Dünya ve Türkiye tarımı nereye! Neydik, ne olduk, ne olacağız?

|

Dünya ve Türkiye tarımı nereye!  Neydik, ne olduk, ne olacağız? A Dünya ve Türkiye tarımı nereye!  Neydik, ne olduk, ne olacağız?

SERHAT BOZTAŞ ANKARA

Doğa ve insan ilişkisi içerisinde, özellikle toprağın sundukları açısından benzersiz zenginlik ve avantajlara sahip Türkiye'de tarım ve onun üretici güçleri can çekişiyor.

Peki can çekişen ülke tarımı nasıl bu hale geldi? Dünyada ve ülkemizde tarımsal üretim ve zirai faaliyetin durumu, bunun insan ve doğa sağlığına, üretici güçler ve alanda mühendislik faaliyeti yürütenlere etkisi neler oldu? Bu darboğazdan nasıl çıkılır? Sorularına yanıt bulmaya çalıştık. Bu bağlamda üretim alanlarımıza, 1980’li yılların ülke yönetimindeki işbirlikçileri eliyle musallat edilen çokuluslu şirketlerin ve neoliberal saldırıların izini sürmeye çalıştık.

Ülke tarımı dönüşü olmayan bir kaosa sürüklenirken, sözgelimi toprak ırgatlarının, alanda faaliyet yürüten ziraat mühendislerinin, kısacası bir bütün olarak alanın sorunlarını ve geleceğini bu dosyada konuştuk. Dün CHP Ankara Milletvekili Gökhan Günaydın, Üzüm Sen Başkanı Adnan Çobanoğlu yer verdik. Bugün de Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Başkanı Turhan Tuncer ve Dr. Necdet Oral görüşlerini açıklıyor.

ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI BURSA ŞUBESİ’NDEN DR. NECDET ORAL:
IMF-Dünya Bankası reçeteleri tam anlamıyla yıkıma yol açtı

K ronik hale gelen açlık sorununun nedenlerine dikkat çeken Dr. Necdet Oral’a göre, bu sorun, doğal nedenlerden ziyade, IMF-Dünya Bankası reçetelerinin uygulandığı ülkelerde tarımın, dünya fiyatlarına bağımlı kılınmasından kaynaklanıyor.

»Tarımsal üretimdeki hegemonya nasıl tarif edilebilir, ne tür sonuçları var?

Öncelikle belirtmek gerekir ki; metropollerin (uluslararası tekelci sermayenin), azgelişmiş ülkeler tarımına yönelik politikalarının iki hedefi vardır. Birincisi; o ülkelerdeki geleneksel ve ülkenin ihtiyaçlarına, ekolojik (iklim, toprak gibi) koşullarına uygun tarımı çökertmek ve uluslararası tarım-gıda tekellerine bağımlı hale getirmek; ikincisi ise; doğrudan toprak kiralayarak veya satın alarak söz konusu ülkelerdeki tarım sektörünü uluslararası tekellerin en çok kâr edeceği şekilde yönlendirmektir.

1970’li yıllara kadar mali sermaye ve sanayi malı ihracatçısı, hammadde ve tarım ürünleri ithalatçısı olan metropol ülkeler; geliştirip uyguladıkları yeni teknolojilerle (makine, tarım kimyasalları ve biyoteknoloji) birlikte her türlü destekleme enstrümanını da cömertçe kullanarak, tarımsal üretimlerini olağanüstü seviyede artırdılar. Böylelikle hem gıda, hem de sanayi hammaddesi açıklarını hızla kapattılar. Önce kendilerine yeterli hale geldiler, sonra da üretim fazlaları oluşmaya başladı. Ancak bu stoklar için yeni pazarlar bulmak gerekiyordu. İşte tam da bu nedenden dolayı azgelişmiş ülkelerin tarımsal kaynaklarını çökertmek ve pazarlarını ele geçirmek için bir saldırı programı başlattılar. Bu saldırı 1980’li yılların başında borç krizine sürüklenen birçok azgelişmiş ülkeye IMF ve Dünya Bankası gibi örgütleriyle dayattıkları “yapısal uyum programları” şeklinde gerçekleşti.

Ekonomileri ağırlıklı olarak tarıma dayalı ülkelerde uygulanan IMF-Dünya Bankası reçeteleri, tam anlamıyla yıkıma yol açtı. Günümüzde kronik hale gelen açlık sorununun arkasında, doğal nedenlerden ziyade, bu reçetelerin uygulandığı ülkelerde tarımı, dünya fiyatlarına bağımlı kılarak, yeni bir uluslararası işbölümüne zorlaması, böylelikle hem tarımı hem de doğal çevreyi tahrip etmesi yatıyor.

SAĞLIKLI GIDADA ÇOKULUSLU ŞİRKET TEHDİDİ

Uygulanan politikaların sonucu, azgelişmiş ülkelerde tarım ürünleri ithalatı serbestleşti ve metropol ülkelerin tarım-gıda ürünlerine açıldı. Böylelikle metropollerde yığılan gıda stokları eritilirken, azgelişmişlerin tarım-gıda sektörleri çökertildi. Bu çöküş, kamunun tarımdan desteğini çekmesi, geleneksel olarak üretilen gıda ürünlerini değil, dünya ekonomisinde talebi olan ürünleri teşvik etmesi, tarımı birkaç üründe uzmanlaşmaya zorlamasıyla daha da derinleşti.

IMF-Dünya Bankası reçetelerini uygulayan Afrika, Latin Amerika ve Asya’da birçok azgelişmiş ülke, sonuçta, kendi kendilerini besleyemeyen konuma geldiler. Gıda üretimleri geriledi, fiyatları yükseldi, üstelik net tarım ithalatçısı durumuna düştüler. Buna karşılık, dünyada gıda üretimi ve dağıtımını bir avuç şirket daha çok kontrol etmeye başladı. GATT Uruguay Görüşmeleri de tarım-gıda tekellerinin gücüne güç kattı. Günümüzde gıdanın ve tarımın en başta gelen belirleyicisi; girdi temininden üretime, dağıtım ve pazarlamaya kadar zincirin tüm halkalarını kontrol ederek hakimiyet kuran ve böylelikle yoksulların ucuz ve sağlıklı gıdaya ulaşmalarına engel olan çokuluslu şirketlerdir.

Örneklemek gerekirse; tohum üretimi ve pazarlamasında konumlanan 10 büyük şirket (Monsanto, DuPont, Syngenta gibi) dünyada tohum piyasasının yaklaşık dörtte üçünü kontrol ediyor. Bunun devamı sayılabilecek bitki koruma ilaçları sektöründe 10 ulus-ötesi şirket (Syngenta, Bayer, BASF, Monsanto gibi) küresel piyasanın yaklaşık yüzde 90’ını elinde tutuyor. Kimyasal gübre piyasası da birkaç dev şirketin (Yara, Mosaic, Agrium gibi) hakimiyetindedir. Gıda üretim, dağıtım ve pazarlama aşamalarında da benzer eğilimler mevcuttur. Dünyada tahıl, yağlı tohumlar ve şeker piyasasını elinde tutan üç ABD şirketinin (Cargill, ADM, Bunge) yıllık geliri 200 milyar doların çok üstündedir. Gıda ve içecek sanayinin hakimi (Nestlé, Pepsi, Kraft gibi) 10 çokuluslu şirketin yıllık satışları ise yaklaşık 400 milyar dolardır (Türkiye’nin 2010 yılına ait gayrisafi yurtiçi hasılasının 700 milyar dolar civarında olduğunu hatırlatalım). Küresel gıda dağıtım zincirlerinin en başta gelenleri ise Walmart, Carrefour, Schwarz, Tesco gibi devlerdir. Küresel gıda-tarım zincirlerindeki bu korkunç tekelleşme kimin, neyi, hangi piyasada ve hangi fiyattan tüketebileceği kararının verilmesinde temel belirleyici unsurdur.

VERİMLİ TOPRAKLAR BİYOTEKNOLOJİYE HİBE!

Biyoteknoloji çalışmaların bir türevi olan GDO’lar (genetiği değiştirilmiş organizmalar) ve yarattığı endüstri de, tek hedefleri daha fazla kâr olan çokuluslu tekellere hizmet ediyor. Bu endüstrinin ürünleri olan tohumlar ve tarım ilaçları küçük çiftçileri tasfiye ederek tarımın şirketleşmesini sağlıyor, biyolojik çeşitliliği ve insan sağlığını tehdit ediyor. Bir yandan gıda fiyatlarındaki artışı ranta dönüştürmek isteyen, öte yandan da biyoyakıt üretimi için yeni tarım alanları arayan metropoller, bunun için eski yöntemlerine döndüler; azgelişmiş ülkelerin verimli tarım alanlarına (satın alma veya kiralama yoluyla, bu kez sözde parasını ödeyerek) el koyma yani yeni-sömürgecilik.

Topraksızlaştırmanın en yoğun yaşandığı ülkeler sırasıyla Uganda, Güney Sudan, Endonezya, Honduras ve Guatemala’dır. Geçmişte kendi insanlarının gıdalarını üreten bu ülkeler, sadece küresel kapitalistlerin dayattıkları tarım ürünlerini yetiştirmeye zorlanıyor; toprakları gasp edilen ülkelerde yetiştirilen tarım ürünleri de yatırımı yapan ülkeye götürülüyor. Dev ölçülerdeki toprak alımlarının kuşkusuz tek nedeni gıda üretimi değil. Biyoyakıt temini bu trendin ikinci nedeni. ABD’li ünlü spekülatörler Jim Rogers ve George Soros'un da Brezilya ve Arjantin’de arazi kiralamaları, işin küresel bir boyut kazandığını ortaya koyuyor.

DEVLET-ÇİFTÇİ YERİNE SERMAYE-KÖYLÜ

»Türkiye bu durumdan nasıl etkilendi?

Neoliberalizmin Türkiye’deki tesisi, 24 Ocak Ekonomik Kararları’nı, 12 Eylül askeri darbesinin koruması altına almasıyla başladı. Türkiye’de tarımın istikrar programlarına açık ve belirgin bir şekilde girmesi de bu süreçte oldu. 24 Ocak Kararları, kapitalist küreselleşme sürecine bir entegrasyon modelidir. Aralık 1999’da IMF’ye verilen niyet mektubuyla kapsamı belirlenen istikrar programı ise, bu modelin gerçekleştirilmesi yolunda son halkayı oluşturdu.

Türkiye’de tarımda 1980’lerin başından başlayarak neoliberal değişim ve dönüşümler yaşandı. Bu süreçte, kamunun 1950-1980 arasındaki tarımı destekleyen tavrı değişti; destekleme alımları, girdi ve kredi sübvansiyonları şeklinde üç ayaktan oluşan rolü küçültüldü. Neoliberal politikalarla sermaye hayatın her alanında belirleyici hale geldi; devlet-çiftçi ilişkisi çözülerek yerini sermaye-köylü ilişkisi almaya başladı. Aralık 1999’dan sonra hayata geçirilen IMF-Dünya Bankası patentli reformlar küçük üreticiliğin çözülme sürecini hızlandırdı. Küçük ölçekli çiftçiler üretimden çekilirken, yerini büyük tarım şirketlerine dayalı bir yapı alıyor. (Gıda egemenliğinin güvencesinin küçük çiftçi tarımı olduğunu hatırlatalım).

IMF ve Dünya Bankası’nın, diğer azgelişmiş ülkelere dayattığı reçetelerin aynısı, Türkiye’ye de uygulandı. Dünya Bankası’nın hazırladığı Tarım Reformu Uygulama Projesi, tarımda fiyat, kredi ve girdi desteklerinin ortadan kaldırılarak doğrudan gelir desteği sistemine geçilmesini istiyordu. İstekleri arasında, tarım birliklerinin işlevsizleştirilmesi, bazı ürünlerde kota uygulaması, kimilerinde ise üretim alanlarının daraltılması da vardı. Sonuç, tarımda hızlı bir çözülme, kırdan kente yığınsal göçler, tarımdaki dağıtım, pazarlama ve Ar-Ge etkinliklerinin yerli ve yabancı tekellere devredilmesi oldu.

YA DOĞRUDAN YA YERLİ TAŞERONLA

Çokuluslu şirketler küreselleşme olgusuyla birlikte azgelişmiş ülkelerde tarımı çeşitli mekanizmalarla kontrol altına alıyor. Bunlar tarımda doğrudan yatırıma girebiliyor ya da tarımı denetim altına almak için yerli taşeronlar kullanıyor. Ülkemizde de çiftçileri girdi, kredi ve pazarlama mekanizmalarıyla kontrol etmeye başladılar. Buna, son 15 yıllık dönemde gerçekleşen krizler sonrasında piyasa değerleri düşen gıda şirketlerinin, yabancı yatırımcılara oldukça cazip geldiğini; bunlardan birçoğunun yabancı sermayeli tekeller tarafından satın alındığını eklemek gerekir.

Kısacası girdi sağlamadan üretime, işleme ve pazarlamaya kadar tüm süreç çokuluslu tarım-gıda şirketleri ve onların taşeronlarının kontrolüne girmeye başladı. Bu süreç, yabancı sermayeli şirketlerin sözleşmeli üretim aracılığıyla tarım ve gıdayı doğrudan kontrol etmesi yoluyla ivmekazanıyor.

Örneklemek gerekirse; ülkemizde tarım üretimi için -2009 verileriyle- hibrit mısır tohumluğunun yüzde 75’i beş; ayçiçeği tohumluğunun yüzde 70’i üç; pamuk tohumluğunun yüzde 50’si üç yabancı tohum tekeli tarafından temin edildi. Kimyasal gübrede ihtiyacın yarıdan fazlası ithalatla karşılanıyor. Bitki koruma ilaçları piyasasının yarısından fazlasına üç yabancı şirket veya dağıtıcısı hâkim. 2010 itibariyle 40 bin olan traktör imalatının yüzde 70’ini yabancı ortaklı bir firma yapıyor. Tarım kredilerinde yabancı sermayeli ve/veya ortaklı bankalar hatırı sayılır pay sahibi.

Öte yandan gıda sanayinde bebek maması, nişasta bazlı şeker, sakız, cips, hazır kahve, endüstriyel dondurma, hazır çorba, kolalı ve yüksek alkollü içecekler ve şekerleme imalatının dörtte üçünden fazlası (bazılarında yüzde 90’ı aşkın bölümü) çokuluslu yabancı tekellerin kontrolüne geçti. Organize perakende pazarının yarısından fazlası Migros, Carrefour, Metro, Tesco gibi yabancı sermayeli devlerin elindedir.

KOOPERATİF VE ÖZYÖNETİM

»Mevcut durum nasıl aşılabilir? Dünya ve ülkemiz açısından alternatif ne olmalı?

Brezilya'da Topraksız Köylü Hareketi, neoliberal sisteme ve yarattığı insan tipine alternatif sunuyor. Ekosisteme birçok zararlarının olduğu bilinmesine karşın, sadece çokuluslu tekellerin kâr hırsına hizmet eden GDO’lara, bir kere ekildikten sonra tekrar çimlenmeyen ‘terminatör’ tohumlara dayalı endüstriyel tarıma karşı biyoçeşitliliği savunan alternatif bir yaşam biçimi olarak önümüzde duruyor. Latin Amerika kırsalında ve dünyanın başka köşelerinde kooperatif ilişkiler, kolektif planlama ve özyönetime dayalı başka deneyimler de yaşanıyor. Bu deneyimler iyi gözlenmeli, araştırılmalı ve değerlendirilmelidir. -BİTTİ-
 
***

TMMOB ZİRAAT MÜHENDİSLERİ ODASI GENEL BAŞKANI DR. TURHAN TUNCER:

100 bine yakın ziraat mühendisi işsizlik sorunuyla karşı karşıya

»Ziraat mühendisliğinin alan üretimiyle nasıl bir ilişkisi ve önemi var?

Üreticiyle iki tür bir ilişkimiz var. Birincisi üreticiyle üretim alanlarında bir arada olup tohumu toprağa atmaktan hasat almaya kadar olan süreçte bilgi aktarımı ve verimliliği yükseltme misyonumuz var. İkincisi ise, Ar-Ge faaliyetleriyle, ziraat mühendisliği alanında yeterli kalifiye elemanın bilimsel çalışmaları neticesinde elde edilen verilerin üreticiye aktarılmasıdır. Bu anlamda üreticiyle ziraat mühendisliğinin doğrudan ve kopmaz bir bağı var.

YERLİ ÜRETİM ESAS OLMALI

»Ülke tarımının durumunu bir meslek odası olarak kısaca nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz ülkemizde yetişen temel ürünlerde kendimize yeter bir konuma ulaşabiliriz, fakat mevcut tarım politikaları, bu temel ürünlerde bile kendimize yetemez bir pozisyona düşmemize sebep oluyor. Üretim alanlarında girdiler (gübre, mazot, ilaç) sürekli zam görüyor. Fakat elde edilen ürünün aynı tablo içerisinde fiyatlarda tam tersine bir geri gidiş yaşadığını görüyoruz. Böylece üretici “ekmemek daha kârlı” gibi bir tutum içerisine giriyor. Bugün Türkiye’de yaklaşık 2 milyon hektar arazi kullanılmıyorsa, 4.5 milyon hektar arazi su beklerken şu anki yatırım hızıyla bu toprakların suyu bulması ancak 50-60 yılda gerçekleşir. Bizim bunu bekleyecek zamanımız yok. Yeterli kaynak ayrılarak sulanabilecek arazilerimize suyu yetiştirmek elzem bir ihtiyaçtır. Gerek tarım gerek hayvancılıkta yerli üretimimizi esas alacak, güçlendirecek adımların ülke geleceği açısından uzun vadede taşıdığı önemi bilince çıkarmak lazım.

MÜHENDİSLER İŞSİZ

»Ülke tarımının mevcut durumunu düşünürsek; üreticiden tüketiciye, tarım alanlarından ürünlerine uzanan yıkımın size yansımaları nelerdir?

Ülkemizde doğal olarak yaşamsal bir meslek haline dönüşen ziraat mühendisliği de ülkemizde eğitim sisteminin içerisinde bulunduğu çıkmaz sebebiyle, işsizlik sorunu yaşayan bir meslek haline dönüştü. 2011 yılı sonu itibariyle mezun durumunda olan 96 bin 180 ziraat mühendisi işsizlik sorunuyla karşı karşıyadır. Genç mühendislerin büyük bir çoğunluğu mezun olduktan sonra bir an evvel kamuda istihdam olma arayışı içerisine giriyor. Fakat mesleğin önemli bir bölümü özel sektördedir. İlacı, gübresi, fidanı ile üretimde olan meslektaşlarımız da var. Kamuda bütün unvanlar kaldırılarak hepsinin unvanını mühendis olarak sabitlediler. Böylelikle hem kamuda hem de özelde kaç kişi hangi dalda hizmet veriyor, ne kadar açık bulunmakta vb bilgileri edinemiyoruz. Dolayısıyla hem eğitim aşaması hem de görevlendirmede açık nedir bilemiyoruz.

ÜRETİCİLER MÜHENDİSSİZ

Öte taraftan AKP’nin bin köye ‘bin ziraat mühendisi’ sloganıyla başlattığı plan şimdi 7 bin 500 ziraat mühendisini kapsıyor. Bu rakamın yaklaşık yüzde 70’i köylerde ikamet ediyor. Mühendisi köyde oturtmakla üreticiye hizmet farklı şeylerdir. Mesela bu meslektaşlarımız evlenemiyor. Evlendikleri zaman eşleriyle bir arada yaşama imkânları olmuyor. Bu durumda mühendisten gerekli verimi almak imkânsızlaşıyor. Her mühendisin her üretim alanı konusunda uzman olmasını beklemek gibi bir durum söz konusu olmadığından ve şu an mevcut eğitim sisteminin sorunlarının yanı sıra, hizmet içi eğitim yapılmadığından mühendislik hizmetinden verim elde edilemiyor. Mesela mühendis, Çukurova’da pamuk üretimi konusunda bir hizmet içi eğitime tabi tutulmadan, Polatlı’da, Ankara’da hububat ağırlıklı olan üretim konusunda bir hizmet içi eğitim uygulanmadan köylüye gönderilemez. Bu eğitimin ardından mühendisi illa da köye göndermek de gerekmez. Tarım Bakanlığı’nın ilçe mühendislikleri var. Mühendisin, ilçede ikamet ettirilip, günlük, haftalık, aylık bir program dahilinde üreticiye daha iyi bir hizmet sunması sağlanabilir. Bu süreç içerisinde mühendisin, üretici köylüyle omuz omuza, bilgi ve deneyimlerin daha iyi paylaşımı söz konusudur. Bundan önce süreç böyle işlemiştir ve hiçbir mühendis verilen göreve göre “ben köye gitmem” gibi bir anlayış içerisinde de olmamıştır.