Yeni Türkiye Sineması ve halk(lar)(ımız)

|

Yeni Türkiye Sineması ve halk(lar)(ımız) A Yeni Türkiye Sineması ve halk(lar)(ımız)

ZAHİT ATAM

Bir Zamanlar Amerika’da: Propaganda bakanı Joseph Goebbels bir keresinde şunu demişti: “Bir karenin hakikatte bir daire olduğunu ispat etmek, yeterli tekrar ve halkın psikolojisini anlayarak hareket etmek koşuluyla, imkânsız değildir. Bunlar yalnızca sözcüklerdir ve sözcükler biçim değiştirmiş bir halde fikirlerle giydirilene kadar bir kalıba sokulabilirler.”
Bu fikri nereden aldığını hatırlamak önemlidir.
Hitler’in yaptığı gibi Goebbels de o fikirleri demokrasilerin pratikteki uygulamalarından almıştır. Hitler, Birinci Dünya Savaşı boyunca Anglo-Amerikan propagandasının başarılarından çok etkilenmişti, nedensiz hiç değil, o Almanya’nın savaşı kaybetmesinin kısmen rakibinin propagandadaki üstünlüğü ile açıklanabileceğini hissetti. Almanya demokrasilerin yaygın propaganda çabalarıyla başa çıkamazdı. (Noam Chomsky, Propaganda ve Halkın Zihniyeti)
Bir Zamanlar Anadolu’da: Yeni Türkiye Sinemasının filmlerinde halkımıza nasıl yaklaşılıyor, neyin propagandası yapılıyor? Yeşilçam’ı hayali bir kötü üretmekle, insanlıktan çıkmış kötü karakter üretmekle itham ettiler, YTS ise bu kötünün yerine genel olarak halkı koydu. Bu açıdan, Tepenin Ardı, YTS’nın cenaze merasimidir, ödülleri de ardından yakılan ağıta çekilen klipin aksesuarlarıdır. Artık aşırı boyutlara ulaşacak şekilde hem filmlerde hem de konuşmalarında halkımız itham edilmektedir.


Yanılsamalı değerlendirme: suçlanan halkın filmlere karşı ilgisizliği, ikinci bir suçlamaya konu oluyor, bu ülkede kaç kişi sanatı anlayabilir ki?
Paradoksal durum: Türkiye’nin düzeninin müsebbibi artık siyasi iktidar olarak gösterilmiyor, onun yerine halk geçti. 
Tolstoy Sanat Nedir? kitabında büyük eserlerin herkesin erişimine açık olmalarını birinci özellikleri addeder, ama nedense biz de öyle olmuyor.
Paradoksal halka dair veri: Halkımız da kendini suçluyor ve “biz adam olmayız” kolektif bir değerlendirme halini aldı, elbette siyasi iktidarımız bundan müthiş etkileniyor, hatta histerik mutluluk krizlerine girdiği duygulu konuşmalar bile yapar oldular.


Yeşilçam ile YTS arasındaki en büyük fark da burada karşımıza çıkıyor, ilkinde yüceltilen halk, ikincisinde yerin dibine geçiriliyor. Siyasi iktidar adına büyük kazanım.
Bir Zamanlar Amerika’da: Türkiye’nin bir Enformasyon Bakanlığı yok, Amerika gibi halkla ilişkiler endüstrisi de, onun yerine derme çatma bir sistemimiz var, onun için basında çalışmak okkanın altına gitmek için bire bir. Ama siyasi iktidarın amacı halkımızın ne düşündüğünü kontrol etmek, özel olarak da kamusal entelektüelleri bir elekten geçirdikleri kesin, üstelik pek çok sahtekarın da kamuya lanse edildiğini tartışmaya bile gerek yok, biz bu sistemi ABD’den devralıyoruz.
Eğitimli kesimin kendi kendini adamış bir koroya çok benzer olduğunu görüyoruz, kendi aydınlanmaları etrafında tam bir övgü düzen bir söylem kullanıyorlar...  (Chomsky)


Eğer halk savaşa karşı ise onu savaş çığırtkanı yapmak, eğer savaş istiyorsa, ki genelde halklar savaş istemez, onu bir anda eylemsiz kılmak kamusal entelektüellerin görevidir. Bunlara isteyen televizyon bülbülleri de diyebilir, ama aslında demokrasi demek Amerika’dan öğrenildiği haliyle, doğrudan değil kamuoyunun düşüncelerini yönetme ve yönlendirme, halka kırk katır mı kırk satır mı seçeneklerini dayatma işte onların işidir, halkın zihninin sınırlarını onlar inşa etmelidir.
Çoğu propaganda gibi, bunların içinde bazı doğru parçaları vardı, ama büyük oranda çok fabrikasyondu ve bilip bilmeden üretilmişti. (Chomsky)


Bir Zamanlar Anadolu’da: YTS gayet disiplinli bir şekilde halka suçlu olarak kendisini gösterince, bu propaganda doğrudan siyasi iktidarın değirmenine su taşır hale dönecek kadar ileri gitti, YTS ne yaparsa yapsın siyasi iktidara değmeyen bir söylem üretiyor ve doğrudan siyasi iktidarı memnun edecek tarzda hareket ediyor. YTS travmalıdır, ikincisi narsistiktir, üçüncüsü ise ulus/al/lararası ödüllerin etkisinde kalarak aynı zamanda histeriktir.
Siyasi iktidarın solu, solcuları ve kültür insanlarını doğrudan hedef aldığını biliyoruz, bunun ardından gelen sinema ise büyük oranda travmanın etkisiyle sinikleşmiştir, hadım edilmiştir ve etliye sütlüye bulaşmaya tövbe etmiş gibi hareket ediyor. Üstelik değerlendirmelerinde, siyasi iktidarın propagandalarının derin izleri rahatlıkla görülebilir. Dahası ürünleri giderek bir koronun eserine dönüşecek hale gelmiştir, koro içinde çatlak ses çıkaranlar ise koronun dışına süren bir yadsıma tavrı göstermektedir, birkaç örnek:
1.    Kazım Öz’ün Bahoz/Fırtına filmi ve sonuçları, (hele ki İstanbul’da ödül alamaması, Adana ve Antalya’ya kabul edilmemesini düşününce kâbusun ne kadar büyük olduğunu görünüyoruz.)
2.    Seyfettin Tokmak’ın Kırık Midyeler filmi İstanbul’da ödül alamadı, diğerleri zaten kabul etmedi, üzerinde bir tartışma olmadı ve gerçekliği tartışma dışı bırakıldı.
3.    Savaş Baykal’ın Kanatsız Taklalar ve Öngörüye Ağıt filmleri kolektif bir hamle ile görmezlikten gelindi.


YTS yönetmenleri içinde kendi söylemlerinden mutluluk duyan ve gerçeği haykırdıklarını söyleyen bir ton hemen karşımıza çıkmaktadır, bu işin narsistik yanıdır. YTS’nin metinleri büyük oranda egemen ideoloji ile çatışmazlar, hatta daha beteri uyum gösteren bir söylem üretir, çünkü hiçbir şey gerçek yüzüyle ve çok boyutlu anlatılmamaktadır.
Örnekler: Türkiye’de hamasi nutuk olarak Kürt sorununa “bu işi ben bitiririm diyenler” var, onlara hazırız komutanım diyenler de, ama aynı zamanda Memedin kitabındakiler de. Türkiye’de türban için üniversiteyi bırakanlar var, onları özgürlüğün savaşçıları gibi gösterenler de, ama aynı Türkiye’de türbanlarıyla grev yürüyüşüne katılan da var, eşarbıyla “bizi zorla komünist mi yapacaksınız?” diyen köylü kadınlarda. ODTÜ’lülerde var, İstanbul Belediyesinin önünde protesto yaptığı için dayak yiyenlerde. Mercedesleriyle aşırı süratten kaza yaptıkları için adlarına ağaç dikilen öğrenciler var, ama açlık sınırında yaşayan öğrenciler de. Üniversiteye mescit isteyenlerde var, kantinde Moore’un Benim Cici Silahım’ı gösterdiği için okuldan uzaklaştırılan öğrenciler de.
YTS filmlerinde gerçeklik budanıp itinayla zararsız hale getirilerek sunuluyor ve hiçbir zaman filmin bütünü olayın çelişkili yönleri üzerine inşa edilmiyor, evet içlerinde gerçeklik payı var, olmaması nasıl mümkün olsun ki? Ama o çarpık bir gerçeklik ve hatta gerçekliği keşfetme çabası bile yok, giderek gelişen serpilen bir şey değil, giderek sistematik olarak çarpıtan bir yaklaşım egemen.


Diyarbakır’a gittim ve fikirlerim değişti.
Orada sokaklarda dolaşırken, sinema camiasında çok güçlü bir otokontrol kurulduğunu anlıyordum, geldikten sonra da İstanbul’da Kürt sinemacılar ile konuştum. Sınırlı alanda üreten ve kendi alanının dışında varolmayan bir sinema bizimkisi, boynu bükük isyankâr ama illaki tövbekâr.
Tam oradayken şunu fark ettim: bizim sinemanın yurtdışından ödüllü ve en çok seyirci toplayan YTS filmi hangisi: BZA. Kaç seyirci? 155 bin. Siyasi iktidarımız hakkında ne diyor peki? Manda yoğurdu daha kalıcı.
Nobelli yazarımızın müzelik romanı hangisi: MM. Hangi dönemi anlatıyor, atıyorum, 1974-84, siyasi iktidar ve örgütler hakkında ne anlatıyor, “millet sadece birbirini vuruyordu, biz “iş peşindeydik”.
Edebiyatı böyle olan ülkenin sineması da ancak bu halde olur, şeyhler böyleyse müritlerinin durumu daha fena olmasın da ne olsun?


Edebiyatı, öyküsü, romanı, şiiri ve sineması saf, basit ve bezdirici bir kurguya kıstırılmış bir sanatın kafası yarım olur, bence artık sanatı ve onun Truva Atı olarak sinemayı yazmaya başlamak gerek. Normal koşullarda Sinema, diğer sanatlar arasında en doğrudan ve yıkıcı bağlayıcı etkiye sahip ve onları yansıtıyor, ama ne oluyor bizim ülkemizde sinema etliye sütlüye bulaşmıyor, iktidar için bundan büyük nimet olur mu? Bizim sinemanın metni yok, yani fikri yok, ilginçlik bir alametifarika haline dönüşmüş, sinema görsel sanatlardır dediler ve görüntüye ruh veren metni öldürdüler, ardından “kurtarıyor mu? Şunu döşesek iyi gelir.” Geçmişten gelen bir terimdir döşemecilik, filmlere müzik koymak için kullanılırdı, ama şimdi sahneyi döşedin mi ve cool oldun mu? Tamam, kurtardık.
Sahneleri birbirine bağlayacak nesneler, anlamsız kareler ve anlamlı yüzler, sonuçta ne oluyor, bizim sinemamız aslında İkinci Yeni’nin şiirde başardığının bir adım ötesine geçemiyor, üstelik onların değerlerini de savunacak güçleri yok, bizim sinemamız sanatın asıl yapması gereken şeyi yapmıyor, değer yaratmıyor, travmatiktir çünkü, değerleri sarsılmış. Bize Üçüncü Yeni gerek.


Alıyorsun senaryolarını okuyorsun ya da dvden çıkarıyorsun, ben bir şeyi okurken bu kadar sıkılabileceğimi bilmezdim, öykücülerde bunu yaşıyorum, öykülemesi bu olan bir yazının senaryosu da boş oluyor, hiçbir çözümlemeli diyalog yok, en uzun diyaloglar itiraflar, çözülmeler ama çözümlenmiyorlar mesela filmde. Bizim sinemanın metni çoktan tıkanmış durumda, iki gerçeklik parçası buldun mu tamamdır. Bu kadar susuş bu ülkeye fazla, insanların sinemaya gelmesi için bir neden yok, sinemacılar meydanda değil çünkü, susarak onaylayabilirsiniz, isyan etmezsiniz, bir türlü Evet, İsyan diyemiyoruz.


18 Mart 1980 Tarkovsky, (Zaman Zaman İçinde s. 242, Agora)
Saçma sapan konuşmamı Engels’ten bir cümle ile bitirdim. “Sanatçı kendi görüşlerini ne kadar gizlerse, yarattığı sanat eserinin değeri o kadar artar.” Salonda büyük bir gürültü koptu. Daha sonra bu sözlerin halkı kışkırttığını söylediler.
Bizim sinemamızın en büyük sorunu burada, gizleyecek bir şeyi yok ya da söylemi eştiğinizde derinlerde yatan ve insanı hayata karşı yeni bir silahla donatan bir şeyi yok, hakikaten sinemamız haddinden fazla ifadeci ve derinlerinde söylenmiş bir hakikat ve olgular dünyasının örttüğü bir isyan duygusu yok, yetersizlik her yandan üstümüze geliyor.
Türkiye’de tablo hakikaten hoş değil, ama sunulduğu gibi de değil. Türkiye’de masum insanlar ya da muhalifler tam bir koro içinde haklarında bir kampanya yapılarak bir anda tehlikeli ve suçlu haline sokulabilir. Bu kısmen modern siyaset biliminin ve halkla ilişkiler endüstrisi ile medyanın kuruluşunun hikâyesidir. Yeni “demokrasi sanatı” şuna dayanıyordu, bir ordu ne kadar ve nasıl kendi askerlerinin bedenlerini kontrol ediyor ve disipline sokuyorsa, biz de o kadar “kamu zihniyetinin her parçasını” kontrol etmek ve yönlendirmek için yöntemlere sahibiz. Ve biz bunu yapmalıyız, çünkü biz iyi adamlarız ve zeki herifleriz, onlar ise budala ve aptallar, bundan dolayı onların kendi iyiliği için onları kontrol etmek zorundayız. Ve biz bunu yapabiliriz, çünkü bizim mükemmel olan yeni propaganda tekniklerimiz var (bak. Noam Chomsky, age)
Etkilenen bir başka grup ise iş dünyasının liderleriydi. Onların liderleri yine oldukça açık sözlüydü. Halka “faydasız-lüzumsuz şeylerin felsefesini” dayatmak zorundayız ve modaya uygun tüketim gibi yaşamın yapay şeylerine” odaklandıklarından emin olmalıyız. “Büyülenmiş istekler,” icat edilmiş ihtiyaçlar adı verilen şeylerin ardından gitmeye çalışmak zorunda kalmalılar. Biz ihtiyaçları yaratırız ve ardından onların bütün dikkatlerinin bunlara yönelmesini sağlamalıyız. O zaman bizi rahatsız etmezler, bizim kılımıza bile dokunmazlar. Yıllar sonraki sonuçları görmek zor değil. (Noam Chomsky)


Türkiye’de ise egemenlik ve kontrolü sağlamanın devasa bir endüstrisi ortaya çıktı, medyanın Türkiye’deki birinci işlevi bugün “itham etmektir”, durmadan bir halk olarak aşağılanıyoruz, sürekli haddimiz bildiriliyor.
Bir demokraside insanların zihinlerini kontrol edersiniz. Zorla kontrol edilmez, çünkü sınırlı yapılabilir bu, insanların kontrol edilmesi ve marjinalleştirilmesi zorunludur, katılımcı değil icracıların izleyicileri olmaları için propagandaya başvurulur.
YTS bu sürecin bir parçasıdır, istemeden de olsa bunun parçası olmaktan kurtulamamıştır, kendi ayrıksı duruşu için bir alan yaratamamıştır. Kültür Bakanlığı’nın kritik maddi destekleri çok güçlü bir kontrol aracına dönüştü. 1980 sonrasında Türkiye ekonomik yaptırımlar ile piyasayı kontrol etmeyi öğrenmiştir, ekmek aslanın ağzındadır ve insanlarımız/sanatçılarımız ekmek kazanmak zorlaştıkça daha çok birbirini yemekte, iktidar ise her durumda kendini işin sorumluluğundan azade etmektedir, hatta en gülüncü iktidarın kendini mazlum ve muhalif olarak göstermesidir.