Sola yöneltilen Kemalizm eleştirisi, liberal hezeyandır - MERDAN YANARDAĞ

|

Sola yöneltilen Kemalizm eleştirisi, liberal hezeyandır - MERDAN YANARDAĞ A Sola yöneltilen Kemalizm eleştirisi, liberal hezeyandır - MERDAN YANARDAĞ

Kemalist dönemin en çok tartışılan dergilerinden Kadro dergisinin yazarları Şevket Süreyya Aydemir ve arkadaşları, ulusal kurtuluşçuluğun ideolojisini yapmak ve Türk Devrimi'ne kuramsal bir temel (inkılabın ideolojisi) hazırlamak istemişlerdi. Merdan Yanardağ'ın bundan 24 yıl önce kaleme aldığı "Kadro Hareketi - Dünyada ve Türkiye'de Ulusçu Sol ve Üçüncü Yol Arayışının İdeolojik Kaynakları" kitabının geçtiğimiz günlerde 3. Baskısı yapıldı. Yanardağ'ın Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yüksek lisans yaparken hazırladığı tezini, genişletmesiyle kitap haline dönüşen çalışma, 'Kadroculuk' hakkında yapılan ilk ve en kapsamlı çalışma olarak biliniyor. Merdan Yanardağ ile Kadro dergisi ve Kemalizm üzerine konuştuk.

»Kemalist ideolojinin önemli temsilcisi Kadro Hareketi’nin sol, ilerici olmadığı düşünülüyor. Bu konuda ne dersiniz?
Kadro Dergisi ve Kadrocuların ilerici ya da sol olmadığına ilişkin görüş, hiçbir bilimsel temeli olmayan, önyargılı ve deyim uygunsa aktüaliteye çok fazla boğulmuş “ideolojik” bir değerlendirmedir. Türkiye’nin siyasal ve entelektüel yaşamında önemli bir yeri olan Kadro Dergisi ve Kadroculuk böyle yüzeysel bir şekilde ele alınamaz.
Böyle bir değerlendirme, tarihe bakışta metodolojik olarak sık yapılan kaba bir yanlıştır. Çünkü bugünün ölçüleri ve siyasal değer yargılarıyla tarihe ait farklı dönemleri, olayları ve olguları tanımlamaya kalkışmak bilimsel değildir.
Bu yöntem izlenerek örneğin Kanuni Sultan Süleyman “demokrat” olmamakla ya da Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u “işgal” etmekle bile suçlanabilir. Komiktir.
Kadro Dergisi ve Kadrocular, bugün Kemalizm diyebileceğimiz, siyasal bir akım ve kültürel bir anlayış olarak ne varsa, onun ideolojik-teorik arka planını kurmuştur.


Ancak Kadro Hareketi, sadece ‘Kemalizmin kuramsal temelini hazırlamak’ gibi sınırlı bir bakış ve misyonla da değerlendirilemez. Kadroculuk, aşağıda da açıklamaya çalışacağım gibi, bundan çok daha fazla bir şeydir.
Türk Devrimi 20. yüzyılda dünyada emperyalizme karşı verilen bağımsızlık mücadelelerinin ilki olma özelliğinin yanı sıra, gerek devrime önderlik eden kadro ve güçlerin sınıfsal bileşimi, gerekse devrim sonrası oluşan siyasal yapı ve izlenen ekonomi politikaları itibariyle devrimler tarihinde özgün ve tartışmalı bir yere sahiptir.
Türk Devrimi'nin yapısı ve karakterine yönelik tartışmalar günümüzde de sonuçlanmış değil. Türk Devrimi'ni, ulusal bir burjuva devrimi olarak değerlendiren kimi araştırmacılar olduğu gibi, bazı tarihçiler de dünyada benzeri olmayan, belli bir sınıfa dayanmayan, adeta boşlukta bulunan “askeri-sivil aydın zümrenin” önderlik ettiği bir devrim olarak da görmektedirler.


Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki resmi görüş ikinci tez yönün?dedir. Öncü kadro, Türk toplumunu “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” olarak görüyordu.
Türk Devrimi'ne getirdiği yorumla ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki model arayışına önerdiği alternatifle, siyasal tarihimizdeki en önemli oluşumlardan biri hiç kuşkusuz Kadro Hareketi'dir. Türk Devrimi'ni açıklamaya çalışan ve onun kuramsal temelini oluşturmak için yola çıkan Kadro Dergisi, yazarlarının deyimiyle siyasal tarihte özgün bir yere sahip olduğunu ileri sürdükleri bu “inkılabın” ideolojisini hazırlamak istemişlerdir.
1932-1935 yılları arasında yayımlanan ve toplam 36 sayı çıkan Kadro dergilerinde ortaya atılan tezler, sadece Türkiye’de değil, dünyada da etkili olmuştur.


Dergiyi çıkaran Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, İsmail Hüsrev Tökin, Burhan Asaf Belge, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Şevki Yazman’dan her biri, yaşam serüvenleriyle başlı başına fenomendir.
Derginin başyazarı olan Şevket Süreyya Aydemir grubun lideridir. Aydemir ve Vedat Nedim Tör “1927 Tevkifatı”na kadar Türkiye Komünist Partisi üyesidir. Hatta 1925-1927 yılları arasında TKP Genel Sekreteri Şefik Hüsnü'nün yurtdışında bulunması nedeniyle, bu görevi Vedat Nedim Tör yürütmüştür.


İsmail Hüsrev Tökin ise Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara'da kurulan ve kendisini Marksist olarak tanımlayan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası üyesidir. Tökin, THİF adına delege olarak III. Enternasyonal'in 4. Kongresi'ne katılmıştır.
Kadro içinde yalnızca Yakup Kadri Karaosmanoğlu Marksist bir hareket içinde bulunmamıştır. Yakup Kadri, Atatürk'ün yakın çevre?si içinde bulunanlardan biri ve onun dostudur.
Görüldüğü gibi Kadro Dergisini çıkaranların neredeyse tamamı Türkiye sosyalist hareketiyle ilişki halindedir. Ancak bu isimler, 1925-27 yılları arasında çeşitli nedenlerle sosyalist hareketle bağlarını kesmiştir.


Kadro, yayımlandığı dönemde tek parti rejimine yakın durmuştur. Eleştiri ve muhalefet tutumundan çok, iktidarı etkilemeye ve yönlendirmeye çalışmıştır. Dergi 1935’te Atatürk’ün emriyle kapatılmıştır.
Kadrocu düşünce, sonraki yıllarda da siyasal hayatımız üzerindeki etkilerini sürdürecektir. Örneğin 1960'lı yıllarda yayımlanan, liderliğini Doğan Avcıoğlu'nun yaptığı Yön Dergisi ve bu dergi çevresinde oluşan Yön Hareketi, bir anlamda Kadro'nun devamı gibidir. Kadro Hareketi’nin lideri Şevket Süreyya Aydemir, Yön çevresinde de bulunan önemli isimler arasındadır.


Kadrocular tek partili rejimde Kemalist iktidarı etkilemeye, onları yönlendirmeye çalışırken, Yön Hareketi ise çok partili dönemde siyasi iktidara ve sisteme karşı sert bir muhalefet ve mücadele zeminine oturmuştur.

»Kadro, metot olarak tarihsel materyalizmi benimsemişse de, bunu Marksist teoriden bağımsız bir yöntem olarak ele almış diyorsunuz. Burada kastınız nedir?
Yukarıda da değindiğim gibi, Kadro Dergisi’ni çıkaran ekip esas olarak Marksist kökenlidir. Şevket Süreyya Aydemir, TKP’nin önde gelen teorisyenleri arasındadır. Sovyet Devrimi’ne tanıklık yapmış, Doğu Halkları Üniversitesi’nde eğitim görmüş ve Bolşevik liderleri Moskova’da yakından tanımış bir isimdir. Üçüncü Enternasyonal toplantılarına gözlemci olarak katılan Aydemir, yüksek bir Marksizm bilgisine sahiptir.


Aydemir’in Moskova’da Doğu Halkları Üniversitesi’nde okuduğu yıllarda bu üniversitenin Rektörü de Sovyet Devrimi’nin Asya’daki önde gelen isimlerinden Türkçü-Doğucu sosyalist lider ve fikir adamı Sultan Galiyev’dir. Sultan Galiyev’in geliştirdiği görüşlerle Kadro’nun dünyayı açıklama anlayışı ve yöntemi arasında büyük bir yakınlık vardır.
Kadrocular bir felsefe ve yöntem olarak diyalektik ve tarihsel materyalizmi benimsemiş olmalarına karşın, bunun Marksizm’in tekelinde olmadığını ileri sürüyor ve Marksist teoriden bağımsız olarak ele alıyorlardı. Hatta tarihi maddeciliği ve diyalektik yöntemi Marksizm eleştirisi için kullanıyorlardı.


Ancak Kadrocular, sanılanın aksine Marksizm’i yanlış ve geçersiz bir dünya görüşü olarak değerlendirmezler. Tam tersine çağlarının en büyük fikir hareketi ve kurtuluş önerisini olarak görürler. Ancak Marksizm’in gelişmiş Batılı ülkelerde, burjuvazi ve işçi sınıfının oluştuğu toplumlarda geçerli olduğunu ileri sürerler. Dolayısıyla Marksizm’in, kapitalizmin ve özel mülkiyetin gelişmediği, özellikle Doğulu sömürge ve yarı sömürge ülkeler için geçerli olmadığını ileri sürerler.


Kadrocular çağımızın temel çelişkisinin emek-sermaye çelişkisi değil, emekçi uluslarla emperyalizm arasındaki çelişki olarak görüyorlar. Batılı ülkelerdeki emek-sermaye çelişkisini ise ikincil bir çelişki olarak ele alıyorlar. Kapitalizmin henüz gelişmediği toplumlarda kapitalizmin tarihsel bir aşama olarak atlanabileceğini öne sürüyorlar.
Kadro’nun geliştirdiği bu görüşler ile Sultan Galiyev’in çizgisi arasında büyük bir yakınlık bulunuyor. Galiyev benzer değerlendirmelerden hareketle bir “Sömürgeler Enternasyonali” kurulmasını öneriyor. Batılı işçi sınıfının da dünyanın sömürüsünden pay aldığını belirten Galiyev, İngiliz işçileriyle yoksul Türkistan ya da Tatar halkının çıkarlarının farklı olduğu görüşünü savunuyor. Galiyev, sosyalizmin Doğu’da, Batı’dan farklı bir yol izlemesi gerektiği belirtiyor.
Bu nedenle (kitabımda) tarihsel materyalizmi Marksist teoriden bağımsız bir yöntem olarak ele aldıkları tespitini yaptım. Aynı görüşteyim.


Özetle Kadroculuk, yukarıda da belirttiğim gibi, Marksizm’den derin şekilde etkilenen halkçı ve ulusal kurtuluşçu bir harekettir. Diğer bir anlatımla, Kadroculuk 20. yüzyılın başında Marksizm’in yoğunlaşmış ulusçu ve üçüncü dünyacı bir yorumu olarak da değerlendirilebilir. Arap ülkelerinde ortaya çıkan BAAS hareketinin ve Mao Zedug’un geliştirdiği “Üç Dünya Teorisi” siyasetinin öncü tezlerini bu dergilerde bulmak mümkündür.


Dergide, dönemine göre yüksek bir entelektüel düzey vardır. Yayımlandığı dönemde sol bir dergi sayılmıştır. Oysa Kadro Dergisi, bazı eleştirilerin dışında hiçbir zaman dönemin iktidarına karşı çıkmadı. Eleştiriler daha çok sağ ve muhafazakâr kanatlara ve İş bankası çevresinde toplanan liberal sermaye çevrelerine yönelikti. Kendi deyimleriyle bu kadro, “inkılabın ideolojisini” oluşturma çabasındaydı.

»“Cumhuriyet’in soluna kapalı yapısının, kendisinin tasfiye edilme sürecinde önemli bir rol oynadığı kesindir” diyorsunuz. Bu kapalılık her dönem mi vardı yoksa belli bir dönemde mi ortaya çıktı?
Cumhuriyet’in soluna kapalı yapısının, kendisinin tasfiye edilme sürecinde önemli bir rol oynadığı kesindir. Kurulduğu ilk yıllardan itibaren kendi solunu periyodik olarak tasfiye eden ve bu tutumunu Soğuk Savaş döneminde derinleştiren Cumhuriyet, sonunda kendi tasfiyesinin de koşullarını yarattı.


Gelişmemiş ve özgüvenden yoksun olan Cumhuriyet burjuvazisi, soldan hep ürkmüştür. Sol korkusu nedeniyle tarihsel bakımdan bir önceki çağa ait sınıflarla (toprak ağaları, şeyhler) işbirliği yapan, Ortaçağ değerlerini (dini) kullanmaya çalışan Cumhuriyet’in kurucu güçleri, bugünkü dramatik tabloyu hazırladı.
Solun yükselişini engellemek ve önünü kesmek için dincileri, siyasal İslamcıları, tarikatları destekleyip besleyenler şimdi bu güçler tarafından ezilmektedir.


Çünkü, kendi solunu tasfiye eden Cumhuriyet gerçekte bütün gücünü de kaybetti. Cumhuriyet’i daha ileriye taşımak isteyen sol kırılınca denge de bozuldu. İleriye gidemeyen Cumhuriyet kaçınılmaz olarak daha geriye gitti.
Biraz daha somut şekilde ifade edersek şu tespitleri yapabiliriz; 27 Mayıs 1960’da Cumhuriyet’in başlangıç varsayımlarına sadakatle, Türkiye ve dünya tarihinin en demokratik burjuva anayasasını yapan sol Kemalistler, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen iki faşist darbe ile bürokrasi ve ordudan tamamen tasfiye edildiler.
Çünkü sağcı Kemalistler tarafından gerici ve muhafazakâr güçlerle işbirliği içinde yapılan 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri, sosyalist harekete karşı yapıldığı kadar, ordu ve bürokrasideki ‘Sol Kemalistleri’ de tasfiye etmeyi hedefliyordu.


Ancak sonuçta, ‘Ergenekon’, ‘Balyoz’ ve bağlı diğer soruşturmalarla bugün ‘Sağ Kemalistler’ tasfiye edildi. Artık devlette soluyla sağıyla Kemalist kalmadı. Süreç tamamlanmış görünüyor. Kendi solunu tasfiye eden Cumhuriyet ve Kemalistler, besleyip büyüttükleri İslamcı güçler tarafından tasfiye edildiler.
Tablo bundan ibarettir. Cumhuriyet’e ihanet etmenin bedeli ağır oldu. Kendi devrimine ihanet eden Cumhuriyet’in kurucu güçleri, kendi sonlarını da hazırladı.

»Solun bugün M. Kemal’e bakışı sizce nasıl olmalı?
Solun Kemalizme bakışı sorunludur. Özgüvenden yoksun, abdestinden emin olmayan, tarih bilincinden uzak ve ülke gerçeğine aykırı bir bakış bugün solda egemendir.
Sosyalistler, bir burjuva devrimi, aydınlanmacı ve modernist bir atılım olarak Cumhuriyet’i bu ülkenin ilerici tarihsel birikiminin bir parçası olarak görmelidir.


Marx ve Engels dahil olmak üzere dünyada hiçbir Marksist, Fransız Devrimi’nin kazanımlarına ve liderlerine saygıda kusur etmediler. Neredeyse 1789’dan 150 yıl sonra bile, Lenin ve Bolşevikler bu devrimin insanlığın ilerici birikimine yaptığı dev katkıya sahip çıktılar ve savundular.
Çünkü tersini yapmak aptalca olacaktı. Fransız devrimi, sosyalizmin de maddi ve kültürel koşullarını hazırlayan çok önemli bir insanlık atılımıydı.
Bugün Latin Amerika’da hiçbir sosyalist, bağımsızlık ve aydınlanmanın lideri Simon Bolivar’ın tarihi kişiliğini ve ilerici-devrimci atılımını tartışmaz. Buna gerek de yok. Onlar sosyalist, diğerleri ise burjuva devrimcisidir. Bu bilinç ve özgüvenle tarihe bakmak gerekir. Burjuva devrimleri ve devrimcileriyle ilişkileri bu çerçeve belirlemelidir.
Sosyalist solun bugün Kemalizmle organik bir ilişkisi, ideolojik bir bulaşıklığı filan kalmadı. Bu sorun 1970’li yılların ortalarında bitti ve sosyalist sol Kemalizmle hesaplaşarak yolunu kesin şekilde ayırdı. Gerisi efsanedir. Bugün sola yöneltilen Kemalizm eleştirisi, liberal bir hezeyandan başka bir şey değildir.


Sosyalistler, insanlığın ilerici tarihsel birikimini içererek aşarlar, reddederek değil…
Örneğin Fransız Devrimi’nin kazanımlarını savunmak, burjuva devrimcisi olmak anlamına gelmediği gibi, Cumhuriyet devriminin kazanımlarını (örneğin kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesini, medeni kanunu) savunmak ta sosyalistliğimize halel getirmez.


Kemalist Hareket bu topraklardaki burjuva devriminin öncüsüdür. Mustafa Kemal de bu devrimin askeri, siyasal ve entelektüel lideridir. Cumhuriyet, Fransız Devrimi’nin Doğu’daki geç kalmış bir yorumudur. Geç kalmış olmanın yarattığı sorunları vardır. En başarısız olduğu alan Kürt sorununu çözememek ve toprak reformunu gerçekleştirememektir.
Sosyalist sol için ölçü, Cumhuriyet devriminin gerisine düşmemektir. Sosyalistler yükselen cumhuriyetçi muhalefete kayıtsız kalmamalıdır. Sol tam tersine cumhuriyetçi ve Kürt muhalefetini bugünkü İslamo-faşist diktatörlüğe karşı mücadelede birleştirmelidir.


Cumhuriyet devrimine ve rejimine yönelik iki tarihsel eleştiri vardır. Birincisi, Cumhuriyet’i daha ileriye taşımayı ve aşmayı amaçlayan sosyalist eleştiridir. Bu eleştiri tarihsel bakımdan ilerici, kategorik olarak ise devrimcidir. İkincisi ise, derinliği Tanzimat’a kadar giden İslamcı-muhafazakâr eleştiridir. Bu eleştiri ise tarihsel olarak gerici, kategorik bakımdan da karşı devrimcidir.


İşte liberaller tam bu noktada ideolojik bir hile yaptılar. Birbirinden nitelik olarak farklı olan bu iki tür eleştiriyi birbirine karıştırarak her ikisini de “demokratik” bir itiraz gibi sundular. Bu hile başarılı oldu. Çünkü solun bir kesimi, karşı devrimci İslamcılığa yönelik eleştirilerini “demokratik” gerekçelerle geri çekti. Gericiliğe yönelik ideolojik ve politik mücadelesini askıya aldı. Bu tutum, liberallerin eylemiyle örtüşünce toplumdaki direniş refleksini de kırdı.
Sosyalist sol, Cumhuriyet devriminin kazanımlarına sahip çıkmalı ve liderine saygı göstermelidir. Ancak, “kazanımlara sahip çıkmak” bunlarla yetinmek anlamına gelmez.


Birinci Cumhuriyet’in, 1950’lerde başlayan karşı devrim sürecinin sonunda yıkıldığı bu tarihsel dönemeçte, yapılması gereken asıl iş ise, devrimci bir cumhuriyet için mücadeleyi yükseltmektir.

***
»Mahir Çayan, sol-sağ Kemalist gibi bir tanımın olamayacağını, Kemalizmin ilerici ve müttefik bir unsur olduğunu söylüyordu. Siz ise yazılarınızda sol Kemalist, sağ Kemalist gibi tanımlar kullanıyorsunuz. Bu tanımlamayı açar mısınız?   
Mahir Çayan’ın Kemalizm tanımı bugün de geçerliliğini çok büyük ölçüde koruyan, doğru bir değerlendirmedir. Tarihi gerçeklere uygun, özgüvene dayalı ve soğukkanlı bir tespittir.
Mahir Çayan’ın bu değerlendirmeyi yaptığı dönemde güçlü bir sol Kemalist akımın bulunduğunu unutmamak gereklidir. Dolayısıyla Çayan’ın 1960’lı yılların sonunda ve 1970’li yılların hemen başında Kemalizmi “son çözümlemede sol” bir güç olarak görmesinde fazla sorun yok. Ancak yine Çayan’ın hayatta olduğu dönemde devlette ilk büyük Kemalist tasfiye de gerçekleştirilmişti.
Her akım gibi Kemalizmin de sağ ve sol yorumları vardır. Yön Hareketi, Kemalizmin sol yorumu için net ve en ileri örnektir. Sol Kemalistlerin ilk ve son tarihsel çıkışları ve başarıları ise 27 Mayıs hareketidir. Öyle ki, 27 Mayıs, yarım kalan 1923 Devrimini tamamlama hamlesidir. Cumhuriyet devrimine demokratik bir boyut kazandırma eylemidir.