Söz, unutuşu geciktirir, yaşanılanları zamanın elinden kurtarır

|

 Söz, unutuşu geciktirir, yaşanılanları zamanın elinden kurtarır A  Söz, unutuşu geciktirir, yaşanılanları zamanın elinden kurtarır

İLKNUR DELİCE

Didem Gülçin Erdem, 2009 Memet Fuat Genç Şiir Ödülü’nü alan ilk kitabı ‘Perdesiz’; özgün dizeleri, incelikli duygusallığı ve imge dünyasının yoğunluğu, bir başkalığı ile bize kendini gösterdi ilk olarak. Bu kitabın ardından Mart 2012’de Everest Yayınları’ndan çıkan ‘Olmayanım İçinizde’ ile içimizde, dışımızda, yanımızda durduğunu ve olduğunu söyleyen, “kirpiklerim aralıktı bir köy kurulacağı zaman/ ben evler bitsin diye bekledim bitti bakmışım gökyüzü” diyen şair Didem Gülçin Erdem ile yeni kitabını ve bu kitabın çıktığı zamanı konuştuk.

>>>> ‘Olmayanım İçinizde’ adlı kitabının ilk bölümü olan ‘ayin: el avlusu’nda sözün ötekileştirilmişlere… Ele aldığın etnik kimliklere ya da toplumlara dair tarihin ve mitlerin yoğunca kullanıldığı ve politik bir sesle vücuda gelmiş dizeler öne çıkıyor. İkinci bölüm olan ‘onların geçip gittiğidir’ de ilk kitabında söylediklerine devam eder gibi, daha bireysel. Bunlara binaen ‘Olmayanım İçinizde’nin ortaya çıkma evresine dair ne söyleyebilirsin?

Böylesi bir coğrafyada sıraladıklarının söze dâhiliyeti rastlantısal değil aslını istersen. Vicdanımla baktığım yerden başkaca bir şey göremiyorum çünkü bugün. Sözün kendiliğindenliği dahi eziliyor bu yükün altında. Söz, sözüm, bugün başka yere varmak istiyor. ‘Kendin gibi olmayandan’, ‘başkasından’, ‘ötekinden’ duyulan korku bugün egemenliğin yapı taşları arasında. Korku uzaklaştırıyor. Aradaki teması ve dolayısıyla da anlamanın vaat ettiği huzuru ortadan kaldırıyor. Nefret söylemini ve linç kültürünü besliyor dahası. Sözüm ‘öteki’ yaftasına maruz kalanlara, bırakılanlara değil aslını istersen. Çünkü bu buyurgan tavır hem söylemin kendisini besler, hem de beni, şiirimi durumun, yani bu ‘ötekileştirme’ hâlinin kabulüne götürür. Ben yalnızca, kendilerinin ağzından onları demeyi denedim. Ne ölçüde başarabildim bunu bilemiyorum ama niyetim buydu. Bölüm başlığının ‘ayin: el avlusu’ şeklinde olması, o avluları anlatma, anlatırken de anlama, yakın durma telaş ve heyecanından ileri geliyor. O avlulara da apolitik bir zeminden bakmam sanıyorum olanaksızdı. Yaptığım, kimlik siyaseti üzerinden bir yere varmak değil, aksine; bu tip bir söylemin de varacağı yerin aynı olduğu, kin ve nefret söylemini besleyeceği düşüncesindeyim.

>>>> Çerkezler, Aleviler, Romanlar, Ermeniler gibi hep yaftalanmaya maruz kalmış topluluklar, dizelerin onlara adanmış, sen onlarlasın. Bazen Çerkez bazen Ermeni’sin. Yazdıkların bağlamında dönüp bakınca duygularında ve düşüncelerinde, bu topraklarda yaşanılanlara dair kendini nasıl bir yerde konumlandırıyorsun? Şiirin bu meseleye nereden bakıyor?

Karl Jaspers’in, “Unutmak ihanettir” sözünü aralıksız tekrar etmek durumunda olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Zulmün ve kıyımın kol gezdiği bu topraklarda, ‘vicdan’ sözcüğüne, bu sözcüğün yüklendiklerine belki de her zamankinden çok ihtiyacımız olduğu düşüncesindeyim. Söz, unutuşu geciktirir, yaşanılanları zamanın elinden kurtarır. Hiçbir yükün altına girmese de böylesi bir yük ve sorumluluk bile, sözü muhalif bir zemine taşır. Bugün, böylesi bir dönemde, içerisinde bulunduğumuz ana indirgenen gerçeklik algısına, yeni gerçeklik kurucularının oyunlarına karşı şiirle direnmek, kendiliğinden muhalif bir tavra işaret eder zaten. Benim de şiir yazan ve yaşananlara şahit kalmayı kabul edemeyip, ortak olmak derdinde olan biri olarak bu coğrafyanın dününde, bugününde yaşananlara tepkisiz kalmam olanaklı değil.

‘ŞİİRİN AYAK DİREMESİ BİR DİRENİŞ BİÇİMİ’

>>>> Sartre der ki, “İnsanoğlu özgürlüğe yazgılıdır; çünkü bir kere dünyaya atıldıktan sonra yaptığı her şeyden sorumludur”. Senin dizelerinde bu türden bir ‘sorumluluk’ gizli sanki… Bu konuda ne söyleyebilirsin?

Az önce de belirttiğim gibi, dayatma bir sorumluluk bilinci, sözün oradan söylenmiş şekli rahatsız ediyor beni. Bugün bunca hızlı geçişin, iç içeliğin, tüketim ideolojisinin karşısında şiirin ayak diremesi bir direniş biçimi zaten. Sözün kıymetinin bunca azaldığı bir çağda söz söylüyor olmanın kendisi bir sorumluluğun altına sokuyor sizi ister istemez. Karşı cepheyi örgütlediğiniz anlamına geliyor bu. Bugün küresel kapitalizmin aynılaştırıcı egemen yaşantı biçiminin gediklerinden içeri şiirle sızmaya çalışmak başlı başına bir mesele zaten.

>>>> Yalnızlığın belki de artık seçim olmaktan çıktığı bu evrene söyleyecek çok şeyin var gibi, hatta söylüyorsun da: 'Kendime kararan sırtım kimseye dönmediğimden’. Sence yalnız olma hali bu devirde bir dayatma mıdır?

Bir arada olma durumunun kendiliğinden güce işaret eden bir tavrı var. Sistemin, bireyin inşasında kullandığı gösterişli malzemelerin tümü, insanın bir başka insana gereksinmesini ortadan kaldırmak amacı taşıyor. Bu sayede sistemin sürekliliği için ciddi bir tehlike oluşturan kolektivizm, lügatlerimizden kaşla göz arasında çıkartılmış oluyor. İzleniliyor, takip ediliyor olmanın verdiği tatminkâr duygu, bu çağın insanına yeterli geliyor. Kendisine ‘daha’nın, ‘daha çok’un önünü açacağına inandırıldığı sistemde, köşesinde oturup, bugünkü yeşil söylemle ‘hikmetli mucizeleri’ beklemekten başkaca bir şey düşmüyor insanın payına.  Bu yüzden, iri bir laf da olsa söylemeden edemeyeceğim: Şiir bugün, bir elinin olduğunu anımsatmalı öncelikle insana. O elin yalnızca soğuk, buz gibi metal yığınlarına ulaşmak için olmadığını da. Dahası, o elin zaman zaman bir yumruk biçimini almış haliyle gökyüzüne doğru uzanırken de çok işe yarayabileceğine…

‘DUYUMSAMANIN ÖN KOŞULU DURMAK’

>>>> “Çağdaş siyasi toplum, insanları mutsuzluğa düşürme makinesidir” der Camus. Ben şiirlerinden de yola çıkarak çağdaş siyasi topluma dair bir eleştiri sezinler gibiyim… Ve buna dayanarak insanın insana dair duyarsızlaşmasının doğurduklarını nasıl değerlendiriyorsun?

Kapitalizmin farklılaştırma, biricik kılma vaadiyle bugünün öznesine, bireyin kendisine sundukları, bu çağ insanı için vazgeçilmez şeyler. Ama bu farklılaştırma vaadinin altında, aynılaşmış, tüm kıvrımlarından ve hatlarından sıyrılmış bir düşünce modeli yatıyor. Mutsuzluklarımızın ezberi tam da burada tamamlanıyor işte. Öyle korkunç bir hızla karşı karşıyayız ki, yan yana ve iç içe görüyoruz her şeyi. Duyumsamanın ön koşulu durmak. Ama bu çağda durmaktan, hızı azaltmaktan daha büyük bir hata yok yapabileceğimiz. Başınızı çevirip iki adım uzağınızda olup bitene bakmak için bile durmak fena. Oraya bakmadıkça, gözümüzü işaret edilenden ayırmadıkça mesele edineceğimiz bir şey de kalmıyormuş gibi geliyor haliyle. Şükrü Erbaş’ın anımsamadan edemeyeceğim bir kitabının ismidir: ‘İnsanın acısını insan alır.’ Canımızda duyamıyoruz ki hiçbir acıyı, bir başkasınınkini bölüşelim.

>>>> Sen cesur bir kadın şairsin. Dizelerinde de bu cesurluğu açıkça dile getiriyorsun… ‘bütün resimlerde çok yavaş esmerliği kadının/ıslaksa kıyıya bağlanmış halat kadar/meşe ağacını bilir diyorsunuz bu kadın/tutup su kalmak hemen önünde/susması idare lambası gibi/belki altında çok durmalardan’ diyorsun ‘Çinko’da. Kadınlara, kadın olmaya ve onlara sunulanlara dair ne söyleyebilirsin? Türkiye’de kadın meselesinin durduğu yere ve buna nazaran aldığı yola nasıl bakıyorsun?

‘Cesur’ kısmını seve seve kabul ederim tespitinin belki ama ‘kadın’ ve ‘şair’ olmamdan ileri gelen, hatta ikisinin yan yanalığından doğan bir cesareti kabul etmem zor. Bu ifade, tersinin geçerliliğine ikna edecektir çünkü. Yani, kadınsanız ve de şairseniz bu cesaret, kumaş fazlası gibi…

Kadın sorununu, sömürü ilişkilerinin belirlediği genel toplumsal sorundan, sınıflı toplum düzeninin doğurduğu çarpık toplumsal ilişkilerden bağımsız görmem olanaklı değil. Dolayısıyla, kadın mücadelesinin burjuva düzenine karşı başlatılan mücadeleyle kesişmesi gerektiği inancındayım.

Bir kez daha düşen dava değil, iktidarın maskesidir

>>>> On dokuz yıl önce otuz üç kişinin yakılarak katledildiği Sivas olaylarıyla ilgili dava 13 Mart’ta zamanaşımı nedeniyle düştü. Bu katliamın sebebi belli, elbette işleyeni de… Siz de bu toprakların bir şairi olarak, bu süreçte yaşanılanları nasıl yorumluyorsunuz?

Madımak’ta yanarak can veren şairlerden Behçet Aysan’ın kızı, şair Eren Aysan’ın davanın zamanaşımına ilişkin yaptığı konuşmada söylediği sözler kulaklarımdan gitmiyor: “Hukukun zamanaşımı var, acının zamanaşımı yok.” Sanıyorum burada söylenecek söz kalmıyor geriye. Katliamın müsebbibinin nasıl bir zihniyet olduğu ortada. Zamanaşımına uğrayanın, böylesi önemli bir dava değil de, insanlığın kendisi olduğu da ortada. Bu bir insanlık suçudur. Unutturmaya, yok saymaya kimsenin gücü yetmez. Behçet Aysan’ı anımsayarak onun bir dizesiyle sürdüreyim: ‘bilirim yarın diye bir şey var.’ Dava düşmemiştir. Bir kez daha düşen, iktidarın maskesidir.

‘kıyıyı sizden önce hayır! diye bilirdim
 bu da benim bozkır alışkanlığım

 oralarda durulmayacak

 bir dağa bakarsanız içinizden dolanırım
 eve varmak gibi dururum yüzünüzde
 anneniz olurum oda ışığı yeterse

 kendimi saymaya geriden başlarım

 bir dağa bakarsanız kıyınız kadar güzel
 olur muyum sahi’