Gösterime girmeden yenilmişlerin sineması...

|

Gösterime girmeden yenilmişlerin sineması... A Gösterime girmeden yenilmişlerin sineması...

ZAHİT ATAM

•İç Anadolu’mu tamam, bir Tepenin Ardı’na bakın, bir de Yazı-Tura filmine.
•Yeni Türkiye Sineması’nın (YTS) zararsız tablosunun dışında duran yönetmenler yalıtılıyor, hem ödüllerden hem de olağan seyircisine bile ulaşması engelleniyor, bunun doruk noktası ise görmezlikten gelmek ve maddi nedenlerle film yapmalarını neredeyse imkânsız hale getirmek, psikolojik olarak depresif bir iç-dünyaya sürüklemek.
•Türkiye’de bütün hayatımız medya ile kuşatılmış durumda, artık her yerde bunları görebilirsiniz, eğer F Tipi filmi yapılırsa, tanıtımına izin verilemez, çünkü çatlak sestir. Eğer Hayata Dönüş Operasyonu yapılıyorsa, televizyonlarda bir memurun sesinden “mahkûmların konuşmaları” memurca yazılarak taklit edilebilir ve haberlerde verilebilir. Medya bir yandan itibarsızlaştırılırken, öte yandan mükemmel bir yönlendiriciye dönüşebilir, mükemmel bir örneğini görmek isteyen Yurttaş Kane filmine baksın.  
•Medya kamu zihniyetini kontrol etmek için çok güçlü bir silah ve YTS’nin filmleri ana akımın söyleminden radikal olarak farklı değil, ne kendi yolunu bulabildi ne de halka erişebildi. Ama halk için övünç kaynağı olabilecek uluslararası ödüller getirerek ulusal kimliği onore etme işlevi üstlendi. YTS’nin bu güçsüzlüğü kendi yolunu bulmasının hem engeli hem de ona açılan yatakta işe yaramasının da zeminidir.
•YTS büyük oranda ana akım içinde yer alıyor, hatta interneti karıştırın, ne göreceksiniz? Sanat filmleri medyada çok daha fazla yer alıyor. Hatta sanat filmleri haber olarak yer alıyor, ticari filmler reklam yapmak durumunda kalıyor.
•YTS’nin öne çıkardığı sorunlar, halkın gerçek sorunlarına hem değiniyor hem de avutucu olabilecek özellikler gösteriyor, YTS ile iktidarın esastan hiçbir alıp veremediği sorun yoktur, BZA filminden siyasi iktidarın rahatsız olması için ne neden olabilir ki?


•Bunun kökenleri Türkiye’de eskilere gidiyor, ama geçmişte çok çatlak ses vardı ve saygındılar, şimdi zararsızlar, sanatçı addediliyor: işte deformasyon.
•Türkiye’de siyasi iktidar hayatımızı çember içine aldı ve burayı sanatçılara yasak etti, çok sayıda gruplar bundan etkilendiler. Etkilenen bir grup da ilerici entelektüellerdi. Türkiye’de geliştirilen etkili toplumsal ve siyasal yasakların arkasında neler yatıyor? İlerici kesimler nasıl susturuldular ve nasıl biat edermiş gibi bir eğilime girdiler, şimdi teorik sorun budur?
Sonuçta ne görüyoruz: Kısaca, bütün YTS filmleri bir tane Yılmaz Güney’in Umut’u etmiyor.

‘SANATÇIYA SUS DENİYOR’
Tamam, Türkiye’yi konuşalım, böyle deyince bizi hemen susturuyorlar, çünkü ne hikmetse Türkiye’de sanattan söz edince siyasetten ve hatta toplumdan söz etmek bir günah keçisi haline getirildi, tam da AKP taktiği, hemen sözü ağzınıza tıkıyorlar, AKP’liler gür sesleriyle bağırıyorlar, bilimci misin? Sanatçı mısın? Akademisyen misin? Neysen, o ol, sakın siyaset yapma, siyaset yapacaksan geçin karşımıza. Bu yaklaşımla ne kadar çok insan fırça yedi zatı muhteremlerden hatırlayın, bir de üstüne tüy diktiler sanatçıları fırçalarken, “o eseriyle, sağ olsun, oylarımı artırdı’. Sanatçıya sus deniliyor, toplum hakkında, hayat hakkında konuşma, anlat anlatacağını ve çekil bir kenara, sanatçılar da sinemacılar da boyunlarını büküp bunu kabul ediyor, bu o kerteye vardı ki artık sanat eserlerinde canlandırılan dünya hakkında bile tartışmıyoruz, yuh artık, körelme mi tamam, ama bu kadar olmaz ki…


Filmlerimizde anlatılan dünyaları tartışmayacaksak, bu sanatçıyı mükemmel bir iğdiş etme yöntemi değil midir? Bu oyunu kolektif olarak oynuyoruz, sanatçılarımızdan buna dair esaslı bir eleştiri gelmiyor. Türkiye’de nasıl siyaset dar alanda usta ayak-oyunlarıyla oynanıyorsa, aynısı sinema dünyasında da oluyor, insanların pek çoğu için gişe ve seyirci sayısından daha çok ödüller tartışılıyor bu ülkede. Festivallerde gruplaşmalar olduğu kesindir.
Sanatımızın sosyolojik özelliklerinin yanı sıra, pek çok biçimsel arketipleri, hatta bu genç yaşında basbayağı konvansiyonları oluştu, kısaca yeni sinemanın yeniliği çok kalmadı, kendi klasikleriyle birlikte daha olgunlaşmadan sonbaharda erken gelen kışla karlar altında tükenişini yaşıyor.


Filmlerimize bakalım, tamam, ama ya filmlerimizde anlatılan dünyaları tartışsak daha iyi olmaz mı? Niçin filmlerimize seyirci yeterince gelmiyor sorusuna, aslında filmlerimizin hayatla kurduğu ilişkinin hayatı ve insanları yadsıyacak biçimlere sürüklendiğini söylersek ne olacak?
Şimdi dikkat edelim, mizahımız niçin siyasetten daha çok uzaklaştı, şimdi resmimize bakalım, niçin sanatçılar büyük oranda burjuva-alıcılar için saygı gösterilerinde bulunuyor?


Tamam, filmlerimizin biçimlerine bakalım: ne göreceğiz? İtinayla seyirciyi olayın dışında tutmak için tasarlanmış, seyirciyi aktivize edecek her şeye ilişkin müthiş bir kibirli söylem var, ne olacak şimdi? Ya belgesellerimize ne demeli? Onlar büyük oranda kamusal hayatın dışına sürüldüler, en büyük haksızlık onlara yapılıyor, onların içinde interaktif söyleme yakın filmler daha çok, onlar seyirci ile buluşma seanslarına çok daha sıcak bakıyorlar. Yönetmenlerimiz itinayla herhangi bir fikri savunuyor görünmekten uzak duruyorlar. Neredeyse fikirlerin alanı onlar için erişilmez bir kıta. Aslında yasak kıta, daha doğrusu yönetmenlerimizin yalnızca toplumsal alanda değil, daha ileri bir şey söyleyeyim, estetik, sanatçı ahlakı ve vicdanı, toplumsal yapılara ya da örgütlere nasıl bakıyorlar, bunların hepsi ama hepsi onların söyleminde büyük oranda konu-dışı bırakılmış durumda. Sanatçı düpedüz ülkemizde aydın olmaktan korkuyor. Aydın tavrından korkuyor, tepkisini gizliyor, olursa çok somut olgulardan kaynaklanıyor ve üstelik bu tepkilerini enine boyuna tartışmaktan korkar gibi.


Çok derin bir yarayla karşı karşıyayız, o da mükemmel özetini şu kolektif tavırda gösteriyor, Türkiye’de sanatçılar kamusal aydın olmaktan bilinçli olarak sakınıyor, hatta korkuyor. Mesela İtalya’yı ele alalım, Nanni Moretti’ye bakın, bu ülkede karşılığı nerede? Ancak geçmişimizde var, Yılmaz Güney, haykırmak isteyerek aramızdan ayrıldı. Çok azı bilir, Yılmaz Güney aramızdan ayrılırken son bilinçli isteği Fatoş Güney’den bir mektup yazmasıydı: Faşist bir diktatörlüğü yönettiğini düşündüğü Kenan Evren’e. Ömrü vefa etmedi, peki ya bugün sanatçılarımız kime hitap etmek istiyor, kime karşı çıkıyor? Derin bir sessizlik.

‘KIRK KATIR MI, KIRK SATIR MI’
Bu açıdan 2012 yılındaki sinemamızı seyrettiğimde şunu düşündüm: Bu ülkede YTS ikinci kuşağıyla birlikte, büyük bir yenilik yaratmadan ve hayatın sesi olmaya çabalamadan, “edinilmiş bilgelik” içinde kendini tekrarlamaya, yüceltilmiş bir sanatçı düşüyle hayatın karşısındaki tavrını gizlemeye, hatta sanatıyla konuşmak diye adlandırdığı şeyle ise kaçak güreşmeye kendini adamış ve aynı nedenle toplumsal olarak derin bir tepkisizlik ile karşılaşmıştır. Halk değil, bizzat sinemacıların bu tavrı kendi kendilerini yalıttı.


Derin bir küskünlük yaşayan insan sendromu var sinemamızda, bu ülkede olanları unutmadılar. Ama zaten asıl paradoks burada değil midir? Bakın bu ülkede kaç kere 12 Eylül Anayasasına % 92 ile evet dendiği bize söylendi? Ben kendi adıma düşünüyorum, bana bu söyleniyorsa, gider bulurum bunun aksi bir örneği ya da inadına gerçekliğe soru sorarım, hayır diyenlere ne oldu? Chomsky çok iyi anlatır faşizmin özelliklerinden birini: insanlara seçenek bırakmadan seçim yaptırmak, kısaca kırk katır mı kırk satır mı? Niçin yönetmenlerimizden hiçbirisi gerçekten anayasaya büyük çoğunluğu hayır oyu veren insanların köylerinde neler olup bittiğinin filmini yapmıyorlar? Niçin jandarmalar komutanıyla birlikte köye gidip, muhtarı karşısına alıp, “söyle bakalım muhtar efendi, bu köyde kimler devrimcidir?” diye silahıyla kükreyene karşı, kimseyi ele vermek istemeyen Karslı köy muhtarının “başta ben olmak üzere, bütün köy devrimcidir, komutanım” diyen insanın filmini yapmıyorlar, olmadığı için mi yoksa gerçekliğin öteki yüzüne bakacak denli isyankâr olmayıştan mı?
Türkiye’de yapılan filmlere bakalım: ne kadar çok ödüller alıyorlar, Türkiye’de tarihinde hiç olmadığı denli sayıda film festivali yapılıyor, neredeyse artık valilerle belediyeler festival yarışına girmiş durumda, ama gelin şunu görün, hangi film üzerine buralarda bu filmler doya doya tartışılıyor? Şu acı gerçekle yüzleşmeliyiz: Türkiye’de bugün en iyi film ödülü alan filmlerin aldıkları para ödülleri, seyircilerden elde ettiği gelirin (karın değil) çok azında kalması kural haline geldi neredeyse. Bu paradoksu nasıl açıklayacağız. Ben mükemmel bir örnek biliyorum, Antalya film festivalinden.


ALKIŞI KİM ALACAK?
Jüride Hülya Avşar ve Selçuk Yöntem var, bütün filmlerden önce bir eleştirmen sunuş yapıyor, filmden sonra tartışma var diye, ekliyor cep telefonları… tam bu anons sırasında jüri salona giriyor, önlerindeki herkes ötelenmiş, seyirci her gün ama her gün bir deney yapıyor. Deney şu: Hülya Avşar’mı yoksa Selçuk Yöntem’mi daha çok alkış alacak? Ciddi bir yarış var, her gün aynı şekilde sonuçlanıyor, ama yarış her gün yeniden yapılıyor, bıkmadan usanmadan. Ama hiç kimse sanatçıları alkışlamıyor, hatta sanatçılar sahneye çıkarılıp seyirciye bile tanıtılmıyor, onları özel çadırda görebiliyorlar. İşte bizim sinemanın içler acısı hali, jüriyi alkışlıyoruz, çünkü onları televizyondan tanıyoruz, ama sanatçılarımızı ne biliyoruz, ne de onların fikirlerini, sonuç olarak sanatımız kendi cenderesinde tıkanıp kalmış, giderek.
Polonya’da 1970-90 arasında, önemli ve politik bir sinema akımı vardı, bir eleştirmen bu sinemaya Ahlakı Kaygılar Sineması adını verdi, bu isim daha sonra uluslararası olarak ünlendi ve bu kuşağı temsil etti, Kieslowski anlatır bunu, ardından bu adı sevmediğini belirtir.
İzninizle Yeni Türkiye Sinemasına ben de böyle bir ad takmak istiyorum:
Oynamadan yenilmişler sineması…
Direnmeden tövbe etmişler sineması…
Gerçekliğe direnemediği için boyun eğmişler sineması..
Fikirden ürkenler sineması…
Birbirlerini rakip olarak görenlerin ortak akımı…
Kaçak güreşin ustaları akımı…
Aşkın acısından korktuğu için Aşkı reddedenlerin sineması…
Sözü olmadığı için metin üretemeyen bilgelerin sineması…
Yaptığı filmi savunmaktan korkanların sineması…
Halkın arasına katılmaktan itinayla ürkenlerin sineması…
Halkı yadsıyanların sineması…
Siyasi iktidarla yüzleşmekten korktuğu için, “niye böyleyiz, abicim” diyenlerin sineması…
İsyan ve aşk tufanlarına tutulasın diye beddua edilenlerin sineması…
Yılmaz Güney’in estetik ve siyasal mirasından korkanların sineması…
Ve elbette kendi ruhunun derinliklerinden korkanların sineması…
Biçim ararken, değeri ve anlamı unutanların sineması…
Bir araya geldiklerinde, aman sakıncalı bir şey yapmayalım öğüdü kulaklarında çınlayanların sineması…