Bakanlık kimi güçlendiriyor?

|

 Bakanlık kimi güçlendiriyor? A  Bakanlık kimi güçlendiriyor?

Hazırlayan: SEVGİM DENİZALTI

Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü... Her 8 Mart’ta olduğu gibi bugün de dünyanın her yerinde milyonlarca kadın, eşitsizliğe, adaletsizliğe, kadın düşmanı politikalara; emeğine, bedenine, kimliğine yönelik saldırılara, erkek egemenliğine karşı tepkisini, taleplerini sokaklara, meydanlara taşıyacak. Biz de bu vesileyle bir kez daha, Türkiye’de yıllardır sürdürdükleri mücadeleyle kadın kurtuluş hareketini bugünlere getiren kadın örgütlerine açıyoruz sayfalarımızı.

Her gün ortalama 5 kadının en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürüldüğü bu topraklarda, erkek şiddeti, yine 8 Mart’ın başlıca gündemi elbet. Bu yüzden biz de bu diziye bu yakıcı sorundan başlamak istedik. Şimdi erkek şiddetine ve kadın cinayetlerine karşı verdikleri mücadeleyle bu meselenin görünür olması, gerekli yasal değişikliklerin yapılması ve daha da önemlisi bu yasaların hayata geçirilmesi için emek eden; Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı ile Kadın Cinayetlerine Durduracağız Platformu temsilcilerine bırakıyoruz sözü.

Söz kadınlarda…

………………………………………………………………………………………………………………….

MOR ÇATI: Bakanlık kimi güçlendiriyor?

Kadın cinayetlerinin dur durak bilmediği, erkek şiddetinin her gün daha da profesyonelleştiği mevcut gerçeklikler karşısında, hükümet etkin uygulama meselesini bir kenara bırakıp, 8 Mart ve 25 Kasım`a “hediyeler” ile gelme, ``ülke prestijini`` koruma telaşesindeydi geçen yıl. Bugün yasa bir yılını doldurdu. Peki ne değişti?

DENİZ BAYRAM-Mor Çatı aktivisti, avukat

Geçtiğimiz yıl 8 Mart`a, yürürlüğe giren 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Hakkında Kanun ile girmiştik. Hatırlanacağı üzere, Avrupa Konseyi Kadına Karşı ve Ev İçi Şiddetle Mücadele Uluslararası Sözleşmesi`ne de 25 Kasım Uluslar arası Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde taraf olunarak Türkiye’nin aslında kadına yönelik şiddet ve ayrımcılığa ne kadar da “duyarlı” bir ülke olduğunun altı çizilmişti.

Bu düzenlemelerin yürürlüğe girme tarihleri manidar, sembolik. Her iki düzenleme de kadınların “yaşama hakkına” ilişkin. Kadın cinayetlerinin dur durak bilmediği, kadınların erkek şiddetinin her gün daha da profesyonelleştiği bir deneyimden geçtiği mevcut gerçeklikler karşısında, hükümet etkin uygulama meselesini bir kenara bırakıp, 8 Mart ve 25 Kasım`a “hediyeler” ile gelme, ``ülke prestijini`` koruma telaşesindeydi geçen yıl.

Bu hafta kadınlar 8 Mart’ta kadın mücadelesine ses vermek için sokaklarda, meydanlarda olacak. Bu yıl 8 Mart’ta yasa da bir yılını doldurmuş olacak. Peki ama bugün övgülerle bahsedilen yasa bir yıldır nasıl uygulanıyor? Neyi değiştirdi?

KADINA ŞİDDET YASASI BİR YAŞINDA

4320 Sayılı Yasa’nın lafzındaki ve yorumundaki erkek egemen anlayış, uygulamanın hâkim ve savcıların keyfiyetine bırakılması, bu topraklarda devlet tarafından kadınların yaşam hakkına karşı etkin bir müdahaleydi. Çünkü kadınları öldüren erkekler ise uzaklaştırma kararı vermeyen, etkin hukuk yasaları yapmayan, basmakalıplaşmış cinsiyet rollerini yeniden ve yeniden üreten devlettir.

Yeni bir yasanın çalışmalarına ilişkin sürecin Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü`nün alt birim olarak konuşlandırıldığı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından yönetilmesi de yasaların hangi anlayış ile çıkarıldığının önemli bir göstergesi idi.

6284 Sayılı Yasa yeni bir sistem getirdi. Kadınların kendileri hakkında uygulanabilecek koruma tedbirlerine mülki amirler aracılığı ile ulaşabilmesi mümkün kılındı. Aile mahkemeleri tarafından alınabilecek tedbir kararlarının genişletilmesi, hatta kadının biricik şiddet hikayesinin özel durumuna göre farklı tedbirlerin alınabilmesi olanağı da öngörülüyor yasada.

Yasanın en önemli düzenlemesi ise, “kolluk” noktasında kilitleniyor. Çünkü bu yasa aslında, polisin jandarmanın artık “yetkim yok”, “hiçbir şey yapamam” söylemini boşa çıkarıyor ve akut durumlarda, kadının sığınağa yerleştirilmesi, 48 saat süre ile şiddet uygulayanın uzaklaştırılması kararı alınması gibi gecikmesinde sakınca bulunan hallerde özel önlem alma yetkisini getiriyor.

KOPYALA YAPIŞTIR USULÜ KARARLAR

Yasa okunduğu zaman özetle ortaya çıkan durum bu. Ancak uygulamayı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın ailenin güçlendirilmesi politikaları ile birlikte okumak ve birlikte eleştirmek önemli.

Bir yıl olmasına karşın hâlâ yasa uygulayıcıların yasa hakkında bilgisi yok. Polis kendisine verilen yetkiyi kullanmıyor ve yetkisi dahilinde almaya muktedir olduğu tedbir kararlarını almıyor. Aile mahkemelerine olan dosya yığılmaları nedeni ile verilen tedbir kararları aslında hiçbir zaman şiddete maruz kalan kadınların şiddet hikayelerine uygun olarak verilmiyor. Kadınların kendi şiddet hikayesinin gerekleri olarak ihtiyaç duyduğu önleyici, koruyucu ve destekleyici durum ve koşullar göz önünde bulundurulmadan ``kopyala yapıştır usulü`` ile kararlar veriliyor.

YAKIN KORUMA MUAMMASI

Yasada ``yakın koruma`` tedbiri olarak öngörülen tedbir, hayati tehlikesi bulunan kadınlara yakın koruma tahsis edilmesini gerektiriyor.  Yakın koruma tahsis edilme usulü, emniyetin her bölgede farklı teşkilatlanmasına göre değişiyor. Kaç kadına yakın koruma verildiği bilgisi ile övünen Bakanlık neden yakın korumaların alandaki çalışmasına dair sorunları gündeme getirmiyor? Kendisine yakın koruma verilen kadınlar, çoğu zaman duyarlı olmayan bir polis ile karşı karşıya kalıyor. Polislerin hassasiyetsiz bir şekilde davranmaları, kadınların şiddet travması ile uğraştıkları hayatlarında yeni bir baskı aracı haline gelebiliyor. Üstelik bu yakın korumaların, kadınların can güvenliği riski konusundaki farkındalığı da genelde olmuyor. Kendisine yakın koruma ataması yapılan bir kadın, korumasının bazen kendisinden ayrıldığını, başka yerlere gittiğini anlatıyor. Korumalar bazen, ``kocan senin burada olduğunu nereden bilecek`` diyerek görevlerini yerine getirmiyorlar ve kadınları hayati riskler ile baş başa bırakıyorlar. Kadınlar çoğu kez, bu yakın korumaların durumdan şikayet ettiklerinden, kendilerine karşı ``bıkkınlık`` belirtileri gösterdiğinden bahsediyor. Böyle durumlarda  kadınlar korumalarını aramadıklarını ifade ediyorlar.

TEK KAPI DEĞİL BİNBİR KAPI: ŞÖNİM!

Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM) kurulmaya başlandı, ancak hâlâ belirsizlik sürüyor. Bu merkezlerin hiçbir yerde duyurusu yapılmıyor. Kadınların bilgisi yok. Telefonlar daima meşgul. Merkezler pilot olarak kurulan illerde kolay ulaşılabilir olmayan, şehirlerin dışında bir yerlere kuruluyor. Koordinasyon görevi üstlenecek “tek kapı” muradı ile kurulan bu merkezler, kadınlara sadece yönlendirme yapmaktan başka bir işlev görmüyor halihazırda. Dolayısıyla, “tek kapı” binbir kapı oluyor, şiddet travması içindeki kadınlar koordinasyon sürecini kendileri üstleniyorlar.

ŞİDDET UYGULAYAN ERKEĞE BÜTÇE!

ŞÖNİM`lerin tek sorunsalı elbette mekânsal maddi koşullar değil. ŞÖNİM`ler açıkça şiddete maruz kalan kadınlar ile şiddet uygulayan erkeklerin aynı çatı altında destek hizmetlerinden yararlanabileceği bir yapı olarak kurgulanıyor. Kadının güçlenmesi için gerekli sığınaklara, kadının şiddet ve sığınak sonrası hayatını şiddetten uzakta kurabilmesi için gerekli destek hizmetlerine bütçe ayırmayan devlet, şiddet uygulayan erkeklere sere serpe bütçe ayırıyor. Öfke kontrolünü, stresle başa çıkmasını öğretiyor onlara. Oysa, bugün bizzat kabinenin bakanlarının ağzından, ``erkek egemen sistem``, ``erkek şiddeti`` ifadelerini duyuyoruz. Şiddetin erkek egemen sistemin bir sonucu olduğunu, bütüncül politikalar mücadeleye yön vermedikçe şiddetin bitmeyeceğini, artarak devam edeceğini biliyorlar ama bilmezden geliyorlar.

İKTİDAR ŞİDDETİ HASIRALTI EDİYOR

Kadına yönelik şiddete hayır diyen bir ülkeyiz, orası malum.  Kadın mücadelesinin direnişi ile görünür olan, istatiksel bilgiler ile işaret edilen, uluslararası mahkemelerde mahkûm edilen bir gerçekliğin görmezden gelinmesi mümkün değil. İlk imzacısı Başbakan olan imza kampanyaları yapılıyor. Bir tarafta bunlar olurken, diğer tarafta, kürtaj yasaklanmaya çalışılıyor, kadınların ev içi emekleri tanınmıyor, sığınaklar açılmıyor, Bakanlık`ın bütçesi erkekler için kullanılıyor. İktidar bu gerçekliklerin kabulü ile birlikte politikasını şiddeti ve ayrımcılığı sona erdirmek üzerinden değil, hasıraltı etmek üzerinden kuruyor. Ve her daim olduğu gibi bu şiddetin ve ayrımcılığın en iyi hasıraltı edildiği yer ise “kutsal aile” oluyor.

Bakanlık`ın kurulmasını aslında, kadının adına, bedenine, yaşamına dair bir ``belirsizlik`` yaratma gayesinde olan iktidarın önemli bir adımı olarak görmek önemli.  Doğal olarak Bakan da “sadece kadının değil erkeğin de bakanıyım, aile bakanıyım” diyor. Bu yüzden bu Bakanlık tahtında yapılan tüm düzenlemeler, ister kadına yönelik şiddet ve ayrımcılık konusunda; ister yaşlıların, engellilerin bakımı konusunda olsun, kadının birey olarak görülmediği, aile içinde var olmaya hapsedildiği durumu,  aileyi korumak adına oluyor. Kadın ne yaşarsa o ailenin içinde yaşıyor. Aile güçlendikçe kadın güçsüzleşiyor.

‘BİR ŞEYLER YAPIYOR’ AMA NE?

Kadın cinayetlerinin ve şiddetin hat safhada olduğu bir ülkede çıkan bir şiddet yasasından bugün erkekler de kadınlardan şiddet gördükleri vechesi ile mahkemelere başvuruyorlar. Kadın sığınaklarının sayısı halen bütün istatiksel bilgi gözetildiğinde yetersizken ve var olanlarda da sığınakların güçlenme yerleri olduğu düşüncesinden uzak, kadınları yıldırma, evlerine geri dönmeye zemin hazırlama, bir nevi cezaevi koşullarını dayatma söz konusu iken, erkeklere sığınak açılması gayesinde olunması, şiddet önleme izleme merkezlerinin sadece şiddet gören kadınlar için değil, şiddet uygulayan erkekler için de hizmet sağlayan birimler olarak kurgulanması, kadınların doğum kontrol yöntemlerine kolayca ulaşamadığı, kürtajın fiilen yasaklandığı bir ülkede tüp bebek için hastaneler ile protokoller imzalanması, tam da bu yönü ile ``bir şeyler yapıyorum``u veren ama aslında var olanı belirsizleştirmeye çalışan bir politika. Yola çıkış hep kadına yönelik şiddete karşı olsa da erkek egemenliğinin devlet destekli olarak daha da mihlandığı bir sonuç var karşımızda.

Son olarak, hukuk sisteminin, devletin erkek adaletinin kadınların emeklerini, bedenlerini ve hayatlarını özgürleşmesinin önünde engel olarak durması, kadınları kendi adalet arayışlarına mecbur bırakıyor. Yaşam, vücut bütünlüğü bir haktır, kimsenin müdahale edemeyeceği. İşte bu haklarını kendi adalet arayışları içinde korumaya çalışan kadınların meşru müdafaa haklarının tanınmasının da devletin yükümlülüğü ve sorumluluğu olduğunu belirtmek istiyorum.

***

KADIN CİNAYETLERİNİ DURDURACAĞIZ PLATFORMU:

Öldürülen her kadın hayatını istemişti

Türkiye’de öldürülen her kadın, hayattan hakkı olanı; çalışabilmeyi, boşanabilmeyi, hayatına karar verebilmeyi istemişti. Her kadın ölümü bu uğurda verilmiş bir mücadeledir. Bu sene Türkiye’de 8 Mart, bu mücadeleye armağan olsun

GÜLSÜM KAV- Kadın Cinayetleri Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi

Türkiye’de şu anda kadınların canları pahasına kendi hayatlarını seçme mücadelesi var.  Her gün kadınların yaşam hakkının ortadan kaldırıldığı somut olaylarda, kadınların boşanmak ya da ayrılmak istediği için, kendi hayatına dair karar almak istediği için öldürüldüğünü görüyoruz. Kadınlar çalışabilmek, toplumsal hayata katılabilmek, memnun değil ise boşanabilmek, istedikleri gibi giyinebilmek istiyor. 

Hayatın gelişmesine erkek egemenliği ayak diriyor.

NEREDEN BAŞLAMALIYDI?

Adalet Bakanlığı, kadın cinayetleri oranında yüzde 1400’lük artış olduğunu açıklamış, aynı yıl Münevver Karabulut davası toplumun gündemine gelmişti. Ortada tam teşekküllü bir skandal vardı; zengin katil saklanmayı başarıyor, Emniyet Müdürü görevini yerine getirmek yerine, evlatları testere ile öldürülmüş aileye fırça atıyordu. Kadınların erkek şiddetiyle öldürülmeleri, üstü örtülerek, magazinleştirilerek ele alınıyor, gazeteler yalan yazıyordu.  Bütün deneyimler bize, kriz, savaş ve her türlü olağanüstü halin çilesini en çok kadınların çektiğini gösterirken, 2008 ekonomik krizinin ardındaki günlerde, kadın cinayetlerin önemli bir toplumsal sorun haline gelebileceği öngörülebilirdi, öngörüldü.

Kadın kurtuluş mücadelesi, kadınların yaşam hakkına sahip çıkmadığı sürece, erkek şiddetin diğer tüm biçimlerinin çok rahat süreceği, çok aşikârdı. İşe gerçeğin üzerini örten bir terminoloji yerine “kadın cinayetleri” ifadesini kullanarak, evlatlarını kaybeden ailelerin acısını kendi acısı olarak duyup onların arasına karışarak başlanabilirdi, başlandı.

 

KADINLARA KORUMA, ERKEKLERE AĞIR CEZA LAZIM!

Kadınların kolay öldürülebildiği bir ülkede,  cinsel, ekonomik, psikolojik şiddet neden bitsindi ki? Erkekler ne kadar rahattı; Ayşe Paşalı’nın katili gibi, “google” ile ne kadar ceza alacağın araştırılır, indirimleri görünce rahatlanır, cinayet işlenir, az bir şey yatılıp çıkılırdı işte.

Nasıl olsa, adliye koridorlarında darp ettiği kadını kollarıyla hapseden, tam bir tahakküm kuran adamı “eski koca” olduğu için kapsam dışı tutan bir koruma kanunu vardı. Kadın adamın hapsindeydi, adam kapsam dışıydı, işe bakın. Ayşe Paşalı’yı devletin tehlikesiz gördüğü o eski koca öldürdü.  Onun hayatını kaybetme biçimi tam teşekküllü bir başka örnek oluşturdu; kadın cinayetlerini durdurmanın yolu, birincisi kadınların gerçekten korunacağı kapsamlı bir korunma kanunu, ikincisi ceza davalarında caydırıcı düzenleme yapmaktan geçecekti.

Artık elimizde çok çabayla elde edilmiş yeni bir Koruma Kanunu ve uygulama yönetmeliği var. Bu önemlidir; elimizde Ayşe Paşalı’ları koruyan bir hukuk var, kadınların hayatı pahasına kazandıkları haklar var.  Benzer biçimde il il, adliye adliye, içerde ve dışarıda süreklileşen toplumsal mücadele sonucunda ceza davalarında art arda caydırıcı ceza kararları veriliyor, Yargıtay “kadın katillerine indirim yok” diyor,  en nihayetinde Başbakan açıklama yapmak zorunda kalıyor.

KADINLARIN ÖLDÜRÜLMEDİĞİ BİR TÜRKİYE MÜMKÜN!

Ne zaman bir toplumsal sorun konuşulsa “eğitim şart” denir. Evet, eğitim önemlidir ama esasta siyasal bir mücadele şarttır.  Kadın cinayetlerini durdurmak için de, hem tek tek her dava için hukuki mücadele, hem de erkek egemenliğine karşı kadın mücadelesi şart.

Mücadele ederek haklar kazanabiliriz ve kazanıyoruz. Koruma kanununda olduğu gibi Ceza Kanunu'nda da haklarımızı almalı, 'kadın cinayeti' tabirinin hukuka girmesini sağlamalıyız.

Ve haklarımızın ayaklanması için, kadınların ayakları üzerinde durmasını sağlayacak olanı, eşit haklarla çalışma hayatına katılma hakkımızı almalıyız.

Türkiye’de kadın cinayetleri, patriyarkal kapitalizmin en net biçimidir.

 Kapitalizm kadınların yüzde 70’ini üretimin dışına sürmüş,  ekonomi kadınları işgücü bile saymayarak büyüyor. Bu, ekonomik şiddetin en uç biçimi.

 Patriyarka da geliyor, erkek şiddetinin en uç biçimi ile, kadın cinayetleri ile elinden tutuyor onun.

Bugün Türkiye’de iki sistemin iç içe oluş biçimi budur. Türkiye’de sosyalist feminizmin hattı da bu olmalıdır.

Sermaye – patriyarka ittifakı kadınların “ev kadını” statüsüyle işgücü dışında kalmasına bağlı. Bu aynı zamanda Türkiye’de işsizlik oranlarının yüksek çıkmamasını sağlıyor.  Devlet kadınlara ya bu ittifakı bozmayacak tarzda esnek çalışmayı ya da çocuk doğurmayı reva görüyor.

HER KADIN ÖLÜMÜ BİR MÜCADELEDİR

Türkiye’de öldürülen her kadın, hayattan hakkı olanı; çalışabilmeyi, boşanabilmeyi, hayatına karar verebilmeyi istemişti.

Her kadın ölümü bu uğurda verilmiş bir mücadeledir.

 Bu sene Türkiye’de 8 Mart, bu mücadeleye armağan olsun. 

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, hak arayan ailelerle beraber 9 Mart’ta Taksim’de işte bunun için yürüyecek. 

***

Kadın kardeşlerimiz öldürülmesin diye…

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, öldürülen kadınların yakınlarıyla birlikte yarın (9 Mart) İstanbul Taksim’de yürüyüş düzenliyor.

“Kadın Kardeşlerimiz Öldürülmesin Diye” sloganıyla gerçekleştirilecek yürüyüş, yarın saat 15.00’da Tünel Meydanı’ndan başlayacak. Kadınlar, ellerinde öldürülen kadınların resimleriyle sloganlar eşliğinde buradan Taksim Meydanı’na yürüyecek.