Tayyip Erdoğan, Kürt meselesini çözmeyecek! Böyle bir niyeti yok

|

Tayyip Erdoğan, Kürt meselesini çözmeyecek! Böyle bir niyeti yok A Tayyip Erdoğan, Kürt meselesini çözmeyecek! Böyle bir niyeti yok

YAŞAR AYDIN ANKARA

Türkiye soluğunu tutmuş Kürt sorununda yaşanan süreci izlerken, demokratik kamuoyu görüşünü açıklamaktan bile imtina ediyor. Bu sessizliği bozanlardan biri Kürt hareketi içinde çeşitli görevler üstlenmiş Mahmut Alınak oldu. Alınak, Kürt sorununun girdiği rotaya dair endişelerini BirGün’e değerlendirdi.

»Kürt sorununda atılan adımları gerçekçi bulmuyor, Başbakan Erdoğan'ın bir hamlesi olarak görüyorsunuz. Erdoğan’ın hamlesi olsa bile 'Barış Süreci' desteklenmemeli mi?
Değil bir gencin hayatı, tek bir damla insan kanı bile bana göre bin ülkeye bedeldir. Tarihin pek çok vakayla bize gösterdiği ve öğrettiği şey şudur: Kan akıtılarak korunan bir devlet ya da kan akıtılarak kurulan bir devlet çok geçmeden o ülke halkı için bir zindana dönüşür. Yine uzak ve yakın tarihte yaşanmış pek çok olaydan biliyoruz ki, savaşlar halkların ruhuna kin ve nefret tohumları eker. Bu tohumlardan saçılan kötülükler dünyayı kirletiyor, yaşanmaz hale getiriyor. Savaş her ne nedenle olursa olsun bana göre vahşettir. Bir insanın barıştan yana olmaması için kan içici, canavar ve insanlık düşmanı olması gerekiyor. Bir insanın öldürülmesini veya şiddete maruz bırakılmasını anlamam mümkün değil. Devlet ve PKK çatışmasında on binlerce insan öldü. Öldü de ne oldu? Hangi mesele halloldu? Şimdi karşılıklı 1984 öncesinin dingin dönemine dönülmek isteniyor. Ya yitip giden o canlar? Kim ne cevap verecek onlara? Yazık olmadı mı onca insana ve hayatları artık bir işkenceye dönen onların ailelerine? Ne de olsa ateş düştüğü yeri yakıyor! Neyse, çok acı da olsa anneler ve babalar bağrına taş basıp artık akan kanın durmasını istiyorlar. Devlet ve PKK hiçbir mazeret ileri sürmeden kesinlikle silahlı çözümden arınmalıdır. Çünkü silahın hiçbir haklı nedeni olamaz. Silah insan hayatına giren en iğrenç çirkinliktir, insanlığın en belalı düşmanıdır. Silah hem siyaset ve hem toplum yaşamından sonsuza kadar çıkarılmalıdır.

»Geçen hafta yayınlanan yazınızda "Kürt hareketi iyimserlikle tedirgin bir karamsarlık arasında gidip geliyor" diyorsunuz. Ama Kürt hareketi örgütsel kimlik anlamında sürecin arkasında duruyor ve net tavır sergiliyor. Bahsettiğiniz tedirginlik hangi düzeyde açığa çıkıyor?
Daha önce yazdığım makalelerde bu cümleyi, izaha ihtiyaç duymayacak kadar açık olarak anlattım. Kürt hareketi iyimserdir, çünkü sorunun çözümleneceğini ummaktadır. Tedirgin bir karamsarlık içindedir, çünkü Tayyip Erdoğan’dan yana kaygıları var. Oslo görüşmeleri ve sonrasındaki dönem hafızalarda tazeliğini hâlâ koruyor. Öcalan’ın isteğiyle Habur’dan giriş yapan barış gruplarının geldiği günleri getirelim gözümüzün önüne. Büyük bir ümit ve coşku dalgası sarmıştı her tarafı. Barış, mutlu soluğunu hissedeceğimiz kadar yakın görünüyordu bize. Öyle ki Avrupa’daki PKK’liler Türkiye’ye gelmek için gün sayıyorlardı? Peki ne oldu sonra? Rüzgâr bir anda tersine döndü, birkaç gün geçmeden Habur’dan giriş yapan barış gruplarının çoğu kelepçelenip cezaevlerine kapatıldı. Hepsi hâlâ cezaevindedir. Ele geçmeyenler ise sınırı geçip tekrar Kandil’e gitmek zorunda kaldılar. Sonrasında ise Tayyip Erdoğan kan siyasetini daha da şiddetlendirerek sürdürdü, ölüm kusan silahlar tekrar can almaya başladı. İşte tüm bu nedenlerle Kürt hareketi Tayyip Erdoğan’a güvenmemektedir, tedirgin bir karamsarlık içindedir. 

»Başbakan Erdoğan Kürt sorununda neden şimdi adım attı?
Erdoğan hangi adımı attı da biz görmüyoruz? Hâla terör diyor, hâlâ bitirmekten söz ediyor. Erdoğan’ın ağzından Kürtlerin ulusal haklarının verilerek meselenin çözümleneceğine ilişkin tek bir kelime duyan varsa çıksın söylesin. Erdoğan Kürtlerin hangi haklarını vererek sorunu çözecek? Hasan Cemal’in uğradığı kıyım, durumu yeterince açıklamıyor mu? Erdoğan, Kürt meselesini çözmeyecek! Böyle bir niyeti de yok. Erdoğan evinin önünü süpürtmek ve tahtını tahkim ederek yoluna esenlikle devam etmek istiyor. Anayasa ve başkanlık konusunda BDP’nin desteğine ihtiyacı var. Suriye’deki Kürt muhalefetini kontrolü altına almak, Ortadoğu’da manevra alanını genişletip elini güçlendirmek ve bir de PKK’ye silah bıraktırmış olarak seçime gitmek istiyor.
»Barış olamayacaksa bizi nasıl bir gelecek bekliyor?
Bunu düşünmek dahi istemiyorum. Eskiye dönülmemesi için hepimize çok önemli görevler düşüyor.

»"Şiddetsiz, kansız bir yol" mümkün diyorsunuz. Peki neler yapılmalı?
Sözünü ettiğim şey demokrat sivil güçlerin devreye girmesidir. Bir süre önce bir makalemde şöyle yazmıştım: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hayret verici çalımının gölgesinde süren Devlet-Öcalan görüşmesi -bana ümit vermese de- tereddütsüzce desteklenmelidir. Desteklenmelidir, çünkü anlaşma sağlanırsa hiç değilse savaş duracak ve artık gençler ölmeyecek. Bir de cezaevlerindeki binlerce insan dışarı çıkacak. Sadece bu iki nedenle de olsa görüşmelerin mutabakatla sonuçlanması için taraflar adım atmaya teşvik edilmelidir.

Peki, bu görüşmelerden Kürt meselesinin çözümünü beklemeli miyiz? Birçok nedenle bu hayal ne yazık ki gerçekleşmeyecek. Diyelim ki görüşmeler sonunda anayasaya tüm etnik kesimleri (Kürtleri) ve farklı kültürleri ifade eden bir madde konuldu, mahkemelerdeki Kürtçe savunmalar Türkçe olarak tutanaklara geçirildi, köylere eski adları verildi. Bu aralar hiç sözü edilmeyen ama Başbakan'ın şiddetle karşı çıktığı daha ileri bir şey yapıldı, Kürtçe eğitime geçildi. Bu halde Kürt meselesi çözülmüş ve Kürtler özgürleşmiş mi olacak?
Örgütlü, örgütsüz pek çok Kürt’ün bu soruya evet cevabı vereceği bir sır değildir. Hatta bunlar şimdi çoğunluktadır. Türklerin neredeyse tamamı da, daha ne istiyorsunuz diyecek. Bu çevrelere TRT 6 örneğini vermekle yetineceğim. TRT 6, Kürtleri ne kadar özgürleştirdiyse bu değişiklikler de o kadar özgürleştirecek. Meseleye milliyetçi bir gözlükle (Kürt milliyetçiliği gözüyle) bakacak olursak sözü edilen bu “haklar” yeter. Yeter, çünkü Kürt kimliği kabul edilmiş olacak ve Kürt seçkinleri ile Türk seçkinleri, ülkeyi Kürt ve Türk halkı adına birlikte yönetecekler. Ne de olsa milliyetçilikte egemenlerin-seçkinlerin çıkarları esastır.

Peki, Kürt seçkinleri bu düzende Kürtler adına ülke yönetimine katıldığında -ki istenen budur- Kürt halkı özgürleşmiş olacak mı? Buna verilecek cevap evet ise, o halde Türk halkının mutlu ve özgür olduğunu ve cennet bir hayat geçirdiğini kabul etmemiz gerekir. Devlet; Meclis'i, yargısı, eğitimi, askeri, polisi, istihbaratı, bayrağı, milli marşı, belediyeleri, nüfus ve tapu daireleri, kısacası tüm kurumlarıyla Türklük etiketi taşıyor. Devletin tüm uzuvlarından adeta Türklük fışkırıyor. Gel gelelim Türk halkı kendi etnik adını taşıyan bu kurumlarda ikinci sınıftır ve hiçbir rolü yoktur. Buralarda esamisi bile okunmaz. Devlet gerek gördüğünde gözünün yaşına bakmadan kamçısını onların da sırtında şaklatmaktadır. Meydanlarda hak arayan Türk işçisi, memur, esnaf ve gençliğin uğradığı gazlı, coplu saldırıları televizyonlarda boy boy izliyoruz.
Egemenler tarih boyunca nasıl ki dini kullanmışlarsa, milliyetçiliği de öyle fütursuzca kullanmışlar ve kullanmaya da devam ediyorlar. Böyle olduğu içindir ki halklar binlerce yıldır kendi etnik adlarını taşıyan devletlerin boyunduruğu altında yaşıyor. Uzağa gitmeye gerek yok: İşte komşu İran, Irak, Suudi Arabistan, Suriye, Bulgaristan, Yunanistan halklarının yaşadıkları esaret! Türk halkı da bu halklarla benzer bir durumdadır. Bu nedenle -sözü pek edilmese de- Türk halkının da Kürtler ve diğer halklar gibi kurtuluşa, özgürlüğe ihtiyacı var.
Siyasetin şifrelerini az çok okuyabilen biri, bu hükümetin de kendinden önceki tüm hükümetler gibi Kürt meselesinin radikal-kesin çözümünü tarihe havale edeceğini görür. Böyle sürerse gelecek on yıllar ne yazık ki bugünkü gibi yine kanlı bir miras devralacak.

Sözü fazla uzatmadan yazının başındaki soruya tekrar gelecek olursak.. Kürt meselesi bundan sonra nasıl bir seyir izleyecek, evrimle mi yoksa devrimle mi çözümlenecek? Elbette ideal olan evrimle sonuçlanmasıdır. Evrimle gelen çözüm sancısız, hasarsız, doğal ve kendiliğinden gelen mutedil çözümdür. Keşke bunun imkânları ve zemini olsa. Örneğin yapılacak bir referandum, çözümün en basit, yumuşak ve en kestirme yoludur. Fakat devletin ve hükümetin kapıları bu tür çözümlere sımsıkı kilitlidir. Görünür Kürt siyasetlerinin de zaten böyle bir projesi, talebi, hedefi ve pratiği yoktur. Olsa da devlet ateş çemberi siyasetiyle cevap verecektir. Sonuç olarak evrimle çözümün koşulları mevcut değildir.
Geriye kansız devrim yolu kalıyor. Bunun hem yerelde ve hem de dünyada koşulları ve dinamikleri vardır. Eksik olan Kürt siyasetindeki proje ve istektir. Görünür Kürt hareketlerinin çoğu, ümitlerini devletle yapmayı düşledikleri müzakere ve anlaşmaya bağlamış. Yukarıda da belirtildiği gibi Öcalan, Kandil ve hükümet arasında anlaşma sağlansa bile Kürt meselesi çözüme kavuşmayacak. Sorun kangrenleşerek bir kez daha ertelenecek. Ama hiç değilse gençler ölmeyecek ve cezaevlerinin kilitli kapıları açılacak. Bu da büyük bir şeydir
Sonuç olarak -bugün gündemde olmasa da- düğümü çözecek olan kansız bir devrimdir. Su ve hava kadar ihtiyaç var böyle bir devrime. Kürtlerin, Türklerin ve diğer kardeş halkların devlette ve ekonomide ortaklaşa iktidar oldukları demokratik bir devrim. Barış, kardeşlik, zenginlik ve sevinçle dolu görkemli bir iktidar...

***
MAHMUT ALINAK KİMDİR?
Kars'ın Digor ilçesinde 1952'de dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Alınak 1987 genel seçimlerinde SHP'nin Kars adayı olarak TBMM'ye girme hakkı kazandı. Dört yıl sonraki erken genel seçimlerinde ise HEP-SHP ittifağının Şırnak adayı olarak seçimi kazandı. Daha sonra Demokratik Toplum Partisi (DTP) Kars İl Başkanlığı görevini yürüttü. 1994'te milletvekili iken dokunulmazlığı kaldırılan ve Orhan Doğan, Hatip Dicle, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Leyla Zana ile birlikte tutuklanan Alınak, cezaevinde ilk iki kitabını yazdı. 1997'de kaleme aldığı Şiro’nun Ateşi adlı kitap,  DGM tarafından yasaklandı ancak yasak kararına rağmen büyük ilgi gördü. 2011 yılının Aralık ayında KCK'ye yönelik soruşturma kapsamında tutuklanan Alınak, daha sonra serbest kaldı.