Çernobil bir daha asla

|

Çernobil bir daha asla A Çernobil bir daha asla

BURCU CANSU ANKARA

İnsanlığın üzerimize radyasyon yağmurlarını yağdığı günden bu yana 27 yıl geçti. Binlerce insanın öldüğü büyük felaketin izleri yeryüzünde. Yaşananlara rağmen AKP iktidarı ülkeyi nükleer deposuna çevirmeyi hedeşiyor. Nükleer gerçeğini TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası Başkanı Cengiz Göltaş’la konuştuk.

» Dünya nükleer santrallerle ne zaman tanıştı?
Dünyada nükleer santral endüstrisinin 60 yıllık tarihi var. Üç ayrı dönemden söz etmek mümkün: İlk kurulduğu ve dünyada elektrik enerjisi üretimi seçeneği olarak gündeme oturduğu 1950-60'lar. Bu dönemde nükleer santraller teknolojik devrim, ucuz enerji temini, sayaçsız elektrik kullanımı vs olarak tanıtılıyordu. 2. dönem nükleer santrallerin yıldızının parlatıldığı, önemli bir enerji üretim kaynağı olarak propagandasının yapıldığı 1973-74'ler. 1970'ler dünyada petrol krizi, iki kutuplu dünyada silahlanma yarışı ve soğuk savaş ile anılan dönem.
3. dönem ise dünyada artan yoğun enerji tüketimiyle paralel olarak yansımasını bulan büyük çevre felaketlerine kapının aralandığı, enerji başlığı içerisinde iklim değişikliği ve ekolojik kriz tartışmalarının yoğunlaştığı, yine 26 Nisan 1986 Çernobil faciasıyla dünyanın nükleer felaketlerle daha yakından yüzleştiği, dünyada nükleer santral karşıtı kesimlerin güçlendiği ve iki yıl önce 11 mart 2011’de Japonya’daki deprem ve Fukişima Nükleer Santral kazası ile nükleerde geriye dönüşe ait bir miladın güçlü bir şekilde ortaya çıkışına şahit olduğumuz içinde yaşadığımız son dönem olarak tarif edebiliriz.
Bugün dünyada 30 ülkede 436 nükleer santral 370 bin MW güç ile dünya genel elektrik enerjisi üretiminin yüzde 13'ünü sağlıyor. Nükleer santrallerin, elektrik üretimindeki payının 2030’a kadar yüzde 8-9'lara kadar düşeceğine dair Uluslar Arası Enerji Ajansının Raporları mevcut.
Nükleer santral endüstrisinde geriye gidişin bir başka ifadesi de Atom Enerjisi Ajansının hazırladığı raporlarda 2000'lere dair öngörülerinde yaşanan büyük bir yanılgı ya da sapmadan anlaşılabilir. 1970'lerdeki gelişim hızına uygun olarak günümüzde 4500 nükleer santralin işletmede olacağına dair tahminler on misli yanılgı ve hayal kırıklığı oluşturdu. Halen dünyada 443 adet reaktör işletme halinde.

» Dünya Nükleer santrallerden vaz mı geçiyor?
Nükleer lobiler yaşadıkları çöküşü gizlemek için ellerinden geleni yapsa da birçok ülkede yapılan açıklamalar, biliminsanlarının yaklaşımları mızrağın çuvala girmediğini gösterdi. Almanya'da 17 nükleer reaktörün 8’i Fukuşima kazasından sonra kapatıldı. Kalan 9 reaktör de 2022'ye kadar kapatılacak. Belçika 7 nükleer reaktörle ülkesinin elektrik ihtiyacının yaklaşık yarısını karşılıyordu. 2025’e kadar kalan tüm reaktörleri kapatma kararı aldı. İsviçre elektrik ihtiyacının yüzde 38'ini karşılayan 5 nükleer reaktörü 2034'e kadar kapatma kararı aldı. Yapılması planlanan 3 reaktör projesinden vazgeçildi. İtalya'da 2011’deki referandumda halkın yüzde 90'ı nükleer santrale hayır dedi. İspanya Fukuşima kazasından önce nükleer enerjiyi tamamen terk etme kararı almıştı. Danimarka, Avusturya ve Norveç'in hiç nükleer santrali olmadı. Avusturya inşaatı biten tek reaktörünü halk istemediği için çalıştırmadan kapattı. Avusturya, Yunanistan, İrlanda, Letonya, Lihtenşıtayn, Lüksemburg, Malta ve Portekiz nükleer enerji santrallerine karşı ortak bildiri imzaladılar. Bu örnekler aklın ve sağduyunun gereği olarak insana duyulan saygı ekseninde birçok ülkenin kararlarını değiştirdiğini gösterirken, bir deprem ülkesi olan Türkiye'de hükümetin dünyadaki yönelime sırt çevirerek nükleer santral kurma inadından vazgeçmemesi ‘bilim’ ve ‘demokrasi’ kavramının içinin nasıl boşaltıldığına en yalın örnektir.

» Dünya neden nükleer santrallerden uzaklaşıyor? İtiraz konuları neler?
Bir mühendis ve EMO yöneticisi olarak önemli bulduğum bir şeyin altını çizmek isterim. Hiçbir şekilde nükleer enerjiye kategorik olarak toptancı bir yaklaşımla karşı çıkmıyoruz. Karşı çıktığımız; dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmelere uygun olarak daha sağlıklı, güvenilir, ucuz ve çevreye uyumlu, yenilenebilir enerji üretim modelleri yerine pahalı, riskli, kirli, dışa bağımlı ve nükleer silahlanma tehdidini de içinde barındıran nükleer enerji santralleri kurularak buradan elektrik enerjisi üretmek yoluna gidilmesinde ısrar etmek. Bugün nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılması, bilim ve insanlığın gelişimi adına hiç kimsenin ret edemeyeceği bir söylem. Günümüzde de dünya üzerinde bizim de içinde yer aldığımız 56 ülkede 250 civarında araştırma reaktörü var. Daha çok üniversitelerde ya da ulusal araştırma merkezlerinde bulunan ve enerji reaktörlerine göre çok daha küçük olan bu reaktörler, bilimsel eğitim ve endüstriyel alanlar ile kanser tedavisinde kullanılıyor. Bir de meselenin arka planında nükleer silahlanmaya dair bir yan var ama çok detaya girip dağıtmak istemem. Sadece konunun belki bu kapsamda söylenebilecek en traji-komik yanını parantez içerisinde ifade etmek gerekirse, dünyada son 50 yıldır yaygınlaşan nükleer silahlanma ile insanlığa karşı oluşturulan tehditin altında, aynı zamanda en çok silah satan ve nükleer güce sahip olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi olan ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin'in olması. Anadolumuzun güzel deyişiyle "Ele verir talkını, kendi yutar salkımı" misali bir durum oluşturuyor.
Esas soruya dönersek, evet Dünya nükleer santrallerden artık vazgeçiyor demiştik. Buna ilişkin her başlığı ayrı ayrı tartışılabilecek derinlikteki temel itiraz noktalarını sıralamak gerekirse her şeyden önce 21. yüzyılın Güneş Uygarlığına geçiş yüzyılı olduğunu belirtmek gerekir. Fosil yakıtlar dediğimiz kullanım ömürleri sınırlı kömür, petrol ve doğalgaz ile uranyum işletmeciliği ile yakıtı sağlanan nükleer santraller yerine yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş yüzyılından ve en büyük enerji kaynağımız olan enerji verimliliğinden söz ediyoruz.
Dünyada nükleer enerji santrallerine karşı geliştirilen diğer itiraz noktalarına gelince; öncelikle çok pahalı yatırımlar. Özellikle ilk yatırım maliyetleri oldukça yüksek. İşletme güvenliği zayıf. İrili ufaklı kamuoyundan gizlenen yüzlerce arıza ve yaşanan kazalar nedeniyle sık sık devre dışı kaldığını bu iletişim koşullarında artık gizleme olanağı yok. Dünya ölçeğinde atık sorunu çözülememiş ve baş ağrıtmaya devam ediyor. Ülkemizde İkitelli Sanayi Merkezi’nde hurdalıkta bulunan ve radyasyona maruz kalan işçilerin öyküleri, Karadeniz sahillerine vuran zehirli variller ve en son İzmir Gaziemir'deki nükleer atık skandalı belleklerimizdeyken bu itirazlar daha bir anlam kazanıyor. Nükleer santrallerin yüksek güvenlik nedeniyle lisanslama, yapım süreleri ve maliyetleri her geçen gün artıyor. Avrupa'da inşaa halinde olan tek nükleer santral olan Şnlandiya'daki Olkiluoto maliyeti sürekli arttığı ve yapım süresi uzayıp durduğu için skandala dönüşmüş durumda. Uranyum yakıt işletmeciliği zaten başlı başına bir problem oluşturuyor. Dünyadaki uranyum rezervlerinin yarısı Avusturalya, Kazakistan ve Kanada'da olması nedeniyle dışa bağımlılık her aşamada süreklilik içeriyor. Örneğin Türkiye'nin uranyum rezervi 9.000 ton civarında. Ekonomik rezerv bunun çok daha altında. Kurulması öngörülen santrallerin yakıtı da dışarıdan sağlanacak. Diğer bir sorun nükleer malzeme ve santralin terör amaçlı saldırı risklerine karşı yeni güvenlik anlayışının oluşturulamamış olması. Yine, santralin ömrünü tamamlamasıyla söküm süreci ve maliyetler ayrı bir tartışma konusu. Mevcut enerji kaynaklarımızın yeterli ve alternatif bir seçenek oluşturup oluşturmadığı üzerine yıllardır yapılan çarpıtmalarla, sürekli karanlıkta kalacağız, enerjiye ihtiyacımız var söylemi ile yürütülen lobi faaliyetlerini de saymak gerekir. Yerli ve yenilenebilir enerji kaynakları potansiyelimiz ve bu potansiyelin kullanım oranları dikkate alındığında Türkiye’nin nükleer santrallere ihtiyacı olmadığı ve bunun siyasal bir tercih olarak dayatıldığını görmek mümkün.

» Türkiye’nin nükleer santral ısrarını nasıl açıklıyorsunuz?
Son 40 yılda yaşadığımız nükleer serüvenin sözcüleri ve çelişkiler dikkate alındığında son derece öğretici gelecek kuşaklar için ibret oluşturacak manzaralarla karşılaşıyoruz. Bu alanda Türkiye’nin enerji politikalarını yöneten sağ-liberal-muhafazakar iktidar çevrelerinin ve partilerinin temel ortak paydası, uluslararası emperyalist-kapitalist çevrelerin direktişerine uymak, onlarla göbekten işbirlikçi siyaseti iktidarlarını korumak adına sürdürmek olsa gerek. Başka türlü kamu yararı içermeyen, ülkesinin yaşam alanlarına insanına doğasına tehdit oluşturan böyle bir tercihin ne ‘milliyetçilik’le ne ‘muhafazakarlık’la ne de esas olarak bilim ve demokrasiyle bağdaşır yanı yok.
Hele AKP eliyle 2002'lerden buyana geçen 10 yılda bu alanda işletilen ve yaz boz tahtasına dönüşen bu süreçte gündeme getirilen bilimsel, hukuki, sosyal ve siyasal itirazın yok sayılması ve en yetkili ağızlarda konunun cahil cesaretiyle savunulması tehlikenin büyüklüğü konusunda bizi daha da endişelendiriyor.
11 Mart 2011'de Fukuşima Nükleer Santrali’ndeki kaza, 1986 Çernobil faciasından sonra dünyanın şahit olduğu en büyük ikinci nükleer felaketti. Dünya şapkasını önüne koyup düşünürken, güvenlik kültürünün yerleşmiş olduğu Japonya'da depremin tetiklediği nükleer kaza üzerine kazadan önce çalıştırılan 54 nükleer reaktörden sadece ikisine izin verilip 52’si susturuluyorken,  Rusya ile doğalgaz bağımlılığına ek olarak bir nükleer kapitülasyon sürecine girilmesi izah edilemez bir yanlışlığa imza atmaktır. Bu durum en somut ifadeyle enerjimizi ve geleceğimizi Rusya'ya teslim etmek anlamına geliyor.

» Nükleer ihaleler sonuçlanırsa Türkiye’yi ne bekliyor?
İlk ihale sürecindeki usulsüzlükleri yargı süreçlerine taşıdık ve TMMOB açtığı davada Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nu nükleer santral ihalesi yönetmeliğinin 3 maddesiyle ilgili yürütmeyi durdurma kararı vermesinin ardından ihaleye ilişkin iptal kararı 20 Kasım 2009’da TETAŞ tarafından açıklandı. Buna rağmen ihale ve hukuk süreçleri baypas edilerek devletler arası anlaşmayla bu süreç toplumsal tepkilere rağmen AKP eliyle dayatıldı.
Türkiye nükleer santrallar kurulmadığı için değil, son 40 yıla damgasını vuran sağ liberal işbirlikçi siyasetçilerin yarattığı kaos ile enerjide krizin eşiğine getirildi. Bütün mesele yenilenebilir enerji kaynaklarımızı öne çıkaran doğru planlama ve kamusal anlayışın yaratılması, kaynaklarımızın çevreye uyumlu değerlendirilmesidir. Enerjide yaşanan özelleştirmelerle Türkiye enerji yönetim erkini ulusal ve uluslararası sermayenin çıkarlarına teslim etti. Şimdi nükleer santral değil, enerji kaynaklarımızı kamu yararına devreye sokmak, enerji verimliliğini gerçek anlamda hayata geçirmek, enerjide toplumsal adaleti ve hukuku yaratmak zamanı.
Banka hesaplarını insan hayatından önde tutanlara, havamızı, suyumuzu kirletenlere, tüp gazla nükleer santrali ayıramayanlara geleceğimizi teslim etmeyeceğiz.