YAZI DİZİSİ 3

|

YAZI DİZİSİ 3 A YAZI DİZİSİ 3

Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta diye şiirleştirdiği 13 yıllık mahkûmiyet döneminde Nâzım pek çok eserini kaleme aldı. Sadece sanat üretmedi sanatçılar da yetiştirdi. Çankırı’dan Orhan Kemal, Bursa’dan İbrahim Balaban Nâzım’ın olağanüstü iki öğrencisi olarak mezun oldular. Bu sayfada Balaban’ın hikâyesi yer alıyor.

Nâzım Hikmet, 1940 yılında Çankırı’dan Bursa Cezaevi’ne nakledildi. Nâzım’ın gelişi cezaevinde heyecan yaratmıştı. Mahkûmlardan saat tamirciliği de yapan Çolak Hafız, Bursa’nın Seç köyün’den gelmiş İbrahim Ali’ye “Nâzım Hikmet adında bir adam geldi” diyor:

-Seni ona götüreyim, meraklısın gel!

Birlikte gidiyorlar Nâzım’ın yanına… Şair dinlenmek, oyalanmak amacıyla resim yapıyordu. Bu onun bir hobisiydi. Genelde portre resimleriyle ilgiliydi. Cezaevinde de mahkûmların portrelerini çalışıyordu.

İlerde ünlü ressam Balaban olacak İbrahim Ali, “Şair Baba” diye hitap edeceği Nâzım Ustasıyla böyle tanışıyordu. Nâzım, İbrahim Ali’nin resim yapmaya çok yetenekli olduğunu görünce, bu konuda bütün bildiklerini ona aktarmaya koyulacaktı. Nâzım sadece resim öğretmiyor, hayat dersleri de veriyordu. Bir gün Bursa Adliyesi’ne ifade için gittiğinde yanına mübaşir kılıklı bir adam geliyor Nâzım’ın yanına çöküp “sez bizim köylü İbrahim’i ressam yapmaya uğraşıyormuşsun” diyerek devam ediyor:

-Havaya emek harcamayın, onun babasını vurdular. İbrahim kinci bir delikanlıdır. Yakında göreceksiniz babasının intikamını mutlaka alacaktır!

Cezaevine dönünce İbrahim Balaban’ı karşısına alıyor, adamdan duyduklarının doğru olup olmadığını soruyor. Onun başını öne eğip suskun duruşuna baktıktan sonra diyor ki:

-Bak Balaban evladım, babanın intikamını almakla onu diriltemezsin. Ama şu resimleri yapan sen, büyük bir ressam olacaksın. Yaşantına dair resimler yaptıkça, Türk milletini tasvir ettikçe, onlara bakanlar senin için Hasan Başçavuş’un oğlu diyecekler. İşte o zaman babanı yaşatmış olacaksın. Söz ver bana! Kimseyi vurmayacaksın, resimler yapacaksın değil mi?

Balaban başını kaldırıp ustasının gözlerine bakarak fısıltı halinde konuşuyor:

-Söz veriyorum, resim yapacağım!

Köylü delikanlının resim macerası işte böyle başlıyor. Nâzım Hikmet’in ilerde yazacağı “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı destanında şu satır alacaktır:

“Görüşme günüydü
Müdürden izin aldı

    Köylü ressam Ali, görüşme yerinde resmini yapıyor anasının.

• • •

Ana oğul üşüyorlar,
Oğul avuçlarını hohlayarak yapışıyor fırçalarına
Ana omuzlarını oynatıyor ikide bir.
Fakat sabırlı ve saygıyla oturuyor
Mevlit dinler gibi.”

BALABAN, NÂZIM’IN EVİNDE
1950’de Nâzım Hikmet yaptığı “Açlık Grevi” sonrasında çıkan af kanunuyla 15 Temmuz’da tahliye ediliyor. Balaban da mahpusluktan kurtulmuştur. Nâzım İstanbul’a, Balaban da Bursa’daki köyüne gidiyorlar.

Aradan çok kısa süre geçiyor, Balaban ustasından bir mektup alıyor:
“Balaban evladım, nerede kaldın? Hani köyde fazla durmayacaktın? Biliyorum köyünü özlemiştin. Kırk beş gün oldu bre yeter, çıkıp gel artık! Merak ediyorum neler yapmışsındır? Yapıp yakıştırdıklarını, çizmiş olduğun karakalemleri ve de taslaklarını falan yırtıp atmadan hepsini İstanbul’a getir.

Bir de yola çıkmadan önce bana bir telgraf çek. Hangi gün ve hangi yoldan Mudanya’dan mı, Yalova’dan mı hangi vapurla geleceğini yaz. Seni İstanbul’da yengen karşılayacak.
Hasretle öperim.

Nâzım Hikmet.”

KÜRK MANTOLU RESSAM

Balaban Bursa’dan çıkıp İstanbul’a Nâzım’ın o sıralar eşi Münevver Hanım’la birlikte yaşadığı annesi Celile Hanım’ın Kadıköy’deki evine yerleşiyor. Evin bir odasını atölye olarak Balaban’a tahsis ediyor Nâzım… Koca evde bir tane soba var. O da Nâzım’la- Münevver’in odalarında ama odun ve kömür olmadığından o soba da pek yanmıyor. Kasım ayı serin geçiyor ancak aralık gelince donmamak için odun-kömür alınıyor.

Balaban soğukta titreyerek çalışırken bir gün yanına Nâzım geliyor:
-Evladım bu soğuk odada nasıl resim yapıyorsun? Valla üşüyüp hasta olursun be!
Nâzım’ın başkasının dertlerini kendine dert edinme yeteneği devreye giriyor. Sana bir şeyler bulmalıyız diyerekten Annesi Celile Hanım’ın elbise dolabını karıştırmaya başlıyor. İçinden bir kürk manto bulup çıkartıyor. Omuzlarından tutup Balaban’a dönüyor:

-Giy bakalım bunu sana olacak mı?

Balaban Celile Hanım’ın kürkünü giyince üşümesi de bitiyor. Resimlerine böyle devam ediyor.

NÂZIM VE BALABAN TABLO TAŞIYORLAR

1951 yılı geliyor. Balaban resimlerini bitiriyor. Ressamın ünlü “Orakçılar” tablosu tamamlanmıştır. Münevver Hanım’ın hamileliği de ilerlediğinden daha korunaklı bir ev arayışı başlıyor. Mart ayının başında Kadıköy vapur iskelesine yakın olan Sular İdaresi’nin alt tarafında bir zemin girişli bir ev tutuluyor. Balaban için de Beyoğlu’nda bir atölye-ev tutulması uygun bulunuyor.

Fakat tabloların bir araca konulup taşınması için yeterli para olmadığından, eldeki bütün eserleri teker teker taşımaya karar veriyorlar. Nâzım, “büyüklerden başlayalım” diyor:

-Önce iki metrelik olanını götürelim!

Tabloyu kolay taşımak için Balaban iki buçuk metre boyunda kalın bir çıtayı tabloya çakarak tutacak yerler oluşturuyor. Bir sabah önde Nâzım arkada Balaban aralarında da büyük tablo… Bahariye’den çıkıp Altıyol’a oradan da iskeleye iniyorlar. Vapura binip Karaköy’e geçiyorlar. Yüksek Kaldırım’dan yukarı doğru tırmanmaya başlıyorlar. Yokuşun yarısına gelince Nâzım “duralım” diyor:

-Şurada biraz dinlenelim!

Balaban’ın köyündeki buğday tarlası ve orakçıları resmettiği tablonun çevresi kısa sürede meraklılar tarafından çevriliyor. Nâzım, meraklılara dönerek “baylar-bayanlar” diyor:

-Seyredin!

Nâzım, meraklı kitleye resmi ve ressamını sorduktan sonra kendi sorusunu yine kendisi yanıtlıyor:

-Yakında sergisi açılıyor Balaban adını hepiniz duyacaksınız!

Tabloyu, Orhan Ezine’nin hiçbir bedel talep etmeden Balaban’a tahsis ettiği çatı katına yerleştiriyorlar. Taşınma işi böyle tamamlanıyor. Küçük tabloları Balaban tek başına taşıyor, büyükleri Nâzım’la birlikte 15 gün sırtlarında götürüyorlar.

Nâzım Hikmet o tarihte ünü sınırları aşmış büyük bir şairdir. Ama İstanbul’un bir yakasından diğerine tablo taşımaktan yüksünmez!

Not: Nâzım Hikmet’in hayatından küçük bir kesit olan bu dizinin daha geniş versiyonu 23 Ocak 2012 Pazartesi günü saat: 23.00’te İZTV’de yayınlanacak. Takip eden Salı (10.15) Çarşamba (19.40), Perşembe(15.25)Cumartesi (13.20) ve Pazar (21.30) tekrarları olacak.

Atatürk,
‘Kuvayı Milliye Destanı’nda
nasıl yer aldı?

NâzIm Hikmet, Kuvayı Milliye Destanı’na 1939’da başlamıştı. Tahliye olduktan sonra da Kadıköy’deki evinde tamamlıyordu. Nâzım’ın avukatı İrfan Emin sık sık şairi ziyaret ediyor, o da yazdığı şiirleri avukatına okuyordu.
Avukat İrfan Emin bir akşam diyor ki:
-Senden bir şey rica edeceğim…
Nâzım gülümseyerek “et bakalım” deyince avukatı “bana göre, Kuvayı Milliye’de” diyor:
-Mustafa Kemal’e de yer vermelisin!
Şair önce biraz duralıyor, sonra düşünceli bir yüz ifadesiyle:
-Bu bahsi birkaç gün düşüneyim!
Aradan birkaç gün geçince İrfan Emin tekrar geliyor. Evde üç kişiler. Nâzım, İrfan Emin ve ressam Balaban… Önce havadan sudan konuşuyor. Avukat hiç sormuyor ama Nâzım, “şiiri yazdım” diyerek İrfan Emin’e dönüyor. “Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu” diye başlıyor okumaya. Tüyleri diken diken olmuştu avukatın. Nâzım devam ediyordu:

“…
O, saati sordu.
Paşalar: “Üç” dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
Eğildi durdu.
Bıraksalar,
İnce uzun bacakları üstünde yaylanarak
Ve karanlığa akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovası’na atlayacaktı.”