‘Kasırga’ ile altı saat

|

‘Kasırga’ ile altı saat A ‘Kasırga’ ile altı saat

ERTUĞRUL MAVİOĞLU

Murat Karayılan ile Kandil’de yaptığım son görüşmede, Türkiye’de PKK denilince en fazla bahsi geçen isimlerden Bahoz Erdal ile görüşmek istediğimi söyledim. Türkiye sınırından çekilmeleri sıcağı sıcağına izlemek için PKK’nin askeri gücü HPG’nin (Hêzên Parastina Gel) kontrolündeki Metina bölgesine gittiğimde, saha yöneticisi gerillalardan biri, yanıma yaklaşarak, “Hemen dönme, Bahoz arkadaş seninle görüşecek” dedi. “Ne kadar beklerim?” diye sorduğumda aldığım yanıt şaşırtıcıydı: “İkinci grubun çekilmesi tamamlandıktan hemen sonra seni Hevale Bahoz’un yanına götüreceğiz.”...

Bir önceki gün neredeyse hiç uyumamıştım. Dağın soğuğunu, kamp alanında yakılan dev ateşin etrafındaki sohbetin sıcaklığı alt etmişti, tabi uykuyu da. Gazeteci büyüğümüz Hasan Cemal’in birkaç gün önce PKK’nin ‘Medya Savunma Alanları’ diye adlandırdığı sahalardan biri olan Metina’da Bahoz Erdal ile bir görüşme gerçekleştirmiş olduğunu öğrenince ilk olamadığım için biraz kıskanmadım değil ama, her gazetecinin farklı bir tarzı vardır ve bu, ‘ormanın içinde çiğnenmemiş yollar bulmaya’ da olanak verir. İkinci grup çekildi, alınlarına dağ, gözlerine güneş kaçmış bu genç insanlarla temas ve sohbetlerimiz neredeyse yeni başlamışken, Umut yanıma geldi ve “Hadi gitme vakti” deyiverdi. Çift kabinli Toyata’nın içinde çamur ve balçıklara bata çıka, deyim yerindeyse böbrek taşlarımızı döküp, uçurum kenarlarından teğet geçerken, kendimizi gerilla şoförü Sinan’ın of road yarışçılarına taş çıkartan ustalığına teslim etmek dışında bir çare de yoktu. Araç bir yere kadar gelip durdu. Sonra yürüme faslı. Önüme geçen Umut, ben hayli dik ve çamurdan kayganlaşmış patika yoldan nefes nefese ilerlemeye çalışırken tam bir keçi misali tırmanıp bir ‘manga’nın önünde durarak,  “Biraz bekleyeceğiz. Program değişmiş, Bahoz arkadaşın toplantısı var, istersen içeride dinlenelim” dedi. Manga, dik yamaç üzerinde oyulmuş toprak bir sığınak. Alçak ve hayli dar bir kapıdan girdikten sonra sonra  oturma odası büyüklüğünde bir alanla karşılaşmak insanı şaşırtıyor. Umut, “Burası bir süredir kullanılmıyor” cümlesini, içeride neden ışık olmadığını açıklamak için söyledi. Yamaçtaki toprak oyulmuş, zemin düzlenmiş, dağ koşullarında olabilecek en iyi yalıtım yapılmış ve içerisi battaniyelerle döşenmişti. Gece kaldığım kamptaki çadırda üzerime serili battaniye soğuktan korunmamı sağlayamamıştı ve ancak bir saat uyuyabilmiştim. En iyisi bekleme süresini uyuyarak değerlendirmek olacaktı. Öyle yaptım. Sonra kaldırdılar, yüzümü yıkadım hemen. Ardından önde Umut, arkasında çamur içine yuvarlanmamak için olağanüstü çabamla ben, tırmanışımız devam etti. Bu arada Hasan Cemal’inki gibi Şırnak yapımı ucu sivri ‘bopal’ adını verdikleri bastonlardan, hadi adıyla söyleyeyim üçüncü bir ayaktan yoksundum. Ve ardından ağaçların arkasından Bahoz Erdal göründü. Ona doğru hamle yaparken kaydım ve yukarıdan koşup kolumdan yakalayarak güldü: “Tuttum seni.”

Ardından tam altı saatini benimle geçirdi. Biz görüşürken, fotoğrafların bir kısmını Umut, bir kısmını da Jehat çekti. Soy isimlerini sormayın, sorsanız da doğru yanıt alamazsınız. Adlarının doğru olduğuna da kuşkuluyum. Siz de kuşku duyun. Başka bir hayat, başka bir kimlik, başka bir tarz oluşturmuşlar kendilerine. Ve onlar birbirlerine nasıl sesleniyorlarsa, siz de öyle seslenin.

Bahoz Erdal ile yaptığımız uzun söyleşimizin ilk bölümü ‘geri çekilme’ üzerineydi. Kuzey’den Güney’e doğru bu büyük ‘çözüm yürüyüşü’nün koordinasyonunu yapan bu dinamik ve konuşkan insanla ilk ele aldığımız konu da bu oldu. Yepyeni bilgiler verdi. Mesela herkes iki günde sadece iki grubun çekildiğini zannederken, Bahoz Erdal farklı sahalardan beş grubun birden çekilmiş olduğunu ilk kez söyledi. Bu ayrıntıları bekletemezdim. O nedenle Bahoz Erdal ile görüşmemiz sona erdikten sonra bütün şartları zorlayarak geri çekilmeye dair sözlerini, ilk baskı saatini kaçırmak pahasına BirGün’e gönderdim. Bahoz Erdal ile yaptığımız mülakatın  diğer bölümlerini ise bugünden itibaren okuyacaksınız.

* * *
Bahoz Kürtçe bir kelime, Türkçe ‘kasırga’ demek. Bahoz Erdal’ı PKK terzihanesinde dikilmiş elbisesi, dağ yanığı yüzü, yanlardan hafif açılmaya yüz tutmuş kırlaşmış saçlarıyla karşımda. Fakat onu bu görünüşüyle diğer gerillalardan ayırt etmek kolay değil. Onun neden ‘kasırga’ olduğunu anlayabilmek için karşısına geçip uzun bir sohbet etmeniz gerekir. Komuta ettiği alanlarda bir yeri tarif etmesi için önünde harita olması gerekmiyor. Beyninin içinde bu harita zaten var ve hangi grubun nerede konumlandığını, hangi alan içinde hareket ettiğini, şu an ne yaptıklarını sorsanız, anında söyleyecek kadar sahaya hakim. Kendisini bir komutandan ziyade savaşçı olarak tarif ediyor. Çevresindeki diğer gerillalarla ilişkileri son derece dostane ve esprili. Öyle astığı astık, kestiği kestik tiplerden değil. Aksine kurallara çok bağlı, Abdullah Öcalan’a ve PKK’ye çok bağlı.

25 YILI DAĞDA GEÇEN HAYAT

Koçer (Kürt göçerlere verilen ad) olduğu söyleniyor. Kırk beş yıllık hayatının neredeyse 25 yıldan uzun bir dönemi dağlarda çatışmalarla, uzun gece yürüyüşleriyle, pusu atmak ve pusulardan kurtulmakla geçmiş. Her zaman olumsuz bir haber duymaya da buna karşı hamle geliştirmeye de hazır. Hep tetikte. Suriye doğumlu ama Suriye vatandaşı değil. Aslında hiçbir ülkenin vatandaşı değil. “Ben dağların vatandaşıyım” diyor. Gerçek ismi Fehman Hüseyin.  Kendisini ‘Doğma büyüme Kürdistanlıyım’ diye tanımlıyor. Şam Üniversitesi’nde dört yıl boyunca tıp eğitimi almış. Tıp Fakültesi’ndeki son iki yılı için “Gerillaya katılmaya kararlıydım. O nedenle kliniklerde çalışarak pratik eğitimimi geliştirmeye çalıştım” diye anlatıyor. Abdullah Öcalan’ın Şam’da bulunduğu dönem içinde onun verdiği eğitimlere katılmış. “Önderlikle temas kurmak, onun eğitiminden geçmek çok büyük bir olanaktı. Beni çok hızlı geliştirdi, PKK ruhunu ve yaşam tarzını kavramamda etkili oldu” diyor. Uzun yıllar Botan bölgesinde Murat Karayılan ile gerilla faaliyeti yürütmüş. Örgüt içinde önce Botan bölge komutanlığına, ardından da HPG Ana Karargah Komutanlığı’na kadar yükselmiş. Şimdi, Türkiye’deki HPG’nin tüm faaliyetlerinden o sorumlu. Bu durum devletin gözünden kaçmadığı içindir ki, Bahoz Erdal ‘aranan teröristler’ listesinin baş sırasında. Bununla da sınırlı değil, örgüt içinde ne zaman bir ayrılık haberi yapılacak olsa, kamuoyunun tepkisini kazanmış hangi olay olsa, içinde mutlaka Bahoz Erdal ismi geçiyor. Bahoz Erdal’a medyadan tek yönlü olarak pompalanan ‘şeytanlaştırma’ operasyonunun doğruluğunu araştırma gereği duyan çok az sayıda gazeteci oldu. Ve dünya çapında ‘terörist ve tehlikeli katil’ sıfatıyla aranan bu kişiyle söyleşi yapmanın ne kadar zor ve zorlu olduğunu binbir müşkülatı atlatıp karşısına oturduktan sonra anlayabiliyorsunuz.

PSİKOLOJİK SAVAŞ YÜRÜTÜLÜYOR
Soruyorum, “PKK içindeki tüm ayrılık haberlerinde en önde sizin isminiz var. Özellikle kamuoyunun tepki gösterdiği her olayın ardından mutlaka sizin adınız ortaya atılıyor. Türk kamuoyunda tehlikeli bir katil, sivilleri öldüren bir canavar, PKK’nin derin örgütünün başındaki isim, azılı bir terörist olarak biliniyorsunuz. Katil bir terörist misiniz?” Yanıtı hayli uzun oluyor:
“PKK’nin içinde sorunlar yaşandığı, farklı gruplar olduğu her zaman ortaya atıldı. Duruma göre şahinler-güvercinler, duruma göre sünniler-aleviler, duruma göre de Suriyeliler-Türkiyeliler PKK içinde çatışıyor gibi gösterildi. Medyada ne yazılırsa yazılsın, bunların hiçbiri doğru değil.

‘KÜRTLER CAHİLDİR’ ALGISI
Devletin, halkımıza, PKK’ye karşı psikolojik savaşında kullanmak zorunda olduğu argümanlardır bunlar. Kürt halkında şöyle bir algı yaratmak istiyorlar: PKK’ye güvenmeyin, geleceği yok, her an bölünüp dağılabilir. Devlet bugüne kadar Kürtleri teba olarak görmüş.Kürt kendini yönetemez, Kürt köylüdür, Kürt işçidir, Kürtler bilmezler, cahildirler. Bu bakış açısının sonucu olarak Kürtleri aşağılayan, basit gören, başka devletlerin maşası olarak gösteren bir propaganda yapıyorlar. Özellikle bu son süreçte, AKP Hükümeti hareketin içinde bir parçalanma görüntüsü vermek istedi. Önderliğin etkisinin azaldığı propagandasını yaptı. Hareket ile legal arasında bir ayrıştırma çabasına girişti. PKK içinde ayrı gruplar olduğunu öne sürdüler. Benimle Hevala Cemal (Murat Karayılan) arasında ayrılık olduğunu iddia ettiler. Oysa biz bunların tümünü aşmışız. Bizim ilişki tarzımız, yoldaşlığımız büyük amaçlar, sağlam ilkelere dayanıyor. Onun için bu propagandaların hiçbir temeli yok.

Murat arkadaşla uzun bir süredir tanışıyoruz. Suriye’de çalışırken de birlikteydik. O zamanlar henüz lisede öğrenciydim. Mazlum Doğan’ın ‘Direnmek Yaşamaktır’ adlı kitabını okuyup, harekete sempati duydum. İnceledim, araştırdım. Önderlik (Abdullah Öcalan) de oradaydı ama bizim Cemal arkadaşla doğrudan ilişkimiz vardı. Sonra uzun yıllar Botan’da birlikte çalışma yürüttük. Şırnak, Siirt, Hakkari, Van bölgesidir Botan. En fazla çatışmanın yaşandığı alandır. Cemal arkadaş saha komutanımızdı, ben ise onun yardımcısıydım. Savaştan kaynaklanan en ağır koşullarda birlikte mücadele etmişiz. O saha komutanlığını bana devredip Güney’e gitti. Sonra o ana karargah komutanı oldu, ben yine yardımcılığını üstlendim. Ana karargah komutanlığını da ondan devraldım. Birbirimizi çok iyi tanır ve biliriz. Yanlışlık olmasın, diğer arkadaşlarla da yoldaşlık bakımından farklı bir durum yok. Biz kendimizi bildiğimiz için tüm bu spekülasyonlara, propagandalara cevap verme gereği bile duymadık. Çünkü çok saçmaydı. Biraz aklı başında olan insan, yönetim arasında bu kadar güçlü çelişkiler olsaydı, son on yılda bu kadar karmaşık, bu kadar kapsamlı, bu kadar büyük bir mücadeleyi yürütemeyeceğini bilir. Bir aile içinde bile ufak bir anlaşmazlık varsa yaşanmaz olur. Bu hareket, yaşamının 24 saatini savaş koşulları içinde geçiriyor. Eğer gruplaşma olsaydı, defalarca bölünürdü. Bizim ilişkimiz büyük bir güvene dayanır, ortak inançlara kilitlenmişiz. Hareketimiz bu sayede bu günlere geldi.

Benim şahsıma yönelik medyada hep dezenformasyon yapmaya çalıştılar ama bunların hepsi aynı merkezden yürütüldü. Amaçları vardı ama bu da gerçekleşmedi. Türkiye’deki bütün çalışmaları ben yürüttüğüm için hedef almaları normaldi.  Tabii uzun süreden beri bu görevde olmam da etkili. Suriyeli olmam dolayısıyla son zamanlarda daha fazla hedef alınıyorum. Ama başka arkadaş benim yerimde olsaydı, bana karşı takındıkları tavırdan farklı bir şey olmazdı. Her süreçte başka arkadaşlar hedef alınıyor. Tüm bu propagandalar özel savaşın bir parçası.”

KURAL: SİVİLLER ZARAR GÖRMEMELİ
Soruyorum, “Yıllarca sivillere de zarar veren eylemler oldu. Son örnek Siirt’te dört kadının öldürülmesi olayı. Gaziantep’te meydana gelen ve 9 kişinin ölümüyle sonuçlanan patlamadan da siz sorumlu tutuldunuz. Bir de TAK var. TAK’ın eylemlerinin bir çeşit ‘derin PKK’ olduğuna inananların sayısı bir hayli fazla. Tüm bunlardan HPG’nin Türkiye’deki sorumlu ismi olarak sizin suçlanmanız doğal değil mi?” Bahoz Erdal, yanıtlarken sakin üslubunu bozmuyor, üstelik bu sorular ona hiç de şaşırtıcı gelmiyor:

“Kuzeyde (Türkiye) yaşanan olaylarla ilgili evet, ben sorumluyum. Ama siviller asla hedefimizde değil. Bunu daha önce de açıkladık. Sivilleri hedef alan bir perspektifimiz olsa, bir değil çok kez eylem yapardık. Fakat sivillere yönelik ne ahlaki, ne perspektif ne de ideolojik yaklaşım olarak eylem yapmamız söz konusu bile olamaz. HPG olarak kararlarımız var. Savaşta uymamız gereken kararlar bellidir ve herkes bunları uymak zorunda. Sivillere verilen zararın hiçbir gerekçesi olamaz. Siirt’te 4 kadının ölümü herkesin bildiği bir hatadır. Oradaki bir birimimiz kendi inisiyatifiyle yapmış. Biz de basından duyduk, arayıp sorduk. Yanlış bir hedefe yönelmişler ve böyle bir kaza doğmuş. Eylemlilik dönemimizdi, yerel birimimiz sürece uygun bir eylem yapmak için kendi inisiyatifiyle harekete geçmiş, istihbarat toplamış ve eylem sonucunda böyle bir kaza doğmuş. Asıl hedef ile aynı renk ve modelde bir araba, talihsiz bir benzerlik, sonrasında bu kaza oluyor. Olayı hemen soruşturduk ve hemen özür diledik. Dengesiz bir savaş yürütüyoruz. Eşit olmayan koşullarda savaşıyoruz. Çok duyarlı olmamıza rağmen böyle kazalar oluyor. Onlarca, yüzlerce grup hareket halinde, ona rağmen çok azdır böylesi kazalar. Dünyadaki diğer hareketleri inceleyin, devletleri inceleyin, göreceksiniz. Ama bu tür kazalar bize vicdani olarak büyük üzüntü doğuruyor. Kazanın sonucunda zarar görenlerin yakınlarında belli bir burukluk oluşabiliyor. Ama halkımız bunları gerekçe gösterilerek yapılan propagandaya kanmaz. Türk kamuoyunda ve dışarıda etkili olabilir. Fakat Kürt kamuoyu bu yalanlara inanmaz. Ayrıca bu türden propagandalar, devletin işlediği cinayetleri de aklamaz.

***
Gaziantep’teki patlamayı PKK yapmadı

Gaziantep’te 9 kişinin öldüğü patlamayı da bizim üzerimize yıkmaya çalıştılar. Oysa yanlış yapmışsak, kaza olmuşsa bunu açıklamaktan çekinmezdik. Hogir’den, Şemdin Sakık’tan kimse bahsetmezken, önderliğimiz parti kongresinde ‘bunlar PKK tarzı eylemler değil’ diyerek eleştirmiştir. Hareketimizin bir eylem çizgisi var ve buna uymayana karşı uyguladığımız bir adalet de var. Hiç bir hatayı gizlemeyiz. ‘Falanca bizim adımıza şu eylemi yapmış ama hatalıdır, şöyle de cezalandırılmıştır’ deriz. Mesela Şemdin Sakık örgüt içinde tutuklandı ve sorgudan geçti. Siirt’te dört kadının ölümünün kaza olduğunu açıkladık. Suç işleyene gereken ceza verilir. Bir insan yanlış yapabilir, suç işleyebilir. Hareketimizin bir adalet anlayışı var.  Antep olayı çok çelişkilidir. Devlet PKK’nin üzerine yıktı ve Türk medyası bunu sorgulamadı bile. ‘Eylemi yapan kişi Amanoslardan geldi’ dediler. Sonra bir açıklama daha yaptılar, ‘Bu kişi talimatı Amed saha komutanlığından aldı’ dediler.  Ama kimse sormadı, Amanos nerede, Amed nerede? Amanos’un, Amed’in, Botan’ın ayrı ayrı karargahları ve eylem sahaları var. Her karargah kendi sahası içinde eylem yapmaya yetkilidir. Kimse kimsenin sahasına eylem yapmaz. Yoksa kaos çıkar. Türkiye’de sorgulama yok, devlet dediği zaman doğru kabul ediyorlar. Öyle değil, biz Gaziantep’teki patlamayı yapmış olsaydık, açıklardık. Daha fazlasını söyleyeyim, bir hatayı, bir yanlışı kimse duymasa bile PKK kendi içinde sorgular, sorumluları bulur, cezalandırır ve açıklar.