Bir gün kaldı diyorlardı; biliyorlardı

|

 Bir gün kaldı diyorlardı; biliyorlardı A  Bir gün kaldı diyorlardı; biliyorlardı

16 Mart... 70'li yılların Gençlik Hareketinin belki de en trajik anı. Hem bir mücadele sürecinin kırılma noktası olmasından ve üzerine yığılan topyekûn politik varoluş ağırlığı taşımasından kaynaklı bir durum bu... Hem de bir sonuç olduğu kadar, 80 darbesiyle başlayan kahredici yılların işaretlerini göstermesi ve kaybolan hayallerin  taşıyıcısı aynı zamanda.
O anın üzerinden ne yazık ki hesaplaşılmadı daha. Üstelik küllerinin içinde hala bir kor olarak karşımızda duruyorken. Denebilir ki bir ruh var aramızda dolaşan ve o bir dönem tarihini okumanın hafızasını da cömertçe ve içtenlikle sunuyor.
Oradan el aldık ve 'bizim mahallenin' 78 yılına bir yolculuğa çıktık yeni bir soluk olur belki diye.
O günlerin 20'li yaşlarını ama farklı politik görüşleri ile biraraya geldik öyküleri yeniden kurmak için.
Umutları, saflıkları, tedirginlikleri, yaralanmışlıkları, şakalaşmaları ile..
Aynı zamanda bir begesel serüven bu.
Araya girmeden, ahkam kesmeden sözü, o yılları yaşayan binlerce gençten bazılarına verdik.
Zaman zaman sesler birbirine karışsa da, anlatması onlardan ders alması..
Enis Rıza

Seyfi Öngider: Genişçe bir platform oluşmuştu. Toplu bir şekilde merkez binaya giriyorduk. Heykelin oraya gelinceye kadar polisler paldır küldür bize girişiyordu. Bütün o yüz-yüz elli kişilik kitle dışarı atılıyordu.
Nüvit Eseryel: Okula beş yüz kişilik bir grup olarak gidiyorduk.
Nuran Pekiner: Onları okula bırakıp, geri dönüyorduk.
Nüvit Eseryel: Gruplar yüz elli kişiydi. Okul çıkışında o yüz elli kişiyi karşılamaya gidiyorduk. Her zaman arka kapıyı açtırıyorduk.
Hüseyin Soylu: Ecevit, kendi ifadesiyle anarşi ve terörü bitirmek üzere göreve gelmişti. 16 Mart’ın öncesindeki 2-3 ayda cinayetler yoğun şekilre arttı.
-Minibüsten insanları indirip taradılar.
-Ecevit hükümetinin iddiasını çökertmek için büyük bir kampanya düzenlediler. O dönem toplu olarak yapılan ikinci girişte işgal kırılma noktasına gelmişti ve cevap verecekleri biliniyordu.
Bülent Uluer: Ecevit güvenoyu aldığı gün Taksim’de işsizlik ve pahalılıkla mücadele mitingi vardı. DİSK, DEV-GENÇ, TÖBDER, TÜMAS, TÜMÖT gibi gruplar katıldı. Mitingte, polisler Mete Altan ile birlikte bazı kişileri aldılar ve polis arabasına koydular. Bir tarafta POL-DER’liler oturuyor, diğer tarafta POL-BİR’liler. İki taraf da silahları çektiler. Ateş etseler hepimiz öleceğiz. Birinci şubeye geldiğimizde POL-DER’liler birinci şubeyi işgal etmişlerdi. Onlar devrim oldu zannediyorlardı. Diğer polisler siyasi şubeyi boşaltmıştı. O gün Ecevit güvenoyu aldı.
Hüseyin Soylu: O dönemde yine yakın arkadaşlarımızdan Kudret, Laleli’de pusuya düşürülerek öldürüldü.
Serhat Pekiner: O dönemde herhangi bir örgütsel bağım yoktu. Okula gitmeye başladım. Üç kişiydik sınıfta. Faşistler kocaman kocaman adamlardı. İlk başta çok dayak yedik, sonra dövmeyi de öğrendik.
Serhat Pekiner: Okula gittiğimizde bütün sabahçı öğrencilerin tutuklandığını öğrendik. Polis, okulda kavga çıktığında sadece devrimcileri gözaltına almıştı. Arkadaşlarımız serbest bırakılıncaya kadar derslere girmeyeceğimizi söyledik. O güne kadar bu işlere karışmayan polis, bizi zorla okuldan dışarı çıkartmaya çalıştı.
Serpil Arısoy: 16 Mart… Öğlen zamanı, morgun ön tarafında, kantinin önündeydik. Orada bize kumanya dağıtılacaktı. Niye arka kapı açılmıyor diye itiraz etmemize rağmen polis “Çıkacaksınız, Arka kapı artık açılmayacak” dedi ve bizi çevreleyerek ön kapıya doğru ittiler, sürüklediler.
16 Mart günü, ben çift numaralı olmama rağmen oradaydım ama, tek numaralar arasında çok büyük kavga çıkmış sabah ve polis ne kadar devrimci varsa hepsini içeri almış. Biz de kantinden kumanyamızı alacağız ve derse gireceğiz. Ancak “Arkadaşlarımız gereksiz ve haksız şekilde gözaltına alındı, onlar bırakılmadan derse girmeyeceğiz” dedik. Polis, “Hayır, çok büyük olaylar çıktı, okuldan çıkacaksınız” diyerek bizi zorla okuldan  çıkartmaya çalıştı. Sanki dışarıda bir olay var da, o programı bozmamamız için bize zorla ön kapıdan çıkarmaya çalıştılar.
Niye arka kapı açılsın diye direnmediğimizi hatırlamıyorum.
13 Mart’ta, bir faşist kız vardı, adını söylemeyeceğim. “Üç gününüz kaldı, iki gününüz kaldı, bir gününüz kaldı” diyebiliyordu; yani biliyorlardı.
Serhat Pekiner: Polis coplarla bizi dışarıya çıkartmaya çalıştı. İstanbul Üniversitesi’nin ana kapısından çıkıp Süleymaniye tarafına, Eczacılık Fakültesi’ne doğru döndük.
Serpil Arısoy: Bir şey olacak diye bekliyorduk. 16 Mart günü sabahı, hiç unutmuyorum, bütün polisler ellerinde telsizlerle  girişin önünde toplandılar.
Serhat Pekiner: Telsizlerden gelen “Oy anam vuruldum” sesini unutmuyorum, “Oy anam vuruldum”
-Polis, “Uğur Gür vuruldu, Uğur komiserim vuruldu” diye bağırdı.
-Uğur Gür İstanbul ekipler amiriydi.
-İstanbul Üniversitesi’nin etrafında da operasyonlar yapılıyordu.
-İstanbul’un en önemli polis şefiydi.
-Bir Pol-Der’li polis bana “Pencerelerin, camların kenarında durmayın. Bugün farklı bir gün” dedi.
Bülent Uluer: Siyasi Şube mMdürü Uğur Gür’ün Kocamustafapaşa’da vurulduğunu öğrendik. Biz de baskınlar olacağı ihtimaline karşı bütün yurtlarda tedbir almaya başlamıştık.
Nüvit Eseryel: Bir anormallik vardı. Sabah saatlerinde Göztepe’de Ticaret Lisesi’nde devrimci bir çocuğun öldürüldüğünü duyduk. Böyle bir can sıkıntısı vardı üstelik.
Serhat Pekiner: Hukuk Fakültesi'nin girişinde polisle itiş kakış yaşandı. Nedense, bizi de oradan çıkarmaya çalıştılar. Bayağı da kalabalıktılar.
Serhat Pekiner: Bizi ana kapının önüne bıraktılar.
Serpil Arısoy: Evet oraya bıraktılar.
Savaş Sertataş: O gün “Biz Meydanda her türlü  önlemi sağladık ana kapıdan çıkın”... denildi. O güne kadar biz ya Süleymaniye tarafındaki arka kapıdan ya da  İktisat’aa açılan yan kapıdan çıkıyorduk.
Sadullah Sayın: O kapılar bizim için güvenliydi...
Serhat Pekiner: Polis bizimle gelmedi.
Nuray Pekiner: O gün sokakta hiç seyyar satıcı yoktu. Onların polis olduğunu biliyorduk. Hiçbiri o gün yoktu.
Serpil Arısoy: Biz çıktığımızda kapının karşısında polisler vardı.
-Polisler yönü çizmişlerdi, değil mi?
Serpil Arısoy: Ben Eczacılık’ın önündeydim.
Serhat Pekiner: Ben de oradaydım.
Serpil Arısoy: O arkadaşların öldürüldüğü noktaya çok yakın yerdeydim. Herhalde grubun arkasında kaldık, bir kısmımız biraz daha ilerideydi.
Mehmet Tüysüz: Mazgalın tam önündeydim.
Serpil Arısoy: Çok büyük bir gürültü hatırlıyorum.
Serhat Pekiner: ‘Bomba’ diye birisi bağırdı.
Serpil Arısoy: Ben de duydum. Sonra derin hissettiğim bir şey… Böyle büyük bir uğultu ve vücudumun çok ağırlaşmış olduğu, kendimi kaldırayım buradan falan diye. Yerdeydim.
Nüvit Eseryel: Bilincindesin ama...
Serpil Arısoy: Düştüm, kendimi kaldırayım diyorum ama kalkamıyorum, içimde de çok büyük bir alev... Burada kendisini yine anacağım, İGD’li Fatsalı Hüseyin diye bir arkadaşımız vardı iktisatta. Kalkamadığımı ama çaba sarf ettiğimi görmüş, geri koşup beni sırtına alıp zikzak yaparak  götürmüş. Ben hatırlamıyorum.
Serhat Pekiner: Esnaf Hastanesi’ne mi gittiniz?
Serpil Arısoy: Esnaf Hastanesi’ne.
Serpil Arısoy: Evet, oraya götürdüklerinde ölmüş demişler.
Seyfi Öngider: Şarapnelle mi yaralandın kurşunla mı?
Serpil Arısoy: Ben çok sayıda şarapnelle yaralandım.
Serhat Pekiner: Onun için düştün belki de. Benim de belden aşağısında hepsi.
Serpil Arısoy: Benim sırtımda.
-Sırtındaki nasıl girmiş?
-Bende 99 tane vardı.
-Senin sözünü keseceğim. Biz vardığımızda yaralıların büyük kısmı kaldırılmıştı. Bir iki kişiyi de biz arabaya koyduk. Hukuktan birisi bana sizin arkadaşınız galiba diye kimliğini verdi. Hatta ‘öldü galiba’ dedi. Ben o zaman ağladım. Kimlik de hasar görmüştü. Sanırım kurşun…
Nüvit Eseryel: Martın 1’inde başlayan okula toplu gidiş, ilk haftasında amacına ulaşmıştı. Ben öyle görüyorum. Giderek daha çok öğrenci gelmeye başlamıştı. Hatta Topkapı’ya gidiş geliş disiplinimizi de biraz azaltmıştık. Mesela o gün çok hazırlıksız yakalandık patlamada, içerideki ek binadaydık, bombanın patlatıldığı anda, erken çıktılar öğrenciler.
Seyfi Öngider: Erken çıkarıldılar.
Nüvit Eseryel: Planlanmış bir şey vardı.
Seyfi Öngider: Saat bir gibi çıkıyorlardı. Biz de 12’de falan... Süleymaniye’den yavaş yavaş yürümeye başlıyorduk. Tam saati bilemiyorum. Bizim yan binayı geçmiştik, büyük bir patlama oldu. O sesle zıpladığımı hatırlıyorum. Deprem kültürümüz bugünkü gibi olsa, deprem oldu sanırsın. Arkasından da, uğultu, seri bir silah sesi. Beklediğimiz bir şey olduğu için hemen anladık olayı. Koşmaya başladık.
Nüvit Eseryel: O bomba patladığında polisler kapıyı kapattı. Biz de polisle itişmeye, kakışmaya, boğuşmaya başladık.
Serhat Pekiner: Herhalde orta sıralarda bir yerlerdeydim. Birdenbire birisinin ‘Bomba!’ diye bağırdığını hatırlıyorum ve müthiş bir patlamayla beraber arkasından makineli tabancalarla seri atışlar başladı. Haykırışlar, yaralandım diyenler, beni kurtarın diyenler... 50-60 metre ilerideki Milli Savunma Bakanlığı’nın Yurdu’nun içine kaçtık. Atış sesleri devam ediyordu. Bir baktım ki ayağımda her iki pantolonumun da paçası yok. Ayaklarım kan içinde, sağ ayakkabımın yarısı yok. Beni Esnaf Hastanesi’ne götürdüler. Oradaki doktor ameliyat edemeyeceğini, yaralarımın çok ağır olduğunu söyledi. Ambulans çağırdılar. Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürdüler. Aynı gün sabah İstanbul Emniyet Müdürü Uğur Gür vurulmuştu ya... Onlar da vardı. Yatak olmadığını söylediler. İnsanın hayatından sildiği günler oluyor bazen.