YTS: İktidara hakikati mi söylüyor? Direniyor mu?

|

YTS: İktidara hakikati mi söylüyor? Direniyor mu? A YTS: İktidara hakikati mi söylüyor? Direniyor mu?

ZAHİT ATAM

Yeni Türkiye Sinemasının yönetmen/senaristleri Türkiye halklarına yabancılaşmıştır. Ama yalnızca onlar mı?
İKSV bienal düzenliyor, nasıl olmuşsa Türkiye’de Kemalizm’i ya da egemen ideolojiyi kendilerine konu almışlar, ama tutmuşlar Çinli bir sanatçıyı küratör seçmişler. Adam Türkiye hakkında bilgili değil, dilimizi de bilmiyor, küratör seçilince tutuyor İngilizceden kitaplar okuyor, onlara göre konseptler saptıyor ve sergi düzenliyor. Marmara Üniversitesi GSF öğretim üyeleri sergileri geziyor ve Cumhuriyetimize karşı yapılmış bir sergidir diye açıklama yapıyorlar, İKSV yöneticileri, küratörün ülkemiz hakkında çok sayıda İngilizce kitap okuduğunu söyleyerek savunma yapıyor. Güzel iş, aslında büyük bir terbiyesizlik, bir sanatçının tanımadığı bilmediği şeyin küratörlüğünü yapması içtenlik ve duyumsanmış olanın önemi nedeniyle saçma olduğu için, samimi olamayacağı için, aslında “ben başkalarının yalancısıyım” demekten başka bir anlama gelmeyeceği için…


11 Eylül 2001 olaylarını hatırlarsınız, İkiz Kulelere şu muhteşem korkunç saldırının yapıldığı gün, dünya canlı yayında ikinci saldırıyı izlemişti, tam bir kavramsal sanat aslında. Durumu biraz eşeleyelim, hemen ardından New York Belediye Başkanı oraya yıkıntıların üzerine bir platform kurma önerisi getiriyor, ücretle çıkılıp yıkıntı alanı seyredilecek, bütün izinler, prosedür jet hızıyla aşılıyor, insanlar oraya 15 dakika ile sınırlı olmak üzere çıkıp yıkıntıları görüyorlar, müthiş bir kuyruk oluşuyor: tam bu sırada aşağıda ne var peki? Hayatını kaybedenlerin yakınları var alanda, onlar kendi kayıplarından parçalar topluyorlar, eğer bir Adli Tabip ile konuşursanız, onların her şeyi ama her şeyi toplamak istediğini size söyler, bedenine ait hangi parça olursa olsun, giysisi, bir aksesuarı, telefonunun bir parçası mesela, her şey olabilir. Ama aynı anda alanda resmi izinle girmiş başka insanlar daha var, kimler mi? Sanat galerilerinin sahipleri, onlar aşağıda molozları inceliyorlar, şimdi resmi izinle ve düşük ücretle alabilecekleri, ama yarınlarda sergiler için çok değer kazanacak. Artık ne buldularsa parçalar alıyorlar, şanslarını arıyorlar, kısmet yarın öbür gün ne kadar edeceği belli olmaz, tam bir can pazarı yani.


Türkiye’ye gelen Arap turistlerin rehberleriyle konuştunuz mu? Onlar size kendi toplumları hakkında en ortak sözlerinin “Arap milletinden hiçbir şey olmaz”ı kaç kez duyduklarını söyleyecektir. Ama bizimkilere göre onlar da Arap’tır, onlardan da bir cacık olmaz. Almanya’daki Türkiye’den gitme insanlara bakın, içlerinde yaklaşık 40 yıllık aileler var, bu insanların pek çoğu çocuklarının eğitimini şunu bunu ileri sürerek Türkiye’ye dönemediklerini anlatır, hemen ardından da Almanların ne kadar ırkçı olduğunu. Bu böyle devam eder durur. Eğer Türkiye’nin batısındaki bir Kürt’le konuşursanız, birisi bana anlatmıştı, 10 yıl önce ne yapıyordun sorusuna karşılık “O zamanlar şimdi olduğu gibi rölyef ustasıydım, kentlerde heykel yapıyordum. Ama asıl işim o değildir benim, Türklerden dayak yiyordum her zamanki gibi” demişti, niye dayak yiyordun diye sordum ona ben, “Şaka bir yana niyesini ben de anlamadım, ama özel olarak Kürtleri dövmeyi çok seviyorlar, ben sadece doğduğumdan beri dayak yiyorum sanıyordum, ama sonra bu konuları hiç açmayan babamın yaşlılıkta çenesi açıldı, o da yiyormuş.”


Bunları niye anlatıyorum, çağımızın sanatı ironidir diyorlar. Aslında kimse kendi konumuyla uyumlu değil, her büyük başarılı kişiye tıpkı burjuvaya sorulması gereken soru sorulmalıdır çünkü:
Burjuvanın biri servetiyle övünürken demiş ki “paramın her kuruşu emekle kazanılmıştır”, dinleyen gazetecilerden birisi solcu çıkmış, “haklısınız da, benim merak ettiğim ‘kimin emeğiyle’” diye sormuş bulunmuş. Şimdi bizim sanatçıların büyük sırrı da burada, büyük sanatçısın, çok ödül aldın, hatta içinizden bazıları para da kazandı, ama onlara sorun “kimin emeğiyle ve kimin yeteneğiyle”. Nedense bizde başarısızlıklar kolektiftir, başarılar ise özelleştirilmiştir, başarısızlıkta tesis ya da sisteme dikkat çekiliyor, başarılarda “yücelikler gösterisinin şovmenlerine”. Bu iş böyle sürer gider, suçlu meselesi de bir tür yabancılaştı, giderek kendini ifade etmeyen ve savunamayan bir halk imgesi üretildi, ona biz dendi. Bütün yük onun sırtına yüklendi, asıl paradoks ve yabancılaşmanın kaynağı bu algılayıştır, bu insanlarla konuştuğunuzda mesela sinemamızın ekonomi politiğinden hiç söz etmiyorlar, niye acaba?
Türkiye, halkın geliriyle sinema biletleri fiyatları arasındaki oran açısından bilin ki dünyada ilk ondadır. İkinci olarak ise, nüfus başına yıllık satılan bilet sayısı açısından isen son ondadır. Bilmem ne pleksler, ne avm sinemaları var, onlara sorarsanız, bilet fiyatlarını düşürürseniz, bundan hiç kârları olmayacak, ama zararları da olmayacak, sadece daha çok insan seyredecek ve hatta daha çok insan çalışacak, milletle niye uğraşsınlar?


Mesela DVD fiyatları açısından bakın olaya. Türkiye’de dünyanın en pahalı dvd fiyatları olan ülkelerden birisi, ucuzu internette ve korsanda, mesela DVD fiyatları 5 liraya inse sanatçılar bundan zarar etmez, aksine kâr ederler. Ama sektör büyür, daha çok insan çalışır o zaman, uğraşmak gerekir yani, ama 20 liranın altına düşmüyor dvdler. Mesela Zeki Demirkubuz’un filmlerinin dvdsinden söz açayım, her gittiğim kentte kaçak dvd hakkında bilgi alırım, sorarım oradakilere ve seyircilere, internetteki izlenme oranlarına bakarım. Mesela Yeraltı, Youtube’a yüklendiğinin ilk haftasında 100 bin kişi tarafından izlenmişti, ama filmin dvdsi beş bin sattı, sinemada ise 3 ayda 50 bin kişi izledi, korsan dvdsi siz emin olun 250 bin satmıştır şimdiye kadar. İşte size piyasamız.


İnsanlarımız film seyretmiyor değil, emin olun bundan, Çarşıdakilere bakın, müthiş film seyrediyorlar. Türkiye, film bulmak ve seyretmek açısından emin olun Avrupa’nın en zengin arşivine sahip ülkedir, ama satılan bilet sayısı ile nüfus oranında ise sonuncudur, işte size bizim piyasamız. Hatta merak edilecek soru şu; sinema tarihinden on binlerce filmi kimler Türkçeye çeviriyor acaba? Bazen düşünüyorum da bana çok garip geliyor bu gerçek.
Sanat açısından bakıldığında, Türkiye’de sanat filmlerinin basında aldığı yere bakın, internette aldığı yere de, inanın ve şaşırmayın lütfen bu konuda da dünya sıralamasına gireriz, yer verilmiyor değil, hatta çok yer veriliyor, Yeşilçam döneminde hiçbir yönetmenin düşünemeyeceği oranlarda hem de. Ama kimse ayağını kaldırıp sinemaya gitmek için heyecan duymuyor, artık sinema tarihçiliğinin bile eski süksesi kalmadı, hangi filmden söz etseniz bir seyredeni çıkıyor, ama o seyredene sorsanız filmi, inanılmaz tuhaf ve abes şeyler size anlatacaktır. Hafızalarımız tuhaf, erişimimiz mükemmel, ama okumamız biraz acayip eksik. Sinema yazarları da okumuyor, hatta yönetmenlerimiz de, hatta halkımız da, hatta Kültür Bakanlığındakiler de, hatta yapımcılar ve dağıtımcılar da, hatta oyuncular da... Çok güzel bir modeliz, “bilmiyoruz, ama âlâsını yapıyoruz”.


Son örnek ise daha kimseden okumadım, ama çok tuhaf şeyler: Dört kentten söz ediyorum size, İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır, bu milyonluk dört kentin garip bir özelliği sinema salonları ya kapanıyor ya da kapatılma tehlikesi içinde. Hangi salonlar mı? Sanat ya da festival filmleri gösteren sinemalar. Beyoğlu’nda kapanan sinemaları bir de bu gözle inceleyin. Aynı şey diğer kentlerde de yaşanıyor. Uzun süredir büyük festivalde büyük ödül almak otomatikman 40 bin altı seyirci anlamına geliyor, YTS kendi dağıtım ağını, kendi gösterim ayağını, kendi seyircisini, kendi yapımcısını, kendi kültür/sanat politikasını, kendi metnini, kendi denilebilecek ve varoluşunu başarılı kılacak hiçbir yaşamsal özelliğini gerçekleştiremedi. Büyük bir yalnızlık içinde marjinal olarak ödüllerini natürmort resimlere konu yapacak pozlar vermekle meşgul.


Türkiye’nin kültür sanat politikası yok, en tuhafı da şu, sanatçı aslında topluma gerçeği haykıran ya da topluma kendi suretini aksettiren anlamlarını kaybetti demek ülkemizde, büyük oranda fırça yemekle geçiriyorlar sanat ömürlerini. Ama bir yandan da oldukça büyük sözler ediyorlar filmlerinde. Türkiye’de sinema sanatı hiç bu denli uluslararası ödül almamıştı, ama neredeyse hiç bu kadar da marjinalleşmemişti de. Ama gidişat daha da tuhaflaştı, marjinalliğin sınırlarını aşmayı bırakın, daha da ileriye gidiyor. Yalıtıldıkları oranda sinema sanatımız “gerçeklik duygusunu yitirecek gibi”. Hayali düşmanlar yaratmaya pek alışkın ülkemizde hayalini satan ve kendi duygularını, düşüncelerini, gözlemlerini toplumsallaştıramayan ve bireysel derinliklerindeki yalnız insanın güçsüz sesini haykırışlar olarak göstermeye çalışan yanılsamalı bir varoluşa sürükleniyor YTS. İronik bir söylem tutturan YTS, giderek kendi varoluşuyla ironik bir kimliğe ve koşullara sürükleniyor, hayatımızın bütün çelişkilerinin izleri YTS filmlerinde ve sanatçılarında somutlaşıyor, varlık nedeni varlık alanı tarafından inandırıcılığını kaybettiği için yok ediliyor gün be gün.

BİTTİ