Siyasi iktidarın cinliği

|

Siyasi iktidarın cinliği A Siyasi iktidarın cinliği

AKP’nin referandum aldatmacasıyla ne yapmak istediğini anlamak için hukukçu olmaya gerek yoktur. Yaşananların göz önüne getirilmesi yeterlidir

Bunun böyle olmayacağını söylemek için ya salak olmak, ya iktidarın yandaşı ya da yalakası olmak gerekir

Bilindiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de iç yargı yolu tüketildikten sonra başvuruda bulunulabilmektedir. Bugün, AİHM’de dosya sayısı 60 bini aşmıştır. AİHM iş yoğunluğuna boğulmuş, 8 ile 10 yıldan önce de karar veremez duruma gelmiştir. Benzer biçimde, doğal yargı yolu tüketildikten sonra, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanınması, Anayasa Mahkemesi’nin daha da işe boğulmasıdır. Doğal yargı yolunun, iç yargı yolu olduğu kuşkusudur. İç yargının iş yoğunluğu nedeniyle tıkandığı da ortadadır.
Anayasa Mahkemesi, verdiği birçok kararın gerekçesini, iş yoğunluğu nedeniyle yıllarca yazamamaktadır. Bireysel başvuru yoluyla yükünü artırmak, yıllarca sürecek ve sonuç almayı güçleştirecek davaların yolu açılmaktır. Bunun, kişiye, topluma ve yargıya bir yarar getirmeyeceğini, uygulamayı yaşayan herkes bilir. Bu, törenle fabrika temeli atıp da sonra ödenek yokluğu nedeniyle bir tek taş, tuğla koymamaya benziyor.
Çoğunlukla, hâkim mesleğinden olmayan, askerî hiyerarşiyi, asker sorumluluğunu, özellik ve niteliklerini bilmeyen, bilmesi de pek mümkün olmayan üyelerden oluşan Anayasa Mahkemesi, kuvvet komutanlarını yargılayıp hukuki bir karar verebilir mi? Örneğin, son günlerde medyada dillendirilen, “sınır karakoluna saldırıyı niçin önleyemediniz” diye Kara Kuvvetleri Komutanı’na hesap sorabilir mi? İktidarın yönlendirmesiyle yapılacak yargılama, siyasi olmaktan kurtulabilir mi?
Siyasi iktidar, görevi ilgili suçlarda askeri sivile yargılatmakla ne yapmak istiyor? Zaten komutanlar, görevi ile ilgili olan ya da olmayan suçlardan dolayı yargıda hesap vermiyor mu? Bunların dokunulmazlıkları mı var?
Cumhurbaşkanına, bakanlara, yüksek yargı organlarında görev yapan yargıçlara, bir güvence olarak getirilmiş olan Yüce Divan yargılamasına, esası disiplin olan askerî alanı, komutanları dahil etmek, hukuki bir ihtiyaçtan mı kaynaklanmaktadır? Bunun tamamen siyasi olduğu açık değil mi?
Yapılmak istenen, tarikat örgütlenmesinin kök saldığı alanlardan ve kişilerden Anayasa Mahkemesi’ne üye seçmek, parti kapatılması davalarında, cumhuriyetin niteliklerine yönelik ihlallerde, türban gibi konularda orduyu sindirmek, iktidarın anlayışına uygun bir yorum ve karara işlerlik kazandırmak değil midir?
Bu amacın, üye niteliklerinde yapılan tercihlerle gerçekleştirilebileceği, Turgut Özal’ın, Abdullah Gül’ün Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan seçtiği üyelerin, raportörlerin, tutumları, yorumları ve anlayışlarıyla açık değil mi? Bu nedenlerle, Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değiştirilmesine yönelik değişiklikleri karşı çıkmak, hem hukuki hem vicdani hem de siyasi sorumluluktur.
14- Yasanın 20. maddesiyle Anayasanın 156. maddesi, 21. maddesiyle 157. maddesinde değişiklik yapılmaktadır. 156 madde Askerî Yargıtay’ı, 157. Madde Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’ni düzenlemektedir.
Maddelerde yer alan, “mensuplarının disiplin ve özlük işleri, mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı ve askerlik hizmetlerinin gereklerine göre kanunla düzenlenir” hükmünden, “askerlik hizmetlerinin gereklerine” ibaresi çıkartılmaktadır. Adı üstünde askerî yargıdır. Bu ibarenin çıkarılması, askerî yargının işin doğasına uygun yorum yapıp karar almasını engelleyebilir mi?
Askerliğin esası disiplindir, emir komuta ilişkisidir. Bunu bozacak her girişimi askerî yargı önlemez mi? Bu nedenle yapılan değişiklik, tek başına bir anlam ifade edebilir mi? Burada amaç, askerî yargının elini koluna bağlamak, askerî yargıyı siyasi iktidarın icraatlarına rıza gösteren, boyun eğen bir konuma sokmak değil midir? Siyasi iktidarın her alanı denetleyip yönlendirmesine seyirci kalınabilinir mi?
15- Yasanın 22. maddesiyle Anayasanın 159. maddesi değiştirilmektedir. Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kuruluş, görev ve yetkilerini saptayan bu maddede yapılan değişiklikle:
a. Yargıtay’ca seçilen 3 asil 3 yedek, Danıştay’ca seçilen 2 asil 2 yedek üye ile Adalet Bakanı ve Adalet Bakanlığı müsteşarından oluşan, 7 asil 5 yedek üyeli HSYK’nin üye sayısı, 22 asil 12 yedek üyeye çıkarmaktadır.
b. Adalet Bakanı ve müsteşar yine kurulun doğal üyesi olmakta, Adalet Bakanı kurulun başkanı bulunmakta, üç daire halinde örgütlenmesi ve çalışması düzenlenmektedir.
c. 22 asil 12 yedek üyenin, 4 üyesi doğrudan cumhurbaşkanınca, 3 asil 3 yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulu’nca, 2 asil 2 yedek üyesi Danıştay Genel Kurulu’nca, 1 asil 1 yedek üyesi Türkiye Adalet Akademisi Genel Kurulu’nca, 7 asil 4 yedek üyesi adli hâkim ve savcıları arasından, 3 asil 3 yedek üyesi idari yargı hâkim ve savcıları, birinci sınıfa ayrılmış kendi aralarından hâkim ve savcılarca seçilmektedir. Üyelerin görev süresi 4 yılla sınırlandırılmakta, yeniden seçilme olanağı tanınmaktadır.
d. Kurulun meslekten çıkarma kararlarına karşı yargı yolu açılmakta, diğer kararları kesin olmaktadır.
Siyasi iktidarın cinliği görüyor musunuz?
Danıştay ve Yargıtay’dan seçilen hâkim üyelerin etkinliğini kırmak için, cumhurbaşkanına Yüksek Öğretim Korulu üyeleri arasından 4 üye, Adalet Bakanlığının yörüngesinde olan Türkiye Adalet Akademisine 1 asil 1 yedek üye, siyasi iktidar karşısında güvencesiz, birinci sınıfa geçmeye hak kazanmış adli hâkim ve savcılar arasından 7 asil 4 yedek üye, idari hâkim ve savcılar arasından 3 asil 2 yedek üye seçtirmeyi planlamış. Böylece, 5 asil 5 yedek yüksek hâkim savcının karşısına, etkinlik alanından seçtirdiği 15 asil 7 yedek üyeyi dikmiştir. Adalet Bakanı kurulun başkanı ve müsteşarı ile birlikte kurulun doğal üyesi olduğuna göre, bu sayı 17 asil 7 yedek üyeye çıkmaktadır. Siyasi iktidarın baskısı, yönlendirmesi altında bir kurulun, adalet hizmetinin yürütülmesinde, güçler ayrılığı ilkesine uygun çalışması, hâkim ve savcıları ataması, disiplin soruşturması yapabilmesi mümkün müdür?
Bunun anlamı, siyasi iktidarın, kavgalı olduğu yüksek yargıyı azınlıkta bırakarak, yandaş basın, yandaş YÖK, yandaş RTÜK gibi yandaş yargının temellerini atmak, yargıçları siyasi baskı altına almak, cumhuriyetin değerleriyle rahatça hesaplaşmak ve sivil diktaya giden yolu açmak değil midir? Bu düzenlemenin yargı bağımsızlığı, yargıç yansızlığı ve güvencesiyle bir ilgisi yoktur, olamaz da...
16- Yasanın 23. maddesi ile Anayasanın 166. maddesinin kenar başlığında değişiklik yapılmakta, bir fıkra eklenmektedir. “Ekonomik ve sosyal politikaların oluşturulmasında hükümete istişari nitelikte görüş bildirmek amacıyla Ekonomik ve Sosyal Konsey” kurulmakta, “kuruluş ve işleyişi kanunla düzenlenir” denilmektedir.
Böyle bir konsey kurmak için Anayasa’ya ekleme yapmaya gerek yoktur. İşin doğası gereği hükümet, yasa, tüzük ve yönetmenlik çıkararak, böyle bir istişari kurul oluşturabilir. Ekonomik ve sosyal nedenlerle kurulduğu anlaşılan konsey kuruluşuna evet ya da hayır demenin bir önemi yoktur. Ayrı oylansaydı “evet” denilebilirdi.
17- Yasanın 24. maddesiyle Anayasanın Geçici 15. maddesi yürürlükten kaldırılmaktadır. 12 Eylül’den sonra Konsey döneminde çıkarılan yasaların Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmeyi engelleyen son fıkrası, 03.10.2001 tarihli Anayasa değişikliği ile kaldırılmıştı. Şimdide 1. ve 2. fıkrası kaldırılıyor. Maddenin kalkmasının ya da kalmasının uygulamada hiçbir önemi yoktur. Kalkmasıyla 12 Eylül darbecilerinin yargılanacağı savı tam bir yalandır.
Kaldırılan maddenin birinci fıkrası, 12 Eylül 1980 ile 1982 Anayasasının kabulü üzerine toplanan TBMM’nin Başkanlık Divanı oluşana kadar geçen sürede, yasama ve yürütme yetkilerini kullanan Milli Güvenlik Konseyi ile bu konseyin yönetim döneminde kurulan hükümetlerin ve Danışma Meclisi’nin karar ve tasarruflarına karşı cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiasının ileri sürülemeyeceğini ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamayacağını hüküm altına almıştır. İkinci fıkrada ise, bu dönemde, yasama ve yürütme görevini yerine getiren kişiler hakkında da birinci fıkra hükmünün uygulanacağı belirtilmiştir. Bu madde iki fıkrasıyla da bir sorumsuzluk maddesidir. Halkoyundan geçerek kesinleşmiştir.
Anayasa ile getirilmiş bir sorumsuzluk maddesini yürürlükten kaldırarak, geçmişe yönelik (‘makable şâmil’) uygulama yapmak hukuken mümkün değildir. Böyle bir anlayış, af çıkarılarak cezaevinden salınanların, daha sonra affın bir yasayla iptal edilerek, salıverilenlerin içeri alınması gibi garabet bir durumu doğurur. Evrensel hukuk kurallarına göre de, iç hukukumuza göre de, geçmişe yönelik (‘makable şâmil’) cezalandırma doğuracak bir yasa çıkarılamaz, uygulama yapılamaz. Hiçbir kimseye, işlendiği zaman yürürlükte olmayan, aleyhe yaptırım öngören yasa, uygulanamaz. (Anayasa madde 38, Eski Ceza Kanunu md. 2, Yeni Ceza md.7)
Kaldı ki, 12 Eylül 1980’de işlenen, Anayasal düzene ve işleyişine yönelik suçlarda dava zamanaşımı 20 yıldır. Bu süre, dava açılmakla, yakalanmakla kesilebilir, ancak bu durumda da zamanaşımı süresi en fazla 30 yıla uzar. (Eski TCK’nin 104, 112. md). Darbeciler hakkında önceden dava açılmış olsaydı bile zamanaşımı 12 Eylül 2010’da dolacak, 30 yıl geçmiş olacaktır. Dava açılmasını istemek, siyasi gösteriden başka bir anlam ifade etmez.
Hukukçu olmayan bazı yorumcular, darbe yapmanın “İnsanlığa karşı bir suç olduğunu” ileri sürerek “zamanaşımı işlemez” demektedirler (Yeni Ceza Kanunu md.76) Öncelikle, insanlığa karşı suç kavramının, önceki ceza kanunda bulunmadığını, yeni ceza kanunuyla getirildiğini hatırlatmak isterim.
Bu nedenle, suç işlendiği zaman yürürlükte olamayan cezalandırma sonucu doğuracak bir madde kişi aleyhine kullanılamaz, uygulanamaz. Kaldı ki, darbenin insanlığa karşı suç olduğu iddiası, hukuki değil siyasi bir iddiadır. Savcıların bu tür iddiayı ciddiye alarak dava açacağını, mahkemelerinde yargılama yapacağını düşünmek abartıdır. Bu tür görüşleri ileri sürmenin, kafa karıştırmaktan, zihinleri bulandırmaktan başka bir anlamı yoktur.
18- Yasanın 25. maddesiyle Anayasaya Geçici Madde 18, Geçici Madde 19 eklenmektedir. Bu yasanın halkoylamasından geçerek kabul edilmesi halinde Anayasa Mahkemesi ile HSYK’nin, yeni yapılanmaya uygun üyelerin belirlenmesi düzenlenmektedir.
Anayasa değişikliğinin halkoylaması sonucu kabul edilmesi durumunda, her şey bitmiştir, siyasi iktidar vakit geçirmeden amacına ulaşmış olacak, Anayasa Mahkemesi ile ve HSYK’yi yeniden yapılandıracaktır. Rahatlıkla, partisini, milletvekillerini hukuksal güvenceye alarak, yargıyı yürütmenin güdümüne sokacaktır…
12 Eylül 2010’da yapılacak referanduma doğru toplum hızla gitmekte, siyasi ve toplumsal çevreler kampanyalar yürütmekte, meydanlar dolup taşmaktadır. İdam senaryolarından, ağıtlardan, tehditlerden geçilmiyor.
Bir yanda, “12 Eylülle hesaplaşmak için değişikliklere evet” oyu isteyen iktidar ve yandaşları; diğer yanda bu değişiklikler 12 Eylül’ün devamıdır, bu anayasa değil “banayasa” diyen, ‘hayır’ oyu vereceğini açıklayan siyasi ve toplumsal çevreler. Bir yanda da değişiklerin çalışanların, toplumun sorunlarına ve özellikle de Kürt sorununa çözüm getirmeyeceğini ileri sürerek, boykot çağrısı yapanlar var. Durumu özetlersek:
AKP, Saadet Partisi gibi dinci, BBP gibi dinci-milliyetçi, Türkiye Partisi gibi sağcı liberal, EDP gibi solcu liberal; Hak-İş, Memur-Sen gibi sağcı sendikalar, Nurcu, Fethullahçı vb. tarikatçı cemaatler, birçok sağcı vakıf ve dernekler “Evet” diyor.
Danıştay, Yargıtay gibi yüksek yargı organları, YARSAV gibi kuruluşlar ; CHP, DSP, BCP gibi demokratik sol, İP gibi sosyalist-milliyetçi, ÖDP, TKP, Emeğin Partisi gibi sosyalist, Demokrat Parti gibi sağcı liberal, MHP gibi sağcı-milliyetçi, BTP gibi cemaatçi (Kadirî) partiler; Türk-İş, DİSK, KESK gibi sol, Kamu-Sen gibi sağ sendikalar, TBB, TTB, TEB, TMMOB gibi meslek kuruluşları, birçok dernek, vakıf ve bazı gruplar “Hayır” diyor.
BDP gibi Kürt sorununa endeksli bölge siyaseti yapan partiler, ayrılıkçı örgütler, bunlara destek veren dernek ve vakıflar, bazı sol gruplar, bazı dernek ve vakıflar, bazı sendika şubeleri “boykot” çağrısı yapıyor.
Böylece toplum üçten çoğa bölünmüş; çekişme ve çatışma, cumhuriyetçilerle / mutlakıyetçi teokratikçiler, ünitercilerle / ayrılıkçılar, emperyalistlerle / milliciler, sosyalistlerle / kapitalistler, çoğunlukçularla /çoğulculukçular, laiklerle / dinciler; cemiyetçilerle / cemaatçiler; emek ile sermaye, yargının bağımsızlığını savunanlarla, yargıyı yandaş yapmak isteyenler arasında kıyasıya sürmektedir.
Açıklananlar karşısında;
Anayasa değişikliğini bir aldatmaca olduğuna inananlar;
Cumhuriyete, değerlerine, aydınlanmaya sahip çıkanlar;
Kuvvetler ayrılığını (yasama, yürütme, yargı) demokrasin olmazı sayanlar;
Halkın ve emeğin örgütlü gücünü savunanlar;
Emperyalizme, kapitalizme, diktaya karşı olanlar;
Bu Anayasa değişikliğine Hayır demeli!
Bunu, bir yurttaşlık görevi, gelecek kuşaklar için vicdani bir sorumluluk saymalı.
AKP Anayasasına bir kere değil, iki kere değil binlerce kez HAYIR!

BİTTİ