Yurdum insanından uzaklarda...

|

Yurdum insanından uzaklarda... A Yurdum insanından uzaklarda...

HAZIRLIYAN:ALİ ŞİMŞEK

Göreli yüksek ücretli, hizmet sektörü ağırlıklı, bankacıdan, medya ve doktora ya da mühendise sadece meslekler üzerinden bir yeni orta sınıf kavramı fazlasıyla cılız sayılabilir. Oysa 90 sonrası bir dönem ve 88 kuşağı üzerinden kültürel ve farklılaştırıcı setlerine dönük bir analiz bize daha fazla somut veri verecektir. Bunu yaptıktan sonra ancak, Prof. Ayata’nın CHP bazlı analizlerini sınamak şansına sahip olabiliriz. Şimdi yavaş yavaş 90’lı yıllarda Türkiye’de uç vermiş bu kültürel stratejileri tartışmaya başlayabiliriz.
Cool ve dIŞLAYICI BİR KÜLTÜR
Nobel ödüllü iktisatçı, Clinton’un danışmanlarından ve neo-liberalizmin çuvallamasını ilk içerden ifşaa etmiş Joseph Stiglitz, “Yükselen Doksanlar” adlı etkileyici kitabında, bu dönemi “dünya tarihinin en parlak on yılı” olarak nitelendirir. Doğal olarak buradaki parlaklığın “paranın hızlı dolaşımıyla” ve “birikmesi ve balonlarla” ilgili olduğunu tahmin etmek çok da zor değil. Bugün “keşfedilen yoksulluk” dolayısıyla biliyoruz ki, aynı dönem yoksulluğun ve sömürünün de “en acımasız” on yılıydı. Ama 90’lı yılların cilası, parlaklığı, küreselleşme ve bilgi toplumu iyimserliği bu yıkımı ustaca gizlemeyi başarmıştı. İşte arkadaki bu enkazı hayat tarzları, eğitimleri ve ironik kültürleriyle gizleyen en önemli aktörlerden biri de küresel kentin küresel profesyonelleri olarak Yeni Orta Sınıf (YOS) olacaktı. Çünkü vitrinde bunlar vardı; ve ortalığı onların neşeli profili ve cıvıltısı kaplamıştı. Özellikle de medyada... Artık ebeveynler çocuklarının fordist dönemdeki gibi doktor ya da mühendis (ki aynı dönem özellikle kamunun ve  öğretmenliğin küçümsendiği dönemlerdi) olmasını değil, MBA yapmış işletmeciler, finansçılar ve borsacılar olmasını istiyorlardı. Üniversite tercih istatistikleri bunu çok rahat gösterecektir. İşte cüret ve neşenin arkasında tarihin sonu ve alternatif yok sinizmiyle, her şey iyiye gidiyor (çağ atlıyoruz) iyimserliği; yükselen ithal tüketim ve ücretler beraber dokuyordu. Bu yükseliş (Sabah gazetesi jargonuyla Yükselen Değerler) 1986’dan sonra kendine küçük de olsa bir kültür dokumaya da başladı. Bu kültür savaşları öncelikle medyada kendini göstermeye başladı. Asil Nadir ile başlayan bir süreçle kısa sürede büyük sermaye medya alanına girdi; bu ise yüksek ücretli yeni bir gazeteci profili de üretmiş oldu. Hayat tarzı gazeteciliği dediğimiz anlayış öncelikle iyi yaşamak, iyi markalar, hazcılık çerçevesinde bir görüntü çizmeye çalışırken, geçmiş ise ince bir ironiyle dalgaya alınmaya başlandı. YOS bir tarafıyla içinden çıktığı alt ve orta sınıfların hayat tarzlarından (eğlence biçimlerinden ilişkilere) mekânlara kadar kendi farklılığını koymaya çalıştı. Bunu ise öncelikle “ne olmadığı” üzerinden yapıyordu. Aynı dönemler medyada Nurdan Gürbilek’in deyimiyle tam bir “söz patlaması” yaşanıyordu. Sol kötümserlikle (ki SCCB’de 1991’de tarih sahnesini terk edecektir) harmanlış bu eğilim hemen her şeyi konuşulabilir hale getirmişti. Ama ağırlıklı olarak da YOS açısından. Burada ortaya çıkan dergi patlaması (Nokta ve Yeni Gündem’den Aktüel ve Tempo’ya Cosmopolitan’a uzanan yüzlerce dergi) da bunu ivmelendirdi. Artık ilgi politikaya değil hayat tarzlarına, kimliklere ve kültüre kaymıştı. Yani YOS’un en büyük yemine...Hemen her şeyin kılavuzunun çıkarıldığı bir söz ishali (bugün bu miras YOS embriyonları üniversiteliler açısından Ekşi Sözlük olarak karşımızda duruyor)... Bu patlama 80’lerden 90’lara evrildiğinde  YOS hemen her şeyi kodlayan, kendine cool bir mesafe üreten “lezzetli” bir kültürü bakiye olarak kullanmaya başlamıştı.
Sümerbank PİJAMASINDAN KOPUŞ
Geleneksel orta sınıf tanımlamasını yeniyle karşılaştırmak için veri alıyorum.  Peki geleneksel orta sınıflardan neyi anlıyoruz? Ki bu CHP’yi anlamak açısından da kritik önemde. Öncelikle 1950 sonrası yoğunlaşan üniversite eğitimi dolayısıyla oluşmuş, kentli, laik ve cumhuriyetçi ilkelere sadık, çekirdek aile olmakla beraber “geniş aile” mahalleden ve cemaat ilişkilerinden (Sünni İslami değerler de dahil) fazla kopmamış; eğitimden gelen statüsünü vurgulayan; tutumluluk, temkinlilik ve ulusal bir duyu üzerinden kendini tanımlayan bir sosyolojiden bahsediyorum. 1930-40’lı yıllarda doğan bir kuşak ayrıca bu. 90’lı yıllar YOS’unun ebeveynleri (baba-büyükbaba) olan bir kesim olarak da bahsedilebilir burdan. Alt sınıflar ve köylülükle beraber tabii. YOS’un o dönemde dalga geçmeyi pek sevdiği (onların gözünde verimsiz bir KİT’i de simgeleyen) Sümerbank pijamalı bir dünyadan söz ediyoruz. İşte Ayata’nın sadece meslekleri baz alarak YOS olarak gördüğü bu kesim ağırlıkla geleneksel orta sınıfa denk düşüyor. Ve bugün fazlasıyla defansif bir hayat tarzcılığına savrulmuş halde. İşte YOS’un kendine bir kültür yontarken didikleyeceği, adlandıracağı, alaycı bir kodlamaya tabii tutacağı en büyük koz alanı burasıydı. Dantelden, misafir odalarına, Ağlayan Çocuk tablolarına ve  “bir maniniz yoksa annem size gelecek”lere uzanan bir hat. Geleneksel orta sınıfları bir kültür kozu olarak kullanmada 1970’li yılların ise özel bir yeri var. Murat 124’den, tek kanallı TV’ye, Peraja kolonyalara kadar... YOS’un çocukluk anılarına denk düşüyor çünkü. Bu sadece kültürel bir farklılaşma mücadelesi de değildi. Aynı zamanda mekânsal bir kopuş da sayılır; mahalleden yırtmak da denilebilir. Yani YOS öncelikle, içinden çıktığı sınıfların alışkanlıklarını (habitus), samimi bir alaycılık ve itiraf mekanizmasıyla hallaç pamuğu gibi atmış; ve oradan kendine bir farklılık dokumuştur. Bugün yaşadığımız kod, sıfat ve ad bolluğu işte biraz da bundan kaynaklanıyor. Çünkü kılavuz deneyim gerektirmeden yargı belirtme kolaylığı ve çabukluğu veriyordu. Anlayacağınız daha otobüse binmeden yanınıza oturacak adamdan rahatsız olacak kadar elinizde garantili kılavuzlarımız oluşmuş durumdadır.
Pekİ Şİmdİ durum ne?
Üç gündür YOS’un birazıyla kavramsal ve mesleki yönlerine, çokça da 90’lı yıllarda görünür olmuş kültürel yüzeyine değinmeye çalıştık. Doğaldır ki bu dizide YOS adına her şeyi söylediğimizi de iddia etmiyoruz.  Ama ana hatlarıyla dışlayıcı kültüründen yeterli örnekler verdik sanıyorum. Bu anlamda benim bahsettiğim YOS profilinin Ayata’nın CHP ile ilişkilendirdiği profille hiçbir ilgisi yok. 1957 doğumlu bir mühendis ile 1970 doğumlu mühendis arasında önemli bir uçurum var; meslekleri aynı olsa da!
Bunu karıştırmak ciddi siyasal sonuçlar doğurur. Üstelik Ayata açısından bakıldığında Kılıçdaroğlu tam yoksullardan dönük sınıfsal bir söylem tuttururken bakışı tekrar orta sınıf iyimserliğine (siz var ya ne kadar niteliklisiniz gibi) çekmek, CHP’ye bugüne kadar yönlendirilen seçkin eleştirisini güçlendiren malzemeler verme tehlikesi de taşıyor. Ayrıca 2001 sonrası krizli dönem YOS’un önemli bir kısmına “sınıf düşme” deneyimiyle işçi olduğunu hatırlatmaya başlamışken; oraya tekrar orta sınıfsın demek tuhaf doğrusu. 90’lı yılların en zor örgütlenen, örgütsüzlüğü cool bir erdem olarak gören başta banka ve finans çalışanları olmak üzere hizmetler sektöründe beyaz yakalı örgütlenmeleri ufak ufak başlamışken.
Hatırlayalım, geçtiğimiz yıllarda başta IBM sanal grevi olmak üzere beyaz yakalılar Maslak’ta plaza eylemlerine başlamışlardı. Bu politikleşme zamanla YOS’un damarlarına kadar sinmiş dışlayıcılığı da ortadan kaldıracaktır. Sol ve sosyalist örgütler öteden beri üniversite öğrencisi ve beyaz yakalı meslekli insanların zaten yoğun olduğu partiler. İçine girdiğimiz sınıfsal gerilimlerin arttığı aralıkta beyaz yakalı işçileşme vurgusu onlar üzerinde “sen orta sınıfsın” demekten daha etkili olacaktır. Çünkü bütün dünyada bu Beyaz Maske düşüyor; üstelik kredi kartlı tüketimin engelleyemeyeceği bir hızla.

Bir farklılık stratejisi: Maganda, Zonta, Yurdum İnsanı
90’ların söz patlamasında, kentlilik üzerinden alt sınıflara yöneltilmiş bu sıfatların asıl faili genç YOS görünüyor. Aslında, 1986 sonrası sol kökenli mizah dergilerinde (Gırgır ve Limon) ortaya çıkmış bu sıfatlar, dergi devrimi ve medya aracılığıyla çok kısa sürede yaygınlık kazandı; ve “Beyaz Türklük” manifestosu  için bağlam ve malzeme sağlamış oldu. Türkiye’de 1991 yılında yayınlanan Leman dergisinin genç mizahçıları medyada yeniden üretilen, saptırılan bu stratejileri ilk işleyenler olacaktır. Ağırlıklı olarak üniversite öğrencisi, sol duyulu bir kesime hitap eden (yani atası Gırgır gibi halk dergisi değildi) bu dergi entel’den yurdum insanı tanımlamasına kadar birçok tanımlamanın piştiği yer olacaktır. Geleceğin genç profesyonelleri olacak bir kuşak bu zeminde, alt ve geleneksel orta sınıflara (hatta üst sınıflara), güvenli bir mesafeden, cool bir bakış atmanın (kıllanmanın) , adlandırmanın lezzetini çıkaracaktır. Günümüzün yıldızı Cem Yılmaz gibi figürleri de çıkaran bu derginin yaygınlaştırdığı stratejiler, kısa sürede başta YOS dergileri olmak üzere medya ve reklamcılar tarafından ele geçirilecektir. Maganda kavramı her ne kadar 80’li yıllarda Gırgır’da uç verse de 90’lı yıllara geldiğinde kente uyum sağlayamamış, cinsel yönden aç, kırsal özelliklerini kaybetmemiş bir figür olarak, kentliliği pekiştiren (hatta Kürtlüğü kodlayan) negatif bir figür olarak işletyecektir. YOS açısından bu tanımlama örtük de olsa Kürtlüğü de kodlayacaktır. Yurdum insanı tanımlaması, daha samimi görünse de alttan alta daha büyük bir seçkinciliği imtiyazlandıracaktır. Yurdum İnsanı esprileri, başta köylülük ve küçük esnaflık üzerinden, eskiliğin, anlaşılmazlığın, uyumsuzluğun, “adam olmazlığın” ve “boşunalığın” altını çizerek, “ben sizi çözdüm” özgüvenini pekiştirmektedir. Daha sonra ortaya çıkacak Türklük esprileri (Gora filmi ve Cola Turca gibi bir marka da üretecektir) ise yine küçük esnaflık ve mahallelilik üzerinden farklılaştırma setiydi. Sürekli bir “şaşırma” ünlemiydi: Biz adam olmayız, ama beni dışarda tutmak şartıyla tabii demek için!
Kılavuzu karga kitaplar
YOS’un en sevdiği kitaplardan biri de  kılavuzlar üzerinden yürüyen kitaplardı. 90’lı yıllarda çok satan ama şimdi gözden düşen bu tür, hemen her konuda fikir yürüten, itiraf mekanizmasıyla ve sıfatlandırmalarla “ben sizi çözdüm” özgüvenini YOS’a hediye eden ve otomatik bir farklılık üreten alaycı bir üsluba sahiptiler. Bu kitapların bazıları ise, kişisel gelişim sektörüyle birlikte hareket edecek. Sen yaratcısın, esneksin, kuantum fikirlisin edebiyatına teşne bu kesime kariyer planları da yaptıracaktır. İçindeki çocuğu keşfetmesi şartıyla tabii... Ya da Mevlana ve Buda harmanlı Sevgi Dini öğütleriyle.
YOS medyası
Eğitimli kesimler Türkiye’de ağırlıklı olarak Hürrriyet-Sabah-Milliyet ve Cumhuriyet hattındaki gazeteleri okuyorlar. 90’lara gelindiğinde ise daha farklı bir gazetecilik kavramı oluşmaya başladı. Yenibinyıl ile başlayan YOS gazeteciliği kısa sürede Yeni Yüzyıl ile karşılığını bulmuş oldu. Hayat tarzı (lifestyle) üzerinden giden, politika ve kültüre özel yer ayıran, tasarımıyla minimalist seçkin; “popüler olanla olmayan arasında ayırım yapmayan” küreselleşme ve bilgi toplumu öncelikli pozitif bir yayıncılığı önüne koydu. Hatta kadrolarının sol kökenden yoğunluğu nedeniyle sol-liberal diyebileceğimiz siyasi melezlenmenin ilk uçlarını da burada görürüz. Fakat YOS yaygın gazetesini 1997’den sonra Radikal gazetesinde bulacaktır. Kentli(urban), entelektüel, popüler kültüre sıcak bakan, hayattan keyif alan küresel profiliyle çok kısa sürede üniversite öğrencilerinin ve beyaz yakalıların okunan gazetesi olacaktır. Radikal, 90 sonrası sol liberal bir pozisyonla “hemen her şeyden anlamayı” seven YOS’a dönük değişen, kültür endüstrisi ağırlıklı kentin nabzını tutmaya çalışacaktır. Günümüzde yaşanan siyasal kutuplaşma dolayısıyla bu alanda gerçekleşen kırılmayı Taraf gazetesinin değerlendirdiğini söyleyebiliriz. Taraf, Radikal’den önemli ölçüde okur ve yazar almayı başaracaktır. YOS medyasının TV karşılığını ise haber de NTV ve CNN Türk, eğlence alanında da CNBC-E dolduracaktır. Gazeteler değil de köşe yazarları bazında baktığımızda hedef kitleleri ve kültürel stratejileri direkt YOS olan yazarlardan bahsetmek mümkün. 90’lı yılların Hürriyet’inde Amerika’dan yazan Serdar Turgut tam bir YOS prensiydi. Direkt söyleyen, özel hayat itirafçısı, alaycı ve cüretli diliyle Turgut birçok yeni yazara rol olacaktır. Şimdi geleneksel orta sınıf değerlerine kaçsa da (eve dönüş) 88 kuşağından Oray Eğin; romantik entelektüel, hayattan zevk alan, sol bir tınıyla sahil kasabalarını özleyen, hemen her şeyden anlayan malumatfuruşluğuyla Haşmet Babaoğlu; iğneleyici dili ve alaysılığıyla ve tam bir kültür yeme-içme uzmanı Nur Çintay A., Ve tabii ki Frankfurt Okulu’ndan da Petrus şarabından da çakan; Cohen ile Müslüm’ü aynı anda seven Ertuğrul Özkök akla gelebilecek ilk yazarlarda sayılabilir. Günümüz yazarlarından Rasim Ozan Kütahyalı ve Yıldıray Oğur’da Ekşi Sözlük esinli ironik diliyle aynı kültürel sermayeyi kulanmaktalar. “Ben sizi çözdüm özgüveni”
=