Önce bomba sonra yaylım ateşi

|

Önce bomba sonra yaylım ateşi A Önce bomba sonra yaylım ateşi

16 Mart... 70'li yılların Gençlik Hareketinin belki de en trajik anı. Hem bir mücadele sürecinin kırılma noktası olmasından ve üzerine yığılan topyekûn politik varoluş ağırlığı taşımasından kaynaklı bir durum bu... Hem de bir sonuç olduğu kadar, 80 darbesiyle başlayan kahredici yılların işaretlerini göstermesi ve kaybolan hayallerin  taşıyıcısı aynı zamanda.
O anın üzerinden ne yazık ki hesaplaşılmadı daha. Üstelik küllerinin içinde hala bir kor olarak karşımızda duruyorken. Denebilir ki bir ruh var aramızda dolaşan ve o bir dönem tarihini okumanın hafızasını da cömertçe ve içtenlikle sunuyor.
Oradan el aldık ve 'bizim mahallenin' 78 yılına bir yolculuğa çıktık yeni bir soluk olur belki diye.
O günlerin 20'li yaşlarını ama farklı politik görüşleri ile biraraya geldik öyküleri yeniden kurmak için.
Umutları, saflıkları, tedirginlikleri, yaralanmışlıkları, şakalaşmaları ile..
Aynı zamanda bir begesel serüven bu.
Araya girmeden, ahkam kesmeden sözü, o yılları yaşayan binlerce gençten bazılarına verdik.
Zaman zaman sesler birbirine karışsa da, anlatması onlardan ders alması..


Enis Rıza

16 Mart 1978 tanıklıklarına başvurulanlar:
Atila Mermeroluk, Bülent Uluer, Faruk Ağca, Haluk Ağca,
Hayri Tosun, Hüseyin Soylu, İbrahim Öztürk, Kamil Tekin Sürek, Mehmet Ali Eren, Mehmet Tönük, Mehmet Tüysüz, Murat Özyüksel, Mustafa Gümüş, Nevzat Onaran, Nuran Pekiner, Nurullah Erdal, Nüvit Eseryel, Rıza Gerçek, Sadullah Sayın, Savaş Sertataş,
Serhat Pekiner, Serpil Arısoy, Seyfi Öngider, Umur Tekin

Önce bomba sonra yaylım ateşi

Atila Mermeroluk: 75-76’da üniversiteye girdiğim ilk gün Mehmet Ali Eren karnından vuruldu. Yani biz üniversiteye girdiğimizden beri merkez binaya zaten girilmiyordu.
Nuran Pekiner: Sadece okula değil Beyazıt'a gidemezdik. Tahtakale'den çıkıyorduk Süleymaniye'ye...
Atila Mermeroluk: Vezneciler'i kullanmaya başladık, Site Yurdu’nu.
Mehmet Tönük: Beş sene boyunca ben Beyazıt Meydanı'nı hiç görmedim.
Hüseyin Soylu: Beyaz Saray’ın alt katı.
Mehmet Tüysüz: Uçurdular orası da bitti zaten.
Hüseyin Soylu: İktisatta yoğun olarak antifaşist mücadele bizim girdiğimiz sene başlamıştı, 73-74 tarihinde. Troçkist arkadaşlarımız ve Doktorcu arkadaşlarımız vardı. İşçi sınıfıyla da ilişkileri olanlar vardı.
Alibeyköy'de, Kâğıthane’de gecekondu bölgelerinde, hayatımda ilk defa jandarma bize ateş açmıştı. Devlet grevlere devrimcilerin gittiklerini gördü, engellemek için bize okullarda bulunduğumuz alanlarda komplolar kurmaya başladı.
Sadullah Sayın: Mehmet Gül, bizim okulun öğrencisi olmayan esmer bir şahsı büyük bir bond çantayla, polislerin yanında içeriye aldı. Polisin gözetiminde… Süreç içerisinde onun Abdullah Çatlı olduğunu anladık fotoğraflarını görünce.
İdare Hukuk’u sınavında, Orhan Aldıkaçtı rahmetli, birisinin kâğıdına bakınca Mehmet Gül yazdığını görüyor ama sınava giren başka birisi, kimsin demesine kalmadan vınn o şahıs, hocamız da peşinden “Mehmet Gül kaçma, Mehmet Gül kaçma” diye…

Umur Tekin: ‘77 sonuna doğru, ben yaralandığım ve hastaneye kaldırıldığım için hatırlıyorum, 50 metre kadar bir mesafeden ateş ettiler, sonra üzerimize patlayıcı madde attılar. Cerrahpaşa’da uyandım.  
Milliyetçi Cephe Hükümeti düştü, onun yerine Ecevit Hükümeti kuruldu ‘78 başında. Faşistler zaten azınlıktaydı. Ecevit Hükümeti’yle beraber polis kendisine birazcık çeki düzen vermeye başlamıştı. Ülkücü hareket içinde olup da militanlaşmış polisler, yavaş yavaş geri çekilmeye başlamışlardı.  
Bir hafta önce aslında, 16 Mart’ın provasının yapıldığını hissettim. Çünkü yine biz kortej hâlinde merkez binadan çıkarken meydandan ateş açtılar bize.
Sınıfa giriyorsunuz ve her gün o sınıfta kim üzerinize saldıracak ve kime karşı koyacaksınız onun gerginliği içindesiniz ve her gün mutlaka birkaç yaralı çıkıyor sınıftan. Özellikle Milliyetçi Cephe Hükümeti döneminde polis bizim hiç tanımadığımız, öğrenci olmadığını çok iyi bildiğimiz birtakım adamların girmesine müsaade ederdi, biz işte yirmi yaşlarında çocuklarız, otuz-otuz beş yaşında adamlar gelirlerdi karşımıza. Mücadele ettiğimiz insanlar bu insanlardı. Yani polisin desteği olmadan zaten hiçbir zaman okulda tutunamazlardı. Üzerimiz sonuna kadar aranırdı, yani üniversiteye herhangi bir şey sokmamız mümkün değildi bizim, ama polis ülkücülerin üzerini aramazdı veya arar gibi yapardı.

Murat Özyüksel: Yani o kadar korkunçtu ki ortalık, cehennem gibi bir dönem yaşadık. Can güvenliğinin hiçbir şekilde olmadığı bir dönemdi. Üniversiteye tek başına girmek mümkün değildi. Bir gün canımız çok sıkıldı. Altı arkadaş gidiyoruz dedik merkez binaya nedir yani bu böyle, içeri girdik. Polisler şaşkın. O sırada ülkücü grubun liderlerinden birisi gördü. Sözle saldırmaya başladı. Bizim de işte o dönem Artist Mustafa lakabıyla ünlü arkadaşımız karşılık verdi. Birden seferberlik havası olmuş. Bir baktık karşıdan ‘Allah Allah’ sesleriyle üzerimize saldırıyorlar. Orada karakol vardı. Girişte karakolun duvarına çekildik. Artık postu pahalıya satalım falan diyoruz. Artık öyle oldu ki polisler korktu. Rektör diyor ki niye gittiniz. Yani o kadar anormal ki bizim okula gitmemiz.
Aziz diye bir arkadaşımla,  tiyatrocuydu işte konuşuyoruz. Sen tiyatrosunu yap ben müziğini yapayım falan. Evine gidecektim, o gün de çok işim vardı. Akşam bir haberleri açıyorum Aziz Çolak Üsküdar’da kurşunlanarak öldü. Yani o kadar sert bir dönemdi ki.

 Serpil Arısoy: Aziz bana dedi ki; ‘biz ders çalışmaya gidiyoruz’ matematik sınavımız vardı. ‘Sen de gel’. Ben Muhsin’le birlikte, sinemaya gitmeyi tercih ettim ve onlar o gün Paşakapısı Cezaevi’nin karşısında bir pasajda dükkânları vardı.
Nuran Pekiner: Ve orada vuruldular.
Serpil Arısoy: Biz hep Kadıköy üzerinden, Çiçekçi üzerinden Doğancılar’a giderdik, Çiçekçi’de inerdik sonra sahil üst yoldan... Aziz de Doğancılar’da oturuyordu zaten.
Aziz’e dedim ki, ‘hadi Filiz’in doğum günü, bir beş dakika uğrayalım’… O da, ‘ya ben şimdi kızların arasında ne yapacağım’ dedi.
O pasajın içinde, inşaatın altında öldürdüler.
Mehmet Tönük: 1976. Okulda ilk gün. Merkez binaya girdiğimde kayıt için, büyük bir kavganın içinde buldum kendimi. İşte bir anda kapılar kırıldı, hep beraber toplanıp Süleymaniye’nin önündeki çay bahçesinin oraya gittik. Baktım ki herkes devrimci, bir ben değilim.
Nüvit Eseryel: Okulda ilk tanıştığım kişilerden biri rahmetli Güler'dir. 
Kerim Yaman öldürüldüğünde tesadüfen İstanbul'daydım. Cenazeye katıldım. 76'da öğrenci işlerine gidebiliyorduk. Toplanıyorduk işte sekiz-on kişi... Hatta 77'nin Nisan'ı olabilir. O kütüphanenin oradan bize ateş açıldı. Hatta yanımda Ayşe Sözeri vardı.  Park hâlindeki araçların altına yattık. Merkez binaya gidip gelmek ciddi bir eylemdi yani.
Atila Mermeroluk: 77’ye gelirken ise şu karar alınmış: Merkez binaya gireceğiz.  Biz amfilere kadar girdik. Seyfiler de, herkes geldi o zaman. İzzet de dâhil. Hepsi geldi. Kavga iktisat amfilerinden başlardı, hukuk amfilerinden taa bahçeye kadar sürerdi. Her gün böyle…

Atilla Mermeroluk: İktisat olarak çok zorladık. Hukuk da destek çıktı bize. Ondan sonra hukuk da sallanmaya başladı. Şimdi bu noktada idare, polis şu kararı aldılar. Birinci, ikinci sınıf merkez binaya girmeyecek. Yasakladılar. Ve şebekelerin üstüne sınıf numaralarını yazdılar.
Toplu hâlde girerdik yine, hemen ara koridorlardan amfilere çıkardık. Bunlar tek çift numarasına başladılar. Dediler ki tekler sabah gidecek, çiftler öğleden sonra.
Atila Mermeroluk: Merkez binada bunları zorlamamız lazım. Yani zorlayalım ki adamlar bu kadar yüklenmesin.
Serhat Pekiner: Mehmet Ali Ağca da…

Nüvit Eseryel: Bir kez gelmiş.
Atila Mermeroluk: Biz her gün karakoldayız. 
Mehmet Tüysüz: Cumartesi-Pazar hariç.
Atila Mermeroluk: “Ooo, nerede kaldınız sizi çok özledik” diyorlardı.
Savaş Sertataş: O sürecin başlangıcını tetikleyen bir açıklama oldu, o da  Alparslan Türkeş’in bir açıklamasıydı, şu deniliyordu; “Geleceğin yönetici kadroları, idari kadrolar bu üniversiteden çıkacak, dolayısıyla ne yapıp yapıp bu üniversiteyi düşüreceksiniz.” Talimat buydu. Bu basında da yer aldı o zaman, biz savunma halindeydik.
Atila Mermeroluk : Polis şöyle bir sınır koydu şimdi. Üçüncü ve dördüncü sınıfları sokağa sokmuyordu. Önce Site Yurdu’nun oradan gittik. Site Yurdu’ndan bize ateş açtılar. Vuruldu bir arkadaş orada. Oradan da vazgeçtik. O arayı da kullanmadık. Sonra biz Saraçhane Camii'nin arasından geçmeye başladık uzun bir süre.
Esnaf Hastanesi'nin oradan, arkadan okula geliyorduk. Süleymaniye olayı o tarihte başladı. Çünkü bizim artık arkadaşlarla oturacağımız hiçbir yer kalmamıştı. Öyle bir hâl aldı ki zaten, Uğur Gür filan boyuna operasyon yapıyordu orada.

Nuran Pekiner: Beyazıt'a hiçbir şekilde gidemiyorduk. Karaköy'den yürüyerek Mercan, Mercan Yokuşu'ndan Süleymaniye'ye…
Serpil Arısoy: Ve sabahları vapur iskelesinde buluşuyorduk. Hiçbir zaman tek gidemiyorduk.
Nevzat Onaran: 77-78 öğretim yılında, önce o dönem ismini de bildiğimiz, tanıdığımız sivil polisler gelirdi, bir bize bakarlardı, işte bizim o günkü mevcudumuza göre bir faşist grup gelirdi. Ve… CHP’nin Hürriyet Tepesi’nde öldürülen bir mebusu vardı… Abdurahman Köksaloğlu.
Nevzat Onaran: İşte onu öldürmekten 12 Eylül’de gözaltına alındığını duyduğum, Osman Tüfekçi… Sencer Divitçioğlu’yla dersteydik.
Kapı açıldı, Osman girdi içeri, faşistlerin bulunduğu yere oturdu. Sencer Hoca, tam dersi bitiriyordu ki… Demir toplar vardı, onu fırlattı. Celal Duru’ya geldi. Celal de işte 28 Nisan 78’de Belgrat Ormanları’nda ölü bulundu. Celal’le birlikte bir de Emin diye bir işçi arkadaş… Beyazıt Karakolu’nda şöyle bir şeyi hatırlıyorum. Biz okulun öğrencileriydik. Ama faşistlerden gelen grup her gün değişebiliyordu. Onlardan biri bizimle gözaltına alınmıştı bir sefer. Baktım gösterdiği kimlikteki fotoğraf ona da benzemiyor. “Kimlik sahte, fotoğraf ona benziyor mu?” diye sorduğumda komiser bana “E canım eski fotoğrafıdır ne var” dedi, cebinden kimliğini çıkardı, bak dedi, “Bu da bana benziyor mu?”
Sadullah Sayın: Okul işgal altında olduğu için uzun bir süre sınavlara giremedik, aşağı yukarı iki sene kadar ve okul basmalar, sınıftan çıkarmalar. Önce ufak ufak yıldırma hareketleri ve güvenlik güçlerinden aldıkları destekle saldırılarını yoğunlaştırdılar. Okuma mücadelesi, öğrenim hakkımızı elde etmek için ve o alanı da terk etmemek için yoğun bir çaba içerisinde olduk.

Nuran Pekiner: Mercan'da yürürken yola notlar bırakılırdı. Onu hatırlıyor musunuz?
Serhat Pekiner: Tehdit içeren notlar buluyordum.
Kamil Tekin Sürek: Bir gün işte bir toplantı olacağı duyuruldu bize. İktisat ve Hukuk Fakültesi öğrencileri Laleli'de, herhalde Denizli Yurdu'ydu yanlış hatırlamıyorsam; işgalin kırılması için bir toplantı yapılacak, biz de gittik. Çeşitli siyasi gruplardan arkadaşlar gelmişti. 1 Mart'tan itibaren okula topluca gidip işgali kırmamız gerektiği üzerine tartışmalar oldu ve hemen hemen herkes bu fikre katıldı. Süleymaniye'de toplandık. Sayımız işte iki yüz civarında falandı ilk yanlış hatırlamıyorsam. Saat on civarında okula doğru yola çıktık. İşletme Fakültesi'nin önüne geldiğimizde polis bize saldırdı. Biz dağıldık. Bir yarım saat sonra tekrar Süleymaniye'de toplandık, yeniden yürüyüşe geçtik. Bu sefer İngilizce bölümünün oralarda gene saldırdı polis, gene dağıldık. Sonra gene Süleymaniye'de toplandık, gene yürüyüşe geçtik. Üçüncü yürüyüşte gene saldırdılar ama bu sefer dağılmadık ve yürüyüşe devam ettik ve okulun kapısına kadar geldik. Biz oraya geldiğimizde tabi işte basın vardı, çevreden izleyenler. Ana kapıdan içeri girdik. Faşistler Atatürk heykelinin önünde toplanmışlardı. Taşlarla bize saldırdılar. Biz ona rağmen devam ettik, işte araya polis girdi. Sonra sınıflara dağıldık. Bizim sınıfta 7 kişiydik birinci sınıf, büyük amfi. Sol bölüme, en öne 7 kişi oturduk ve her an bir saldırı bekler vaziyette öyle ilk günümüzü geçirdik. Sonra ikinci gün gittik. Ufak tefek sürtüşmeler oldu. Üçüncü gün gittiğimizde iki kişi daha geldi yanımıza, daha sonraki günler 10, 13, 15 kişi derken sürekli sayımız artıyordu… Sonra tarafsız öğrenciler orta bölümde toplandılar ve baktık ki faşistlerin sayısı bizden az, yani toplasanız on-on beş yok. 16 Mart’a gelirken durum bu vaziyetteydi.

16 Mart'tan bir gün önce provasını yaptılar. Ön kapıdan çıkıyorduk. Karşıya birikmişlerdi, kırk-elli kişi civarında, sopalarla, taşlarla saldırdılar.
İşte Kazım Ayaydın o zaman MHP Gençlik Kolları başkanıydı, Ülkü Ocakları Başkanı Mehmet Gül’dü… Mustafa Berkay vardı.
Nevzat Onaran: Orhan Çakıroğlu. Bizim sınıftaydı.