DESPOTİZM VE FAŞİZM ÜZERİNE YENİ NOTLAR-3

|

DESPOTİZM VE FAŞİZM ÜZERİNE YENİ NOTLAR-3 A DESPOTİZM VE FAŞİZM ÜZERİNE YENİ NOTLAR-3

DESPOTİZM VE FAŞİZM ÜZERİNE YENİ NOTLAR-3

Ahmet Şık ve Nedim Şener’e ithaftır

Osmanlı hukuk sistemi ve modern(!)
Türk hukuk sistemine mirası: Örfi Hukuk

Eğer gerçekten burjuva demokrasisi adına bile olsa bu ülkede siyasi denilebilecek davalar evrensel hukuk sistemine uygun yapılıyor olsaydı, bir kitap henüz basılmadan “örgütsel doküman” olarak tanımlanarak bilgisayarlardan silinip ve ona bir şekilde sahip olanların adli makamlara teslim edilmesine dair bir mahkeme kararı çıkabilir miydi?

Diyalektik olarak eski ve yeni arasındaki geri dönülmez değişim ani ve sıçramalı olsa bile yeni olanda eskinin izlerini sürmek mümkündür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’dan farklı ve de onun devamı değil tamamen ondan bağımsız bir niteliğe sahip olduğu resmi ideolojide çok kere vurgulanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin feodalizm bağlamında kapitalizm lehine geri dönülmez birçok değişiminden, başkalaşımdan bahsedebiliriz.

Ancak az önce ifade ettiğimiz yeni ve eskinin diyalektik ilişkisi hukuksal alanda çok net biçimde kendisini göstermektedir. Bu nedenle örneğin cumhuriyetle birlikte şeyhülislamlığın kaldırılması hukukun kendiliğinden akılcılaştığı anlamına gelmediği gibi bizzat akıl ile eski hukuksal ilişkiler çok rahat biçimde var edilebilmektedir.
Öyle ki Türkiye Cumhuriyeti’nin modern Avrupa’dan devşirdiği hukuk sistemi bile, özellikle egemenlik alanında, Osmanlı hukuk sisteminin özünü billur biçimde 80 küsur yıldır korumaktadır.

Osmanlu hukuk sistemi özü itibariyle Sünni-Hanefi mezhebine dayalı İslam Hukuku içinde yer alır. Buna göre Osmanlı’da iki tip hukuk biçimi vardır: Birincisi Kuranı Kerim’e ve Peygamberin söz ve davranışlarına bağlı olan şeri hukuk; diğeri de yazılı olmayan ya da sultan fermanlarına dayalı ve daha çok sultanın imparatorluk içindeki konjonktürel durumuna göre şekillenen örfi hukuk. (Anıl, 2009,70-71)

Şer’i hukuk yaşamın her alanında uygulanan oldukça geniş bir hukuk sistemidir. Ancak özellikle “.... devletin selametine karşı yapılan hareketleri cezalandıran.... devletin ve devleti temsil eden sultanın yargılama ve soruşturma dahi yapmadan ölüm cezası verme yetkisi tanıyan...” örfi hukuk ile Osmanlı egemenliği şer’i hukukun sınırlamalarından kurtulmuş oluyordu. (age,71)

Öyle ki idam cezasında muhakkak Şeyhülislamdan fetva alınması gerekliyken, örfi hukukta siyasal katl kararı alındığında “....yüksek siyasetin gereği veya halin icaplarının zorlamasıyla [Osmanlı’da İslam Hukukunda] sanıklar yönünden çok önemli bir teminat olan [idam kararında Şeyhülislamdan] fetva alma usulü uygulanmıyordu.” (age,71) [6]
İşte 80 küsur yıldır biçim değiştirerek var olan hukuk sistemimizin özü budur. 80 küsur yıl önce ekonomik anlamda burjuvazinin tam olarak olmamasına rağmen, siyaseten burjuva olmuş kliklerin egemenlik savaşlarında var olan hukuk Osmanlı’nın örfi hukuk sisteminden zerre farkı yoktur.

Tam da bu nedenledir ki İstiklal Mahkemelerinde; Yassıada yargılamalarında; Deniz Gezmiş’lerin davalarında; 80 sonrası tüm, özellikle sol siyasi davalarda; 28 Şubat sürecinde; KCK davalarında, Ergenekon Davasında hâkimler ve savcılar asla ve asla bağımsız değildir ve de olmayacaktır. Tam tersine devleti-askeriyeyi-bürokrasiyi egemenlik altına alan hangi burjuva klik ise mahkemelerde o burjuva kliğin örfi hukukunu, yani talep ettiği sınırsız egemenliği, burjuva hukuk sınırları içinde uygulamaktadırlar.

Aksi mümkün olsaydı eğer, bugün en temel hukuki hak olan “masumiyet karinesi” kişiden kişiye veya mahkemeden mahkemeye değişkenlik gösterir miydi? Ya da yine en temel hukuki durum kabul edilen “suçun iddia makamınca kanıtı” yerine “sanıkların suçsuzluğunu kanıtlaması” gibi insanlık dışı zorunluluk cezaevindeki insanlara dayatılır mıydı?
Eğer gerçekten burjuva demokrasi adına bile olsa bu ülkede siyasi denilebilecek davalar evrensel hukuk sistemine uygun yapılıyor olsaydı, bir kitap henüz basılmadan “örgütsel doküman” olarak tanımlanıp bilgisayarlardan silinip ve ona bir şekilde sahip olanların adli makamlara teslim edilmesine dair bir mahkeme kararı çıkabilir miydi? Hayır çıkmazdı.

Örfi hukuk biçiminin faşist hukuk biçiminde var olması: Somut eylemden soyut niyete geçiş
Örfi hukuk olarak İslam Hukuku’nda kaynağını gösterdiğimiz ve “egemenin kendi karşıtını her ne şart altında olursa olsun yok etmesi ya da pasifize etmesi” olarak tanımlayacağımız günümüz burjuva hukuk biçimi kendisini ancak faşizmle var edebilir. Çünkü faşizm her şeyden önce terörle var olabilir. (Togliatti, 1995,23) Faşizm devlet eliyle ya da devlet dışı güçlerin kendi karşıtını terörle sindirmeyi amaçlar.

Tarihsel olarak bunun en güzel kanıtı 1933 yılındaki ünlü Alman parlamento binasının yakılması olayı olan Reichstag Yangını’dır. Yangın bizzat Naziler tarafından çıkarılmış ancak açılan dava aralarında daha sonra sosyalist Bulgaristan devlet başkanlığını yapacak olan Dimitrov’un da olduğu komünistlerin yargılanmasıyla sonuçlanmıştır. Dimitrov ünlü savunmasında faşist hukuk ve devlet anlayışının temel noktalarını ortaya çıkarmıştır.

Bu yazıyı okuyan bazı okuyucular 80 askeri faşist darbesi sonrası gözaltında ifade vermekle ilgili olarak en temel polis tehdidini hatırlayacaklardır. Polis gözaltına aldığı, ama bir şey bulamadığı insanların evlerine yasadışı yayın koyup, aramada ortaya çıktığına dair tutanaklarla binlerce kişiyi mahkemelere yollamıştır. Mahkemeler de askeri faşizmin ayyuka çıktığı günlerde sanıkların itirazlarına bakmayıp polis raporlarını delil olarak kabul etmiştir, hem de “bağımsız Türk mahkemeleri” adına.

Şimdi  özellikle Ergenekon Davası sürecinde 80 darbesi sonrasını hatırlatan yığınla olay gerçekleşmiştir. Bunun en son ve de komik olayı Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasıdır. Egemen olan despotizmin kendisini mağdur eden 28 Şubat despotizmiyle giriştiği kavgada artık ezelden beri her iki kliğin de korktuğu sosyalist kimliklere doğru bulaşmaya başlamıştır. Onlar da “bağımsız Türk adaleti adına” davrandıklarını “her şeyi devlet için” yaptıklarını iddia ediyorlar.
Öz itibariyle Türkiye’deki siyasi hukuk anlayışı hem burjuva klikleri bağlamında hem de burjuvaziyi tehdit edenler bağlamında karşısındaki ne olursa olsun yok etme, ya da en azında ağır biçimde pasifize etme odaklı ve de faşizan bir hukuk sistemidir. Bunu uygularken de aynı örfi hukuk sisteminde olduğu gibi var olan hukuki bir durum sadece ve sadece egemenin egemenliğini pekiştirecek tarzda yorumlanarak gerçekleştirilmektedir. [7] - [8]

Günümüz faşizm bağlamında (en azından ülkemizde) öncekilerden en önemli ve en dehşet verici farkı ise ceza hukukunun somut eyleme dayanması gerekirken, artık soyut niyet suçun oluşması için yeterli sayılmaktadır. Bu hukuk algılayışı da 12 Eylül faşizminin ilerisindedir.

Faşizmde ceza en baştan belli olduğu için önemli olan suçun kanıtlanması esas meseledir. Kanıtın nasıl olduğu değil. Sonuçta polisi, savcısı, ve hâkimi bu çemberin içinde hukuk oyunu oynadıkları için niyet soyut biçimde tanımlandığı an ceza için şartlar oluşturulmuş demektir.

İşte bu nedenledir ki;
1- Soyutlamanın somut izi olan semboller suç için delil sayılmaktadır: Örgütsel sembol olarak puşi, saç kesimi vd.
2- Tüm uzmanların aksini kanıtlamasına rağmen bilgisayarlara konulan bilgileri mahkemeler somut delil kabul edebiliyor. Sonuçta delilde niyet varsa somutluğa ihtiyaç yoktur faşizm için.

Şunu akılda tutmakta fayda vardır: Hâkim ve savcıları hukuk fakülteleri değil devlet yetiştirir.

Kaynakça:
• Anıl, Yaşar Şahin. Şeyh Bedreddin, 2009,
   Kaktaş Yayınları, İstanbul.
• Togliatti, Palmiro, Faşizm Üzerine Dersler, 1995,
   Dördüncü Baskı, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara.

[6] Şeri Hukuk ile yargılanamayıp, delillerin hepsini tek tek çürüterek, kendi ölüm fermanını imzalayan Şeyh Bedreddin’in yargılanması tam bir şeri ve örfi hukuk karşılaştırmasıdır.

[7] Ancak burada çok kalın bir çizgiyi kendi adıma koymak zorundayım. Özellikle burjuva siyaseti içinde hukukun mağduru olan, otomatikman her türlü despotizmi yok etme becerisine sahip olarak tanımlanamaz. Mevcut iktidar, yani ağırlıklı olarak siyasal İslam, 28 Şubat sürecinin mağdurudur, bu doğru. Ancak zaman göstermiştir ki, dünün mağdurları  genel bir mağduriyet giderme olmayan günümüzün despotları olmuşlardır ve de olacaklardır. Aksini ummaya devam edip, daha da kötüsü, bu umudu taze tutmak için elinden gelen her türlü çabayı sarf eden Radikal ve Taraf gazetelerinin köşelerini tutmuş düşünürlere (!) ilanen duyurulur.

[8] Cumhuriyet gazetesi de eskinin (28 Şubat’ın) despotu şimdinin mağdurudur. Sırf mağdur oldu diye demokrat olmayacaklardır.

Yarın: Askeri Faşizme Karşılık
Sivil Faşizmin Değişen Yüzü