Kardinaller Papa olunca değişmiyorlar

|

Kardinaller Papa olunca değişmiyorlar A Kardinaller Papa olunca değişmiyorlar

EYLEM DELİKANLI NEW YORK

Ernesto Semán, New York Üniversitesi’nde tarih üzerine doktorasını yapmakta olan Arjantinli yazar ve gazeteci. Bir dönem Pagina/12 gazetesinde de yazan Semán, Kardinal Bergoglio’nun Kirli Savaş dönemine ilişkin geçmişini gün yüzüne çıkaran eski ERP militanı, gazeteci Horacio Verbitsky ile beraber çalışmış. Semán ile Latin Amerika çıkışlı, içinde Marksist öğeler barındıran Özgürlük Teolojisini, Papa Francis’in ve Cizvit’lerin bu hareketle ilişkilerini, Cunta dönemini ve bölgesel çelişkileri konuştuk.

»Papa Francis’in kim olduğuyla başlamak istiyorum sohbetimize. Kariyerinin ilk zamanlarına ve özellikle cunta dönemi Arjantin’deki çalışmalarına değinelim dilerseniz.
Papa Francis 76 yaşında dolayısıyla Kilise içerisinde uzun bir kariyeri oldu. Son 40-50 yıldır Arjantin’in içinden geçtiği değişik evrelere de tanıklık etti. Arjantin’deki adıyla Kardinal Jorge Mario Bergoglio, Buenos Aires’te yaşayan orta sınıf, tipik bir İtalyan göçmen ailesinden geliyor. Gerçekten mütevazı olanakları olan, mütevazı bir kişilik. Hıristiyanların Latin Amerika’da geniş bir tabana sahip ama aynı zamanda politik ve ideolojik ayrılıkları da olan Cizvit’ler cemaatinde çalışıyor. Cizvit’ler daha çok sosyal konulara verdikleri önemle tanınıyorlar. Özgürlük Teolojisini takip eden birçok papaz Cizvit’lerden gelmedir, buna karşılık birçok muhafazakâr da. Birinin Cizvit’lerden olduğu bilgisi önemlidir fakat bu çok farklı duruşlara da işaret edebilir. Bergoglio erken bir yükşeliş gösterdi. 36 yaşında Dini Lider oldu ki bu, Cizvit’ler arasında o pozisyona yükselen en genç kişi yaptı kendisini. Bu görevi de 1973‘ten 1979’a kadar yürüttü. Bu çok hassas bir dönem Arjantin’de. Gerilla hareketi ve solun yükseldiği bu dönem Kilise ile de ilişkiler artmıştı. Yalnızca onlar olmasa da özellikle Özgürlük Teolojisi ile bağları olanların sosyal ve politik olarak daha proaktif rol aldıkları bir dönemden bahsediyoruz. Bu tabii ki farklı stratejilerin de doğmasına neden oldu. Özgürlük Teolojisinin bazı üyeleri gerilla hareketine aktif olarak katılırken bazıları da silahlı mücadele yerine mesela Buenos Aires’teki ve ülkenin geri kalanındaki yoksul mahallelerde çalışmaya başladılar. Bu katılımların birçoğu Kiliselerden bağımsız gerçekleşti. 76’da Askeri Cunta yönetimi ele geçirince yaklaşık 15 bin kişi toplama kamplarına götürüldü, işkenceden geçirildi, nehirlere atıldı, faili meçhul bir şekilde öldüler ve bilinmeyen mezarlara gömüldüler. Latin Amerika bağlamında baktığımızda her ülkede Kilise’nin bu dikta dönemlerinde farklı bir tutum takındığını görüyoruz. Mesela Şili’de Kilise homojen bir şekilde Askeri diktatörlüğe karşı çıktı ve aslında demokratik süreçte kayıpların ailelerine de destek verdi. Brezilya’daki Kilise de benzer bir tutum sergiledi. Özgürlük Teolojisinin en güçlü olduğu ülke El Salvador’da ölüm magası çareyi Kardinal Romero’yu ortadan kaldırmakta buldu. Nikaragua’da Kilise bölünmüş durumdaydı ama büyük çoğunluğu Somoza’yı deviren Sandinistalara sempati duyuyordu. Arjantin’de ise Kilise bir kurum olarak askeri diktatörlüğü destekledi. Tabii ki farklı görüşleri olan papazlar mevcuttu Kilise içerisinde ama kurum olarak, resmi bir şekilde başından sonuna kadar Cunta’yı desteklediler.

»Belki bu noktada Kardinal Bergoglio’nun bu süreçle ilgili kendisine atfedilen insan hakları ihlallerinden, özellile de iki Cizvit papazın ele verilmelerinden bahsetmemiz gerekir.
Franz Jalics ve Orlando Yorio, Özgürlük Teolojisi sempatizani iki papazdı ve Buenos Aires’in yoksul mahallelerinde çalışıyorlardı. Kardinal Bergoglio’nun yakın denetimi altında olan bu iki papazın sol hareketle bağlantıları olduğu ve mahalle çalışmaları nedeniyle baskı gördükleri de biliniyordu. Her ikisi de hem ölüm mangası hem de ordu tarafından aranıyorlardı. Kilise de bunu biliyordu. Bilinen başka bir gerçekse Kilise’yle bağlarını koparmış papazların koparmayanlara nazaran daha tehlikeye açık olduklarıydı. Bu davanın konusunu anlayabilmek için en önemli nokta da burası.

»Bu süreçte bu papazlar Kilise’ye bağlı mıydı?
Evet, fakat Bergoglio Mayıs 76’da bu papazlardan Cizvit desteğini çekti ve bundan tam iki hafta sonra da bu papazlar kayboldular.  Peki Bergoglio ne olacağını biliyor muydu? Evet biliyordu. Kilise içindeki papazların kaybolmadığını ama kilise dışındakilerin kaybolduğu bir gerçekti. Hatta Cizvit kanadından gelen üyeler Bergoglio’ya desteğini çekmemesi yönünde yalvardılar. Bergoglio bunlardan birisine “ben onları mahallelerde çalışmamaları konusunda ikna etmeye çalıştım ama onlar devam ettiler. Bu noktadan sonra yapabileceğim bir şey yok” bile dedi. Jalics ve Yorio 6 ay boyunca ESMA denilen Mekanik Askeri Okul’da tutuluyorlar ve sistematik olarak işkenceye maruz kalıyorlar. Hatta Cizvit’ler Bergoglio’yu bertaraf ederek papazların öldürülmemeleri ve yurtdışına çıkarılmaları için uluslarararası kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Orlando Yorio, bu toplama kampından kurtulan bir tanığa, soruşturması esnasında kendisine ancak Kilise’den birinin bilebileceği, verdiği eğitimlerle ilgili detayların sorulduğunu söylüyor. Ayrıca Yorio, bütün bu olayları gün ışığına çıkaran gazeteci Horacio Verbitsky’ye kendilerini ele verenin Bergoglio olduğunu da söylüyor. Daha sonra iki papaz Almanya’ya gönderiliyorlar ve onları karşılayan iki rahibe de ele veren kişinin Bergoglio olduğunu yönünde görüş bildiriyorlar.
Bergoglio bu konuyla bir alakası olmadığını aksine iki papazın toplama kampından çıkarılmalarına ve yurtdışına gönderilmelerine yardımcı olduğunu açıklıyor.

»Kısacası bu suçlamaları ve hatta Cunta’yı desteklediğini kabul etmiyor öyle mi?
Aynen öyle. Bu konu ilk çıktığında ordu ile hiçbir şekilde görüşmediğini iddia etmişti. Yıllar geçtikten sonra bu ilk hikâye, Başkan Videla ve ordu ile papazların salıverilmeleri için görüştüğü yönünde değişti. Kendisiyle ilgili muğlak bir durum oluştu kısacası. Dört yıl önce açılan Dışişleri Bakanlığı’nın gizli arşivleriyle başka konular da gün ışığına çıktı. Bergoglio’nun resmi olarak polisten papazların pasaportlarının yenilenmesini istediği, daha sonra bu pasaportların ülke dışına çıktıklarında uzatılmamalarını talep ettiği yer alıyor belgelerde. Buna gerekçe olarak da papazların ordu ve hükümete karşı gelmeleri sebebiyle hapsedildikleri gösteriliyor. Gerçek bir anlamda bu aslında. Tabii ki bunların hepsini o sürecin içinde değerlendirmek gerekiyor. Kilise mensuplarının bazıları çok daha vahim işlere karışmışlardı. Bazı papazlar işkence seanslarına katıldılar, bazıları ölümlere bizzat karışmıştı.

»Özgürlük Teolojisi’ne geri dönersek Bergoglio’nun bu harekete dair retoriği tam olarak nedir?
Bergoglio sosyal muhafazakâr eksende kaldı. Hatta Cunta dönemi yaptığı açıklamalarda Kilise’nin önceliğinin komünizmi yok etmek için kurum içinde ve dışında gerekli eforun sarf edilmesi yönündeydi. Bu, Kilise’nin Özgürlük Teolojisine atıfta bulunurken kullandığı jargonla birebir örtüşüyor. Son on yılda ve öncesinde Kilise’nin söyleminde de farklılıklar olduğunu görüyoruz. Sermayenin  artışı, sosyal politikalar ve sosyal muhafazakârlık konusunda çok daha güçlü bir hareketlilik içinde olduğunu görüyoruz. Toplum ağırlıklı söyleme önem veren bu muhafazakârlarla Özgürlük Teolojisi’ni takip edenler arasında bu anlamda bir benzerlik görülebilir. Askeri diktatörlük sonrası demokrasiye geçildiğinde Bergoglio kendini Özgürlük Telolojisi’nden olabildiğince uzaklaştırırken bir yandan da toplum ağırlıklı söyleme bağlı kalarak kamusal alanda ve politik tartışmalarda ortaya çıkan mesela doğum kontrolü, kürtaj ve eşcinsel evliliği gibi konularda aşırı muhafazakârlığa yöneldi.

»Bu muhafazakârlığı da 2010’daki eşcinsel evliliği yasallaştıran oylamada kamuoyu nezdinde çokça tartışıldı. Kilise’nin bu tavrı ne tür bir ayrışmayı getirdi kurum ve tabanı arasında?
Şimdi Papa olarak kazandığı zaferi bir kenara koyarsak, bu sanırım Bergoglio’nun en büyük yenilgisiydi, Kilise ve Katolik nüfuz arasındaki mesafenin ne kadar büyük olduğunu gösterdi. Buna benzer bir radikal muhafazakârlık 2005’te de kendini göstermişti. Ordu içindeki vaizlerinden birisi Sağlık Bakanı’nın doğum kontrolüne yönelik politikaları nedeniyle boynunda bir iple denize atılması gerektiğini söylemişti. Bunu da İncil’den bir paragrafa gönderme yaptığı şeklinde açıkladı. Fakat Arjantin’de insanlar bir dönem gerçekten boyunlarında iple nehirlere atıldılar. Kirchner hükümeti, Bergoglio’dan bu vaizi görevden uzaklaştırmasını istedi ama Bergoglio bu karara gerçekten direndi, kazandı da. Bu vaiz 75 yaşında emekli oldu ve görevinden ayrıldı. Aslında bu süreçte Kilise’nin, Cunta dönemi faaliyetleriyle ilgili bir açıklama yapması beklendi hep. Hiçbir özür olmaması bir yana gerçek anlamda bir cezalandırma da olmadı. Yani gerçekten işkencelere ve ölümlere karışmış ve şu an hapiste olanlar bile Arjantin Katolik Kilisesi’ne bağlı kalabildiler. Birçok Latin Amerikan ülkesinde demokrasiye geçiş dönemleri, politik olarak aktif olan Kilise mensuplarına ne yaptıklarını değerlendirmeleri için şans verdi ama Arjantin’de bu olmadı çünkü Kilise’nin eski üyeleri her zaman Kilise içerisinde güçlü kalabildiler ve aslında yaptıklarının da doğru olduğuna inanıyorlardı.

»Bergoglio’nun davası nasıl sonuçlandı?
Gerçekten, bire bir insan hakları ihlalleri saptanmış papazlar mahkemelere çıkarıldılar ve cezaevine gönderildiler. Bergoglio’nun davası biraz daha farklıydı çünkü kendi cemaatinizden birilerini ele vermek aslında bir suç değil. Tam da bu sebeple Jalics ve Yorio’nun avukatları Bergoglio’nun ölüm mangasına bilgi verip vermediğinin araştırılması için talepte bulundular çünkü bu suç kapsamına girerdi. Fakat bu inceleme hiç başlatılmadı. Yorio 2000 yılında doğal sebeplerden öldü. Jalics ise Almanya’da kaldı ve kişisel olarak Bergoglio’yu hedef almamaya karar verdi. Hiçbir zaman “Bergoglio suçlu değildi” demedi ama bu konunun üzerine gitmeme kararı aldığını bildirdi.

»Bergoglio’nun kamuoyu desteği nasıldı Arjantin’de?
Eşcinsel evliliği yasasının gündemde olduğu zaman tam bir yıkım vardı tabii ki. Sanıyorum Katolik Kilisesi’nin tabanı Bergoglio’yu son derece popüler ve karizmatik bir kişilik olarak görüyor ve ne olursa olsun biz sosyal ve seküler konularda kendi politikalarımızı güderiz noktasında bir vurgu yapmak istiyorlardı. Bu tabii ki Kilise’nin genel olarak Latin Amerika’daki sol hükümetlerle karşı karşıya kaldıkları bir durum. Sol hükümetlerin geniş tabanını oluşturan Katolik nüfuz aynı zamanda bu hükümetlere neredeyse her anlamda karşı olan bir kurumun da üyesi olmaya devam ediyor. Çok karmaşık bir durum aslında. Bergoglio Arjantin’de popüler değildi demek zor. Çelişkiler yerel kaldığı sürece Katolikler, Kilise’nin kamuoyuna mal olmuş kişilerine saygı duymaya devam edecekler ama gündelik yaşamlarında da seküler kararlar almaktan ve Latin Amerika genelindeki ilerici reformları desteklemekten geri kalmayacaklar.

»Bergoglio’nun Papa seçilmesi bu politik tartışmaların dengesini sarstı mı?
Tabii gücün dengeleri çok etkili bir şekilde değişti. Mesela bir kürtaj konusunun Arjantin’de kolay kolay gündeme gelebileceğini sanmıyorum. Zaten popüler bir kişilikti önümüzdeki zamanda daha da güçlenmiş olacak.

»Yoksullara yardım konusunu da biraz bu güç dengeleri ekseninde mi değerlendirmek gerekiyor? Latin Amerika geneline baktığımızda Bolivarcı sosyalist hükümetlerin eşitsizliği giderme yönünde geliştirdikleri sosyal reformlar bir anlamda Kilise’yi de bu alanda çalışmaya zorluyor denebilir mi?
Katolik Kilisesi birçok sosyal çalışma yapıyor Buenos Aires’te. Yoksul mahallelerinde yaşayan milyonlarca insan var. Bergoglio da bunların içerisinde aktifti fakat çalışması efektif olmaktan ziyade sembolikti diyebiliriz. Kişisel tercihleri; yani arabaya binmeyip otobüse binmesi, mütevazi bir evde yaşaması, kendi yemeğini pişirmesi hiyerarşik olarak Kilise’ye atfedilen ayrıcalıklar arasında değil tabii ki. Bunların hepsi iyi bir etki yaptı. Kilise içerisindeki birçok sosyal yardım CARITAS denilen bir kuruluş tarafından yapılıyor. Bergoglio bu kuruluşun bir üyesi değil. Bergoglio ve diğer Latin Amerikan Kiliseleri sistematik olarak bu hükümetlere karşı olduklarını belirtiyorlar ki bu hükümetler en azından İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana yoksulluğu büyük oranda azaltmayı başarabilmiş Hükümetler. Kilise’nin dini sorumluluk ve eşitlik kavramlarıyla arasında, aynı zamanda da bu eşitliği sağlayacak insanlarla bağlarında bir paradoks var. Kısacası Kilise’nin ilk etaptaki amacı hükümetlerin eşitsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırma yönündeki çalışmalarında onların gerisinde kalmamaya çalışmak ama daha derin ve uzun dönem stratejileri ise bu hükümetlerin aslında Kilise'nin tabanı olan kesimde yarattıkları sempatiyi ve bunun sayesinde seküler kararları almalarını engellemek. Tabii bu durum ülkeden ülkeye değişmekle birlikte Kilise nezdindeki esas dert muhafazakâr tabanını kaybetmesi dışında seküler kararların bu tabana normal görünmeye başlaması. İşte eşcinsel evliliği ve doğum kontrolü örneklerinde olduğu gibi. Kamuoyunun dini düşünceleri ile seküler kararları arasındaki mesafesi Kilise ile tabanın arasının daha da açılmasını sağladı. Latin Amerika’da Kilise’nin bu hükümetlerle alakalı olarak tehlikeli bulduğu nokta işte tam da burası. Venezuela, Bolivya, Uruguay, Ekvador ve Arjantin’de hükümetler Kilise ile çok zor bir ilişki içerisindeler zira Kilise bu hükümetlerin geliştirdiği sosyal reformları desteklemiyor veya açıktan onlara savaş açıyor. Halbuki yoksulluğun ve sosyal eşitsizliğin gerilediği bir 10 yıldan bahsediyoruz. Bergoglio’nun Latin Amerika’yla ilişkisini Papa İkinci Jean Paul’un Doğu Bloku’yla ilişkisine benzetenler var. Durum aynen bu olabilir. Zira bu tartışmanın taraflarından birinin aniden çok daha güçlü biri haline geldiğini ve bu yerel tartışmalardan çıkıp bu tartışmanın politik dinamiklerini değiştirecek çok daha baskın bir figure dönüştüğünü görüyoruz.