LEVENT TÜZEL: Kürtlerin mağduriyet kavgası ile emeğin mücadelesi birleşmeli

|

LEVENT TÜZEL: Kürtlerin mağduriyet kavgası ile emeğin mücadelesi birleşmeli A LEVENT TÜZEL: Kürtlerin mağduriyet kavgası ile emeğin mücadelesi birleşmeli

YAŞAR AYDIN

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’ndan İstanbul milletvekili olarak Meclis’e giren Emek Partisi Eski Genel Başkanı Levent Tüzel işçilerin sorunlarını en çok gündeme taşıyan milletvekillerinden. Hey Tekstil işçilerinden TOGO direnişine, tersanelerdeki eylemlerden madenlerdeki grevlere kadar nerede bir eylem varsa Tüzel orada. İşçi sağlığı ve güvenliği sorunlarından işçi cinayetlerini kadar iktidarın ve de medyanın görmezden geldiği sorunları önergelerle Meclis’e taşıyan Tüzel, ülkenin dört bir yanından hakları gasp edilen işçileri sık sık TBMM’de konuk ediyor. Tüzel geçtiğimiz yıl boyunca, iş cinayetlerini, emek sömürüsünü hazırladığı soru önergeleriyle Meclis’e taşıyan milletvekili oldu. Tüzel geçtiğimiz yılın muhasebesini ve Kürt sorununda yaşanan gelişmeleri değerlendirdi.

»Siyasal hayatınız boyunca emek mücadelesinin içerisinde yer aldınız. Şimdi Blok milletvekili olarak Meclistesiniz. Bu durum çalışmalarınıza nasıl yansıyor?
Türkiye’de emek mücadelesi ve Kürt sorunu madalyonun iki ayrı yüzü gibi. Savaş ve Kürt sorununun Türkiye gündeminden çıkmaması Türkiye’de işçi hareketini örten, engelleyen, gözünü bağlayan bir olgu olarak görülebilir. Bu savaşın yarattığı mağduriyetle işçi hareketinin birleşmesi, sınıf kardeşliğinin bu temelden güçlendirmesi bize verilen önemli bir siyasal görev aynı zamanda. Kürt sorunu gündelik hayatta işçi hareketini bölen bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Ama doğru ele alındığında Türk işçisinin, emekçisinin bu meselede bir tutum sergilemesi o ölçüde çözücü ve ilerletici olacaktır. Benim ve Blok milletvekillerinin aynı zamanda böyle bir misyonu var diye düşünüyorum.

»Emek mücadelesi ve Kürt hareketi nasıl bir araya getirilebilir? Buna dair neler yapıyorsunuz?
Ben, Kürdün sorununu Kürde anlatmak yerine başka bir yolu seçtim. Sorunun çözümünü dair düşüncelerimizi batıya anlatmaya çalıştık. Emek mücadelesi ile Kürt sorununda verilen mücadelenin ayrı ayrı hatlardan gitmesi değil, bunların birbirinden güç alması, destek alması gerekir. Ortak düşmanı olana sermaye düzenine, onun gerici despotik uygulamalarına ve onun uluslararası dayanaklarına karşı güç birliği yapması gerekir. Hem parti olarak hem de Blok üyesi bir milletvekili olarak hep bunu işledik.
Kürt sorununda çözümsüzlük işçi emekçileri vuruyor, örgütlenmesine, direncine tersten vuruyor. Savaş bütçesi, olağanüstülük işçinin grevine, sendikal mücadelesine darbe vuruyor. Ezilen hakların özgürlük mücadelesi ile işçi-emekçi sınıfların mücadelesini ortak paydada eritmek halen en önemli görev olarak önümüzde durmaktadır.

»Emek mücadelesinde eksik kaldığınızı düşünüyor musunuz?
Eksik kaldığımı söyleyemem. Benim meclisteki pozisyonum bir “işçi emekçi temsilcisi” şeklinde özetlenebilir. Tek bir kanala girmedik. Savaş ortamı var diğer meselelere uğraşamayız” demedik. Çalışmalarımız sadece Meclisle de sınırlı kalmadı. Emekçinin sokaktaki, alanlardaki ayakları olmaya çalıştık. Biz şunu çok iyi biliyoruz ki; son dönemde yaşanan taşeronlaşma ve özelleştirmelerle birlikte çıkarılan yasalarla hakların budanması az önce konuştuğumuz savaş ortamından daha az önemli değildir. Siyasal, ekonomik ve yasal saldıralar toplumuz hayatını derinden etkileyen uygulamalar olarak karşımızda duruyor. Emek dünyasına kapsamlı bir saldırı var. Bunun etkileri de çok büyük.

»Önümüzde yerel ve genel seçimler var. HDK’nin bu döneme ilişkin çalışmalarını ve pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
HDK önemli görevler üstlendi. Önümüzdeki süreçte de seçimlerde öncesi ve sonrasında da bu görevlerini yerine getirmeye devam edecek. HDK olarak ezilen toplumsal kesimlerin taleplerinin siyasal düzlemde ifade edilmesi, bu siyasal taleplerin toplumsallaşması konusunda yoğun çaba harcıyor. HDK büyük bir cephe hareketi. Ama mevcut olanla yetinmeyen, birlikte olabileceğimiz, olmamız gereken diğer kesimlerle birleşmeyi ve büyümeyi hedefleyen bir hareket olmak istiyor. Halkın içinde bulunduğu seçeneksizliğine yanıt olmak durumundayız.

»Blok milletvekili olarak Barış sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İmralı görüşmeleri ve bunun ardından gelebilecek barış herkesin ortak beklentisi ve de dileği. Bugün mücadelenin geldiği aşama demokratik çözüm içim müzakere sürecidir. Kuşkusuz 14 Temmuz 2010 yılında görüşmeler niye kesildi, bu tarihten bu yana bin 500’e yakın vatandaşımız niye öldü bunlar hep konuşulabilir şeyler. Ama benzer uluslararası tecrübeler bize şunu gösteriyor ki bu başlayıp ertesi gün sonuç alacağınız bir süreç değil. Hele bunca şey yaşandıktan ve sorun uluslararası boyut kazandıktan sonra barış o kadar da kolay olmuyor. Barış için mücadele eden güçler olarak bu gerçeğin farkında olmalıyız.

»İktidar kanadı bu konuda ne kadar samimi?
Hepimiz biliyoruz AKP hükümeti “açılım” diyerek bu sürece başladığından bu yana silahlı hareketi tasfiye etme temelli yaklaşım gösterdi. İmralı’da görüşmeler başladığı bugünlerde bile görüşmeler bir silahsızlandırma girişimi olarak anlatılıyor. Bu da AKP Hükümet’ine ne kadar güvenebileceğimiz gösteriyor aslında. Bu durumun kendisi bize taraflara değil sürece güvenmek gerektiğini gösteriyor. Onda ısrar etmek ve halkın katıldığı bir müzakere süreci olarak inşa etmek gerekiyor. Barış sürecinin arkasında halklar durmalı. Halkların bu konuda bir tavrı da var. Paris suikastına ve ondan sonraki süreçlere bakıldığında her şeye rağmen halkların bir arada yaşama iradesi orta yerde duruyor. Biz bunu teşvik etmeliyiz, güçlendirmeliyiz.

»Görüşmelerde hassas noktalar neler?
İktidarlar politikasını sürekli yenmek üzerine kuruyor. Tabiri caiz ise ortada bir pazarlık var ve bu pazarlığı 'ucuza kapatma' isteği ile hareket ediyor. Ama bizim anladığımız, bildiğimiz bir şey var ki müzakere süreçlerinin bir kazananının bir de kaybedeninin olmaması. Tarafların hiçbiri böyle davranmamalı. Çok tarihi bir sorunumuzun çözümü için hareket ettiğimizi bilerek bu sorumluluk bilinci ile hareket etmeliyiz.

»AKP neden şimdi harekete geçti?
İçeride ve dışarıda hayat dayattı. Örneğin anadilde savunmayı düşünün. Tüm yargı kilitlenmişti. Adım atmak zorunda. AKP buna zorunlu ve süreci başlattı diye izleyici pozisyonuna geçmemiz gerekiyor. AKP buna mecbur kaldığı için başladı. İçeride ve dışarıda geldiğimiz nokta AKP için tam anlamıyla duvara çarpmadır. Bunun üst noktası Suriye politikası olmuştur. Halkın büyük bölümünün tüm uyarılarına rağmen bildiğini yaptı ve bu noktaya geldi. En son füzeler ve yeni NATO karargahları ile yeni Ortadoğu politikaları yeni bir boyuta ulaştı. Ortadoğu’da büyük güçler yeni ameliyatlara hazırlanıyor. Türkiye bu kanlı süreçte rol almaya çalışıyor. Bu AKP hükümetinin çapını, boyunu aşan bir konu. Buna rağmen bütün bir ülkeyi belirsiz ve karanlık bir sürece sürüklemekten çekinmiyorlar.

***
Türkiyeli devrimci, demokrat, sosyalist güçler her konuda aktif pozisyon almalı

»Emek güçleri sürece nasıl yaklaşmalı?
Hem içeride hem de bölgede savaşın sona ermesi için mücadele edeceğiz. İtiraz edince, hayır deyince büyük bir öfke duyuyorlar. Başbakan’ın dili ve uygulamaları hemen sertleşiyor. Ben bazen Başbakan’ı dinleyince İkinci Dünya Savaşı’nın faşist liderlerini dinlemiş hissine kapılıyorum. AKP Hükümeti’nin bizi bataklığa sürüklemesine karşı direnmeliyiz. Bunun için başta Kürt sorunun demokratik bir biçimde çözümü olmak üzere Türkiyeli devrimci, demokrat, sosyalist güçler her konuda aktif pozisyon almalıyız. Başaramazsak bugünden daha karanlık günler, parçalanmaya yönelik bir süreç bizi bekliyor.

***
“Savaşın yarattığı mağduriyetle işçi hareketinin birleşmesi, sınıf kardeşliğinin bu temelden güçlendirmesi bize verilen önemli bir siyasal görev. Kürt sorunu gündelik hayatta işçi hareketini bölen bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Türk işçisinin, emekçisinin bu meselede tutum sergilemesi çözücü ve ilerletici olacaktır”