12 Mart'ta 12 Eylül ile hesaplaşacak

|

12 Mart A 12 Mart

MUTLU ESENDEMİR


Şilili Yazar Ariel Dorfman, Bursa’da yaşayan Sait Özdemir’den haberdar mıydı bilinmez ama 12 Eylül darbesinden 22 yıl sonra “Ölüm ve Kız” oyununu kaleme alırken “Mağdur-Suçlu” ilişkisini öyle analiz etti ki, oyun pek çok tiyatronun repertuvarında başköşede yer buldu.
Şili’de diktatörlük döneminde işkence gören oyunun başkarakteri Paulina yıllar sonra kendisine işkence yapan doktorla karşılaştığında bireysel adalet aramaya başlar. “Suç” ve “Ceza” ikileminde yaptığı trajik hata onu -hukukçu kocasına rağmen- adaleti salt kendisi için sağlamaya yöneltir.
12 Eylül’ün işkence mağduru Sait Özdemir ise tam 32 yıl sonra işkencecilerin peşine düştü. Ancak O’nun hesaplaşması Paulina karakterinden farklı olarak en baştan hukuk yolu oldu.
Geçen yıl Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açan Özdemir’in sunduğu kanıtlar sonucunda hâkim beklediği kararı verdi: “Dava suç aşımı olmayan madde gereği esastan görülecek!”
Ankara’da görülen darbe duruşmalarına emsal olacak davanın görülmesine 12 Mart’ta (Tarihin cilvesi olsa gerek) Bursa’da başlanacak. Hem de mağdur ve işkence zanlıların hazır bulunmasıyla... Üstelik zanlılardan birinin halen İmralı’da başgardiyan olması da bu duruşmaya farklı bir yan katıyor.
Özdemir duruşma öncesinde tıpkı Dorfman’ın finalindeki gibi soruyor: “Ne kaybederiz? İnsanı, insan olmayandan ayırt edebilmek için bir adım atsak ne kaybederiz?”
12 Eylül ile hesaplaşmaya hazırlanan Sait Özdemir, 1980 öncesi ve sonrasını  Dorfman’ın replikleriyle anlatıyor.

OKULU OLMAYAN ÖĞRETMEN: SIRTIMIZDA TAŞ TAŞIDIK

Dorfman: “Sizi tanımıyorum. Kimsiniz siz? Anımsamıyorum…”
1970'te öğretmen okulundan mezun oldum. Samsun Lâdik Akpınar İlk Öğretmen Okulu’ndan. Mezun olurken -mezuniyet töreni sırasında- öğretmenlerimden birisi “Törende konuşma yapar mısın?” dedi. Mezuniyet töreninde, anne babaların geldiği törende bir konuşma yaptım. Konuşmayı yaparken bir öğrencinin öğretmenine yazdığı mektubunu okudum. Diyordu ki öğrenci öğretmenine; “Sınıfım da cami odası değil mi öğretmenim? İnan öğretmenim inan senin için en mutlu yerdir kalbimiz. Bir tarafta kurulu tahta karyolan, bir tarafta asılı isli lamban inan öğretmenim inan senin için en mutlu yerdir kalbimiz. Sen üşürsün ama ısıtırsın bizleri sana kalkan eller kırılsın öğretmenim sana uzanan diller tutulsun”  Gerçekten de 1970'te tayin olup gittiğim köyün okulu cami odası çıktı. Tesadüfü görüyor musunuz? İster inanın ister inanmayın, yaşadım ben bunu. Atanmış olduğum köyün okulu yoktu. Camiinin üst katında köylü ibadetinden feragat etmiş, tahta bir barakayı sınıf olarak ayırmışlardı. Orayı okul yapmakla başladım işe. İki öğretmendik hayvanların sırtında ve kendi sırtlarımızda çakıl, kum ve taş taşıyarak, yaptık okulu. Aybastı Uzundere İkinci İlkokulu... Yani atandığım ilkokul. Sadece okul değil ilçeye ulaşımı sağlayacak yolu açmak da bize düştü. Orayı yaparken  iki öğretmendik, sonra 5 öğretmen olduk. Çocuklar tahta bir barakadan okula kavuştular. O okul hâlâ duruyordur orada. Çekim merkezi olan bir okul oldu. İlk defa kız öğrencileri yatılı kolejlere gönderdik, öğrenciler iyi okulları kazanmaya başladı. 8 öğrenciyi hiç unutmam.
Kendi çocuklarının geleceği için eğitim-öğretim mekânı oluşturan mahalle halkı, birlikte olunca yapılamayacak hiçbir iş, aşılamayacak hiçbir engel, çözülemeyecek hiçbir sorun olamayacağının bilince vardılar. Yaparak, yaşayarak öğrendiler bunu. Ben ve diğer dört öğretmen arkadaşım 1974’te başka okullara tayin isteyip ayrıldık. Yapımında emeğimizin olduğu bir altyapının rahatlığı üzerinde oturmadık. Bu mesleğin idealist “delileriydik”.

KARDEŞİMİ VURDULAR, EVİMİ YAKTILAR, ÖĞRENCİMİ ÜZERİME SALDILAR

Dorfman: “Bu ülkede sıradan dayanışma duygusuna ne oldu dersiniz?”

1974-1975 öğretim yılında aynı ilçenin (Aybastı) Sarıyer Köy Okulu’na atandım. Bu köye gelir gelmez köyün eksiklerini belirlemekle başladım işe. İnşası on yıl önce tamamlanan okulun suyu bile yoktu. Yapılması gerekenleri köy halkının talepleri doğrultusunda yapım ve çözüm sırasına koyduk.
Bu taleplerin hepsi yoğun bir iş bölümü, dayanışma, gönüllü katılım ruhu içinde yapıldı. “70 Sente muhtaç” ülke halkının ihtiyaçlarına çözüm üretilmeyince halk kendi sorunlarını kendi çözer hale geliyordu. Ayrıca aynı amaçla aynı mekânda çalışıp iş yapanlar kendi aralarındaki çelişkileri de sona erdirip, herkes birbirinin acısını sevincini paylaşır duruma geliyordu. Bunları niye söylüyorum: 1970 yıllarında ne isem, 80’de de o idim.
1979’ a kadar ilçemde ufak tefek gök gürlemeleri olsa da halkı huzursuz edecek şeyler değildi. İlçede sağımızla solumuzla, devrimcimiz ve demokratımızla, memurumuz esnafımızla, köylümüzle 40-50 yıl yan yana, iç içe yaşarken nedendir bilinmez 12 Eylül’e aylar kala bir anda insanlar kan kavgalı hale getirildiler.
Mesleki sorunlarımın çözümü ve kamu yararına ilişkin çalışmalar sürerken tehditler, kurşunlamalar, bombalamalar başladı. 12 Eylül’e aylar kala bu tür hedef saldırılar daha da yoğunlaştı. Köydeki evim yakılıp yağmalandı. Bir yıllık öğretmen kardeşim yaşamdan koparıldı. Yetiştirdiğim öğrencimin kafası bulandırılıp beni vurmaya gönderildi. Okulumuzun 8 bayan öğretmeni de aynı şekilde tehdit ve bulundukları mekânın bombalanmasını yaşadılar. 6 Haziran 1980 günü, içinde öğretmen ve öğrencilerimin olduğu traktörün yolu kesildi. Silahlı milisler tarafından yerlerde sürüklenip darp edilen öğrenciler, ağız burun kan içinde okula geldiler. Can güvenliği, mal güvenliği, eğitim öğretim özgürlüğü kalmadı. Bu durumu o günün İçişleri Bakanlığı’na ilçe PTT’sinden telgrafla bildirdik. Ayrıca ilçe kaymakamlığına, emniyete ve karakola da bildirdik. Verdikleri yanıt “köyde güvenli bulduğunuz ailelerde kalın, okulda, lojmanda kalmayın” oldu.

TERÖRİST ÖĞRETMEN İLAN EDİLDİM

Dorfman: “Kırılgan, yenik olur. Evet, yenilgiye düşersin,  çaresiz kalırsın. Sil baştan yeniden başlaman gerekir.”
Tam da böyle bir “Anafor” ortamında “Terörist öğretmen” yakıştırması yapılıp hedef seçildim. Benim gibi Töb-Der üyesi öğretmen olmak yetiyordu, bu yakıştırmaların yapılması için. Töb-Der üyesi öğretmenlere gıyabi tutuklamalar çıkarıldı o günlerde. Bu tarihleri “78’ler Girişimi”; “Sıkıştırılmış, yoğunlaştırılmış, bastırılmış tarih” olarak ifade ederler ki; doğrudur. Bu kuşağın nezdinde halk cezalandırılmış oldu. “Halk sarmaşıkları” halktan koparıldı. Ülkemizin geçmişi de geleceği de karartılmış oldu.

‘’DARBENİN ALTYAPISI AYLAR ÖNCE OLUŞTURULDU’’

Dorfman: “Çoğunluk hiçbir zaman böyle düşünmedi(…) Ama en kötü suçlara ışık tutarsak diğer suçlar da aydınlığa çıkabilir.”
32 yıl sonra Kenan Evren, “Biz darbenin oluşması için bir yıl bekledik” dedi. Aslında “Biz, darbenin altyapısını kendi ellerimizle oluşturduk” demek istemişti. 32 yıl sonra, ülkenin neden bu hale geldiğini o sözünde ve de şu anda yargılanmış olduğu darbe ile ilgili iddianamesinin içeriğinden anladık. Darbenin altyapısı oluşturulmuş yani ülke yangın yerine çevrilmiş, yangın bacayı sarana dek hep seyirci kalınmıştı. Dışarıdan ellerini ovuşturmuşlar, “İşler bizim planladığımız şekilde gidiyor” demişler yangın bacaya geldiği zaman “İtfaiyeci” rolüne bürünerek “İşte yangını söndürmeye geldik” diye halkı büyük bir yalan ve tuzakla aldatmışlardı. Yangını çıkaranlar kurtarıcı oldu, yangını söndürmeye çalışanlar suçlu ilan edildi. Bu gerçeği bugün daha net görüyoruz.

CEZAEVİ CEZAEVİ DOLAŞTIRILDIM. HER CEZAEVİNDE İŞKENCE…
(Dorfman: “Oysa ben konuşabilirim. Onca yıldır tek bir sözcük çıkmadı ağzımdan, düşündüklerimin zerresi bile çıkmadı, yıllarca kendi dehşetimle baş başa yaşadım. Ama ben ölü değilim. Öldüm sandım ama ölmedim ve konuşabiliyorum… Bağışlamak, unutmak ha?”
Bir gün birden gezegenlerin birinde bir kayma oldu. Gökyüzünde ay yer değiştirdi ve güneş tutuldu. Ülkemin üzerine tam 12 Eylül günü bir karanlık çöküverdi. Darbe yapıldı.12 Eylül ülkemiz için bir güneş tutulmasıdır, bir akıl tutulmasıdır aynı zamanda.
9 Ekim 1980 günü bulunduğum ilçenin Sarıyer köyü ilkokulu’nda 8 öğretmenin, gözetim altına alınmasıyla başladı her şey. Ders yarıda bıraktırıldı. Okunan kitaplar yarım kaldı. Hayallerimiz, umutlarımız gençliğimiz çalındı. Bitmeyen göçün yolculuğu başladı o gün. Bugün yüzleşmek istediğimiz asıl öykü o günkü yolculukla başladı. Aybastı, Fatsa, Perşembe, Ordu, Amasya (bunlar askeri cezaevleri), Çorum, Samsun, Erzincan,-tekrar- Samsun, -tekrar- Erzincan... 1988 Bursa Cezaevi’nde bulundum. Bu gidiş-gelişler hep sürgündü, açlık grevleriydi, ölüm oruçlarıydı, işkenceydi; daha doğrusu utanç yıllarımızdı. Yüzlerce defa en canlı tanığı oldum acının ve zulmün. Konuştuğum zaman duyar sesimi, konuşur benimle doğusu batısı ülkemin...

ÇIĞLIKLARIMIZ HÂLÂ GÖKYÜZÜNDE YANKILANIYOR

Dorfman: “Yargıçlar? Diktatörlük sürüp giderken yıllarca tek bir yaşam kurtarmak için parmağını oynatmayan yargıçlar mı? Ne denmişti: Adalet? Adalet? Adalet?...”
Göstermelik yargının en kural dışılığı belge olacak tarihe. Kapkara ve ayağa kalkacak koca bir dönem, idamlar, idam sehpaları, ölenler, sakatlar, kayıplar ayağa kalkacak. Ve analar, babalar yani acıyı bal eyleyemeyenler, yüreğine taş basamayanlar ayağa kalkacak; o kocaman gözleriyle, en vurgulu sözleriyle diyecekler ki: “Budur gerçek tarih, budur gerçek gündem yazın sütunlarınıza, yazın tutanaklarınıza.” Bu dönem süresince insanlık dışı işkenceler, çığlıklar... Bunların içerisinde Erzincan ve Amasya askeri cezaevleri müdürlerine, insan yaşamına gösterdikleri duyarlılık ve aldıkları tedbirlerden dolayı teşekkür etmek isterim. O işkenceden dolayı çektiğimiz acılar, attığımız çığlıklar gökyüzüne yükseliyordu. Şu an gök kubbede o titreşimler devam etmekte. Bir gün -belki ömrümüz yetmez ama- bir teknoloji çıkarsa o sesleri topladığında utanç müzelerinde dinleyebiliriz. Fakat o günü beklemeye niyetli değiliz. O çığlıkları şimdi yere indirmeliyiz.

BİR DÖNEME BİR BAŞIMA DAVA AÇTIM
Dorfman: “Ülkeye gerekli olan adalettir. En azından gerçeğin bir bölümü ortaya çıkarılabilse?”
Dava sürecine girmeden önce bütün arkadaşlarımla fikir teattisinde bulunduk. Bazıları “Yapalım” dedi, bazıları  “Bir şey çıkmaz” düşüncesiyle zaman ayırmak istemedi. Çalışmalar herkesin bulunduğu ilde yapıldı. Biz de altı kişiyle birlikte Bursa’da 29 Mart 2012 günü Adliyenin önünde “12 Eylül’ü unutmadık, affetmedik!” pankartı altında bir basın açıklamasıyla şu çağrıyı yaptık: “Darbecilere karşı sözü olanlar, itirazı olanlar ve o dönemle yüzleşmeye yüzü olanlar... İnsanlık onuru, işkenceyi yenecektir  diye diye sesi kısılanlar, bedeninde ve ruhunda halen derin izler taşıyanlar, cezaevlerinde dolaştırılanlar, ölüm oruçlarına, açlık grevlerine yatırılanlar, darbeden mağdur olan tüm kesimler dönemin suçluları hakkında her yerden şikâyet zincirini başlatmış bulunmaktadırlar.’’
2 ay sonra Bursa’da bir ilk yaşandı ve ilk dava açıldı.

12 EYLÜL HESAPLAŞMASI GELECEK KUŞAKLAR İÇİN YAPILMALI

Dorfman: “Sınırlarımızı aşmayalım. “Sınırlıyız” diyelim ama bu sınırların içinde de çok şeyler yapabiliriz. Resmi bir rapor düzenleyeceğiz. Olanlar nesnel açıdan saptanacak, böylece kimse yadsımayacak ve böylece ülkemiz bir daha hiçbir zaman, asla bunları yaşamayacak.”)
Zincirleme suç duyurusunda bulunulan diğer illerde soruşturma takibatı yapılıyor. Bazıları dava açma aşamasına gelindi. Örneğin Aybastı’daki soruşturma sırasında 12 Eylül’ün izlerinin tespiti için Adli Tıp bulunan Trabzon’a gönderilen müştekiler olmuştur. İstanbul’a yakın olanlar da İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Bunlar basında pek bilinmiyor. Bursa’da başlayan bu dava 12 Eylül karanlığına bir kibrit yakmak, bu utanç şalını üzerimizden atmak, gelecek kuşaklara eşit, özgür, demokratik bir Türkiye kurma yolunda umutları, aydınlıkları çoğaltmak açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Bu defteri kapatmadan yeni dünyanın kapısından içeri girmemiz mümkün değildir. Bu bizlere yüklenen tarihi, vicdani ve ahlaki görevlerimizin en önceliğidir.

BURSA’DAKİ DAVA TÜM TÜRKİYE’YE EMSAL OLACAK: İŞKENCECİM ŞİMDİ İMRALI’DA

Dorfman: “İfade vermeye hazır çok kişi var. Yeter ki; gizlilik sağlanabilsin. İfade verirken, insanlar konuşmaya başladı mı, isimler su gibi akacaktır.”
Bursa’daki davam esastan kabul edildi. Diğerlerinin soruşturması sürüyor. Dava ilk, ilgili yasanın 94. maddesinden açılmıştı. Mahkeme “Birden çok kişiye düşüncelerinden dolayı işkence yapıldığı” tespitiyle yasanın 77-1 maddesine yükseltti. Bu bir ilk ve bundan dolayı sanık konumundakilerden ek savunma talebinde bulunuldu. Ayrıca “8 yıldan aşağı olmama”, “Tazminat davası açma hakkı” ve “Zamanaşımının ortadan kaldırılması” demek. Dava bazı tanıkların dinlenmesi nedeniyle ve sanıklara ek savunma verme gerekçesiyle 12 Mart 2013 tarihine atıldı. Bu dava dönemin 1988 Bursa Cezaevi yönetimi içindir. Müdürler, ikinci müdürler, o günün cezaevi yöneticilerinin 1988 yılı Ağustos-Eylül-Ekim dönemlerindeki kötü muamelelerini kapsıyor. O gardiyanlardan birinin şu anda İmralı’da görev yapan Ş.Ü. olduğu biliniyor.

YARGI YAŞANMIŞ GERÇEKLERE ULAŞMA SANATI
Dorfman: “Bu insanları kendi kendilerine çıkardıkları yasalar yüzünden yargılayamayacak olsak da, hiç olmazsa adları ortaya çıkacak ve açıklanacak.”
Dava sonucunda hiç bir şey çıkmasa bile bir dönemin ve cezaevinde tutuklularına kötü muamele ve işkence yapmasından dolayı pek çok ismin tutanaklara geçirilmiş olması bile önemlidir. Böyle bir adım atmasaydık, 12 Eylül döneminde kötü muamele, işkence yapanların isimleri hiç tutanaklara geçmeyecekti. Tutanaklara geçmesi bile önemlidir. İşkencecileri, diğer insanlardan ayırmalı. İnsanı, insan olmayanla ayırabilmeliyiz. “Yargı, yaşanmış gerçeklere ulaşma sanatıdır” denir. Bu çığlık, tahribat, yok ediş hukukun ışığında, görmezlikten gelinemez. Bu insanlık utancını daha fazla taşıyamayız.

NE KAYBEDERİZ?

Dorfman: “Yeter ki, bir defa, tek bir defa adalet yerine getirilsin. Ne kaybederiz?”
Ne kaybederiz? Biz hazırız tanıklığa. Yeter ki “sanık ayağa kalk” densin, ne kaybederiz?