Emek Sahnesi’ koymak istedik; çünkü yaptığımız işin en başta bir emek işi olduğuna inanıyoruz. Ben, sınıf arkadaşım Pınar Yıldırım, Caner Erdem ve öğrencilerimizle beraber böyle bir oluşuma girdik. Tiyatro, bazı çevrelerce bitirilmeye çalışılırken biz yeni bir soluk olması gerektiğine inanarak hareket ediyoruz. ‘Öteki’ adlı oyunla açılışı yapıyoruz. İkinci olarak önümüzde ben ve Caner’in beraber yazdığı bir sinema filmi projesi var. Freud’un şiddete bakış açısından yola çıkan, toplumsal şiddet üzerine bir film olacak. Türkiye’de özellikle Beyoğlu’nu mesken edinmiş bir şiddet panoraması üzerine kurulmuş bir film diyebiliriz. Şiddet dediğiniz kişisel bir eylem gibi görünür ama toplumun etkisi nedir? Şiddet ehlileştirilebilir bir şey midir? Toplum hangi noktalarda şiddeti meşrulaştırır, hangi noktalarda onu suç sayar? Bu soruları soruyor olacağız filmde. Haziran ortasında çekimlere başlayacağımızı umuyoruz.

>>>> Son olarak, Türkiye’de her kesimde belirli sorunlar var demiştiniz söyleşi esnasında. Siz güzel günler göreceğimize inanıyor musunuz?
Ben umutlu bir adamımdır. Hayalperestim ama realiteye ulaşmanın hayal kurmaktan geçtiğine inanıyorum. Ütopik bir dünya hayalim yok, yere basan hayaller kuruyorum aslında. Şimdiki tabloya baktığımız zaman çok güzel günler görmediğimiz malumunuz. Ancak umut etmek gerekiyor, çünkü güzel günler görmeye duyulan inanç bittiği anda siz de o çarkın içinde öğütülüp gitmiş, yitmiş bir insan oluyorsunuz. Ben böyle bir adam olmaya her zaman karşı çıktım. Çünkü umudum olmadan yaptığım işin, hayatın, hiçbir şeyin anlamı yok. O inanç olmadan, sorunlara karşı bireysel tepkiler geliştirmeden kitlesel bir hareket de hiçbir zaman oluşmayacaktır. Bütün tepkiler bireysel başlar, sonra kitleselliğe dönüşür çünkü. O nedenle ben, hayatımda yaptığım bütün işleri -bunun en önemli tarafı oyunculuktur- kendi inandığım doğruların çerçevesinde yapmaya çalıştım. Bunun nasıl algılandığı ve var olan sistemin beni nasıl yönlendirdiği açıkçası çok umurumda olmadı. Bence belki de sanatla ilgileniyorken işin en önemli kısmı orada. İçimdeki isyanı, taşıdığım umudu en güzel gösterebileceğim noktanın yaptığım iş olduğunu düşünüyorum. Sadece oyuncular için değil, toplumun her kesimi için böyle aslında. O zaman dediğimiz noktaya geleceğiz. Çok daha büyük kitlelerin, çok daha doğru bakış açılarıyla kendi inandıklarını başka insanlara anlatabildiği ve bunun karşılığını alabildiği günler göreceğiz o zaman. Benim umudum tam da bu noktada başlıyor ve oraya doğru gideceğimize yürekten inanıyorum.

Oyuncuların sigortalı olma hakkının verilmesi gerekiyor

>>>> Sizi ekran karşısında da izliyoruz. Dizi sektöründe çalışan oyuncuların çalışma koşullarının ağırlığı pek çok kez gündeme geldi. Oyuncular Sendikası da bu alanda mücadele veriyor.  Siz neler söylersiniz oyuncuların çalışma koşullarıyla ilgili?
Oyuncularınki çok düzensiz bir çalışma sistemi. Bu genellikle dünyanın her yerinde böyledir, ama bazı ülkelerde sendikal mücadele çok doğru bir noktaya taşındığı için oyuncuların hakları da belirgin bir şekilde belirtilmiştir. Örneğin sekiz saat çalışma, mesaiye kalınacaksa mesai ücreti ödenmesi gibi… Türkiye’de çoğu meslek grubunda olduğu gibi oyunculukta da böyle bir şey yok. Oyunculuğun en büyük zorluğu hem zihinsel, hem de fiziksel işe dayanması. Bu iş sabahın köründen başlayıp bir sonraki sabaha kadar sürebiliyor. Ve bu konuda hiçbir yaptırım da yok. Öncelikle, oyuncular sigortalı çalışmıyor. Sigortalı çalışmadığınız için bir sosyal güvenceniz de yok doğal olarak. Üstelik bir yere bağlı olarak çalışmanıza rağmen bir iş yeri sahibi gibi değerlendirilerek gelir vergisi ödüyorsunuz. O nedenle, oyuncuların sigortalı olma hakkının verilmesi gerekiyor.

İkinci olarak şöyle bir gerçek de var. Oyuncular iki gruba ayrılıyor. Bir yanda çok popüler olan, ‘star’ dediğimiz oyuncular var. Bir de alt kadroda gördüğümüz, karakter oyuncuları dediğimiz, yardımcı oyuncular var. Popüler oyuncular mevkilerinin getirisi olarak çalışma koşulları konusunda etkili olabiliyorlar. Ancak çok cüzi rakamlara, ağır koşullarda çalışan oyuncular da mevcut. Biz, Oyuncular Sendikası olarak tüm bu sorunlara karşı mücadele veriyoruz. Oyuncuların sigortalanması, çalışma saatlerinin düzenlenmesi, çalışma ortamının iyileştirilmesi gibi konularda gerçekten çok iyi niyetli ve ısrarlı bir çalışma var sendikada.