NECATİ ABAY: 40 yıllık gazeteci mülteci kampından bildiriyor

|

NECATİ ABAY: 40 yıllık gazeteci mülteci kampından bildiriyor A NECATİ ABAY: 40 yıllık gazeteci mülteci kampından bildiriyor

İRFAN AKTAN

Bu haftaya “devletin imajını bozacak, Türk devletini sıkıntıya sokacak haberler” yaptıkları gerekçesiyle 32’si tutuklu 44 gazetecinin yargılanmasıyla başlıyoruz. “KCK basın davası” olarak bilinen yargılamada, Kürt basınında çalışan gazetecilerin yaptıkları haberler, haber kaynaklarıyla görüşmeleri veya notları suç delili olarak gösteriliyor. Dolayısıyla bugün sadece 44 kişi değil, gazetecilik faaliyetinin kendisi de yargılanıyor. 
Uluslararası gazeteci örgütlerinin raporları, Türkiye’nin tutuklu gazeteci sayısı bakımından dünya birincisi olduğunu ortaya koyuyor. Aslında bu örgütlerin Türkiye’deki tutuklu gazeteci sayısına bu kadar eğilmelerinin arkasında bir kişinin özel çabaları var: Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP) sözcüsü Necati Abay. 2004’te bir grup muhalif gazeteciyle kurduğu Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun verileri Başbakan Erdoğan’ın hışmına uğrarken, uluslararası gazetecilik örgütlerinin ilgisine mazhar oldu. “Karşı taraf” ise boş durmadı ve Abay, 2004’ten beri yargılandığı bir davada, delil olmadığı halde yasadışı örgüt yöneticiliği yaptığı “kanaatine” varılıp 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hikâyenin başını ve sonunu, Türkiye’deki basın özgürlüğü meselesini, Almanya’daki bir mülteci kampında bulunan Abay’dan dinleyelim…

»Bugün 32’si tutuklu 44 gazetecinin yargılandığı KCK basın davasının dokuzuncu duruşması yapılacak. Tahliyelerin olması Türkiye açısından nasıl bir sonuç doğurur?
KCK basın davası, Türkiye Cumhuriyeti’nde bir ilk toplu gazeteci davasıdır ve bu bakımdan tarihidir. Tüm dünyada infial yaratmıştır. Arkadaşlar serbest kalırlarsa, Türkiye 7 Mart 2011’den bu yana tutuklu gazeteci sayısındaki dünya birinciliğini bir anda devretmiş olacak ki, bu da hepimizi sevindirir. Bakın, bu dava gazetecilerden ziyade Kürt halkına karşı yürütülen bir davadır. Kürtlerin kendileriyle ilgili gerçek haber alma hakkını engellemeye çalışıyorlar. Ayrıca Türkiye’de basın özgürlüğünün turnusolu, Kürt ve sosyalist gazetecilerle dayanışma içinde olup olmadığınızdır. Tüm meslektaşlarıman bugün Silivri’de olması çağrısında bulunuyorum. Ne yazık ki ben duruşmaya katılamıyorum.

»Evet, tutuklu gazeteciler için mücadele ederken bir anda sizin de tutuklanma riski yüzünden Almanya’ya iltica ettiğinizi öğrendik. Ne oldu da Almanya’ya sığındınız?
Bugün benim sürgünde yaşamak zorunda kalmamın en büyük sebebi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dır.

»Nasıl yani?
Çünkü Erdoğan 7 Mart 2012’de, AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda sözcülüğünü yaptığım Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nu (TGDP) eleştiri bombardımanına tuttu. Hakkımda devam eden davanın aleyhimde ilerlemesinin bir sebebi olarak da bunu görüyorum.

»Ne demişti Erdoğan?
Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun, tutuklu gazetecilerle ilgili listesinin gerçeği ifade etmediğini, listedeki bazı isimlerin kaydının bile cezaevinde bulunmadığını söylemişti. Ama bu doğru değildi. Aynı gün, Adalet Bakanlığı’nın başdanışmanı Adnan Boynukara’yı aradım ve “Erdoğan’ın ‘sahtedir’ dediği isimleri bize iletir misiniz, eğer sahteyse, listemizden çıkaracağız” dedim. Boynukara bana altı kişilik listeyi gönderdi. Erdoğan’ın sahte olduğunu söylediği altı ismin cezaevinde olduğunu ortaya çıkardım ve kamuoyuyla bu bilgiyi paylaştım.

»Sizin davanız neydi?
Atılım Gazetesi’nde çalışırken 2003’ün Şubat ayında gözaltına alındığımda bir emniyet yetkilisi beni şu şekilde tehdit etmişti: “Atılım’da bombalama eylemlerini haber yapmaya devam edersen, seni her an tutuklatabiliriz ve bunun zamanına da biz karar veririz!” Bırakıldıktan sonra İHD’de basın toplantısı yapıp bu şekilde tehdit edildiğimi kamuoyuyla da paylaşmıştım. Aradan birkaç ay geçti, 13 Nisan 2003’te Kadıköy’deki evimi polis bastı. Evde hiçbir suç unsuruna rastlanmadı. Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğümde, “sen bombalama eylemlerinin koordinatörüsün” dediler. Ben de bunun çok ucuz bir senaryo olduğunu, bunun altında kalacaklarını polise söylemiştim. Dört gün sonra sorgu hâkimliği tarafından serbest bırakıldığımda “oh be, dört günde polis komplosunu boşa çıkardık” diye sevindim. Ama birkaç saat sonra beni tekrar gözaltına aldılar, tutuklayıp Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne koydular. İlk duruşmam altı ay sonra yapıldı. Duruşmada, “beni komplolarla değil, yazdığım yazılarla yargılayın” dedim ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım. O zaman gene sevinip “oh be, altı ay sonra da olsa komplo açığa çıktı” demiştim. Ama yanılmışım. Yargılanmam dokuz yıl sürdü. Aleyhimde hiçbir delil yoktu. “Kanıt yok ama kanaatten” 4 Mayıs 2011’de İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, bana 18 yıl 9 ay hapis cezası verdi.

»Yargıtay nasıl bir karar verdi?
Mahkeme gerekçeli kararda dosya kapsamında işlenen eylemlerle irtibatımın saptanamadığı belirtilmiş. Yargıtay’a başvurduk. Dava temyiz aşamasındayken Tayyip Erdoğan 7 Mart 2012 tarihinde bizi hedef gösterdi. 15 Ekim 2012’de Yargıtay kararını açıkladı. Karar görünürde lehimeydi. Çünkü 18 yıl 9 ay cezayı fazla bulan Yargıtay, örgüt üyeliğinden 10 ila 15 yıl arasında ceza almam gerektiğini söyleyerek dosyayı bozmuştu. Yani devlet bana 10 ila 15 yıl arasında mı yoksa 18 yıl 9 ay mı ceza verelim tartışması yapıyor!

»Şu anda İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olan Sedat Selim Ay’ı, işkenceci olduğu gerekçesiyle mahkûm ettirenlerden biri olduğunuz doğru mu?
Evet, bu doğru. Devletin bu işkence davasında eksik soruşturma yaptığı gerekçesiyle ve işkencecilerin zamanaşımıyla tutuklanmaması sebebiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açmıştım. AİHM, Türkiye’yi bu işkence davasından 6 Nisan 2010’da mahkûm etti. Dolayısıyla şu an benim hakkımda olumsuz yargı kararının çıkmasında bu işkence davasının da etkili olduğunu düşünüyorum.

»Bu işkence davasıyla sizin ne ilginiz vardı?
Ben 1997’de gözaltına alındığımda ağır işkencelere maruz kalmıştım. O tarihte Sedat Selim Ay ve Bayram Kartal’ın da aralarında bulunduğu polisler tarafından sorgulanmış, Filistin askısına asılmış, hayaları burulmuş bir işkence mağduruyum.

»Peki, neden o zamanlar değil de şimdi başka bir ülkeye sığınma yoluna başvurdunuz?
12 Eylül cuntası döneminde bile bunu düşünmemiştim. Ama 57 yaşındayım. Bu yaştan sonra 15 veya 18 yıl tutuklu kalmam demek, benim ölümün cezaevinden çıkması demektir. Rosa Lüxemburg Vakfı beni 10 ayrı şehirde düzenlenen paneller için 1 Mayıs 2012 tarihinde Almanya’ya davet etmişti. 15 Ekim 2012’de Yargıtay kararını öğrenince Almanya’ya iltica başvurusu yaptım. Şu anda bir mülteci kampında yaşıyorum.

»Kaç yıldır gazetecilik yapıyorsunuz?
1976’dan beri gazeteciyim.

»Türkiye’de tutuklu gazeteciler konusunda mücadele yürütürken herhangi bir tehdit aldınız mı?
Hrant Dink’in öldürüldüğü gün, TGDP sözcüsü olarak bir açıklama yapmıştım. Ertesi gün, “Hrant Dink’le ilgili açıklamanı okuduk. Böylesi açıklamaları yaptığın sürece senin sonun da Dink gibi olacak” şeklinde yazılı bir e-postayla ölüm tehdidi aldım. Savcılığa şikâyette bulundum. Tehdit eden kişi bulundu. Altı ay ceza verildi ve “bir daha suç işlemeyeceği kanaatine varıldığından” cezası beş aya indirildi. O da 3 bin lira paraya çevrildi. Bunun üzerine “cebinde 3 bin lira olan herkes, gazetecileri ölümle tehdit edebilir” diye açıklama yaptım.

»2003’te tutuklandığınızda, gazeteci örgütleri nasıl bir reaksiyon gösterdi?
Kimse bana sahip çıkmadı. Eşim, o zamanın Basın Konseyi başkanı Oktay Ekşi’yle defalarca görüştü. Eşimden, iddianameyi istemiş. İddianameyi gördükten sonra demiş ki, “yahu bu terör davasıdır, gazetecilikle alakası yok!” Atılım’ın yayın yönetmeni İbrahim Çiçek, yayın koordinatörü Sedat Şenoğlu altı yılı aşkın bir süre tutuklu kaldılar. Yine Atılım’ın sahibi ve yazı işleri müdürü Hatice Duman, benim yargılandığım davadan dolayı ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı ve dokuz küsur yıldır hapiste. Başta Kürt basını olmak üzere, çok sayıda düzen muhalifi gazete ve dergiler üzerinde sistematik baskılar uygulanıyor.

»Şu an hapiste kaç gazeteci var?
Bugün itibariyle 77 gazeteci hapiste! 6 Mart 2011’de 53 tutuklu gazeteci olduğunu tespit etmiş ve Türkiye’nin dünya birincisi olduğunu açıklamıştık. Geçtiğimiz günlerde RSF yayınladığı raporda Türkiye’nin en çok gazeteci tutuklayan ülkelerden olduğunu belirtti. Hemen öncesinde New York merkezli CPJ de benzer bir rapor yayınladı. Yani bizim TGDP olarak bir buçuk yıl önce yaptığımız değerlendirmeyi artık dünyadaki tüm belli başlı gazeteci örgütleri kabul ediyor. Aslında başıma bunların gelmesinde, bu kuruluşlarla sürekli bilgi paylaşmamın da etkisi olduğunu düşünüyorum.
 
»Star ve Yeni Akit gazeteleri geçtiğimiz günlerde sizi hedef gösteren, aynı kaynaktan çıkma bir haber yayınladılar. “Haberde” RSF’den para aldığınızı da iddia ettiler...
Bu söyleşimizin yayınlandığı gün, avukatım aracılığıyla Star ve Yeni Akit aleyhine suç duyurusunda bulunacağım. RSF’den tek kuruş para almadım. Beni RSF’nin Türkiye temsilcisi olarak lanse etmişler. Yalan! Sıradan üyeyim ben. Daha bir sürü yalan var ama tüm bunların sebebi, Türkiye’nin basın özgürlüğü konusundaki sicilini ifşa etmemizdir. RSF ve CPJ de raporlarında Türkiye’nin sicilini tespit etmese, o gazetelerin hedefi olmazlardı.

»Avrupa ülkeleri, Türkiye’de basına yönelik baskı yöntemlerine karşı nasıl bir tutum alıyor?
Avrupa’daki basın meslek örgütlerinin duyarlılığı yadsınamaz. Fakat Avrupa devletlerinin ve medyasının böylesi bir duyarlılığı yok. Bunun altında da Türkiye’yle ticarî ilişkileri yatıyor olabilir.

»1970’lerde niye öğretmenliği bırakıp gazeteciliğe başladınız?
1979’da öğretmenlikten istifa ettim. Öğretmenlik yapmadan önce de gazeteciliğe ilgim vardı. 1980 öncesinde yayımlanan Halkın Yolu gazetesinin muhabiriydim. Fakat gazetecilik, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta ve 2003’te tutuklanmama sebep oldu. Hapis cezasıyla, işkenceyle bu bedelleri ödedim ama Türkiye’de Musa Anter, Hrant Dink, Metin Göktepe dahil onlarca gazeteci canıyla bu bedelleri ödedi. Türkiye’de muhalif gazeteciliğin bedeli ölüm, hapis veya sürgündür. Ben şimdi sürgün koşullarında bu bedeli ödüyorum. Sizinle bir gazete bürosunda değil, mülteci kampından konuşuyorum.

»Mülteci kampındaki koşullarınız nasıl?
Elli kilometrelik alanda istediğimiz yere gidebiliyoruz. Olanaklar sınırlı ama bu koşullarda bile gazetecilik görevimi sürdürüyorum.

***

TMY: Toplumla Mücadele Yasası

»Gazeteciler açısından son on yılki Türkiye koşullarının önceki yıllara göre ayırt edici bir özelliği var mı?
Evet var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca şimdiki kadar tutuklu gazeteci olmamıştır. 12 Mart darbesi döneminde tutuklu gazeteci sayısı 3, 12 Eylül döneminde 33’tü. Şu an 77! Bugün on bin civarında basın davası var. Bu da ayrı bir enkaz. TMY, artık Toplumla Mücadele Yasası’na dönüştü. Bu yasayla istedikleri gazeteciyi terör örgütü üyesi olarak yargılayıp hapse atabilirler.

»Birkaç yıl önce Brüksel’de, Türkiye ve Balkan ülkelerinde basın ve ifade özgürlüğü konferansına hükümete yakın bir gazeteci derneği temsilcisi de katılmış ve sadece muhaliflerin değil, hükümete yakın gazetecilerin de yargı kıskacına alındığını, haklarında sayısız dava açıldığını söylemişti.
Haklarında çeşitli davalar olduğu doğru. Ama tutuklu gazeteciler içinde hükümete yakın tek bir isim yoktur. Çoğunluğu Kürt basınındandır. İslamcı basından sadece bir kişi tutukludur. O da Baran Dergisi’nin genel yayın yönetmenidir. Türkiye’de tüm medyaya değil, belli bir medyaya yönelik saldırı vardır. Bunu gözden kaçırmamak lazım. Şunu da söylemeliyim 2004 yılında TGDP’yi kuran az sayıda muhalif gazeteci olarak yola çıktık. Şimdi Türkiye’de bu mücadeleyi veren yüzlerce insan ve çok sayıda kuruluş var. O yüzden de umutluyum.
»ABD’nin Ankara’daki büyükelçiliğine yönelik eylemden sonra konuşan Erdoğan konuyu yine tutuklu gazetecilere getirip tutuklu gazetecilerle dayanışanları şöyle eleştirdi: “Bugünkü canlı bombanın cebinden basın kartı çıksa onun için de basın mensubuydu diyecekler. Bunu sahiplenecekler…”
Tutuklu gazeteciler Başbakan’da takıntı haline geldi. Çünkü hem Türkiye hem de dünya kamuoyu basın özgürlüğü ihlalleri konusunda kendisine tepki gösteriyor.
Her meseleyi tutuklu gazetecilere bağlaması ve tutuklu gazetecileri de sürekli terörle ilişkilendirmesi, acizliğinin ifadesidir. Üstelik Tayyip Erdoğan Türkiye’deki basın örgütleriyle de yetinmiyor, sınırını aşıp CPJ’yi, RSF’yi de hedef alıyor. Sinirleri iyice tahrip olmuş demek ki.