Asker, polis, ülkücü işbirliği

|

Asker, polis, ülkücü işbirliği A Asker, polis, ülkücü işbirliği

16 Mart 1978 tanıklıklarına başvurulanlar:  Atila Mermeroluk, Bülent Uluer, Faruk Ağca, Haluk Ağca,
Hayri Tosun, Hüseyin Soylu, İbrahim Öztürk, Kamil Tekin Sürek, Mehmet Ali Eren, Mehmet Tönük, Mehmet Tüysüz, Murat Özyüksel, Mustafa Gümüş, Nevzat Onaran, Nuran Pekiner, Nurullah Erdal, Nüvit Eseryel, Rıza Gerçek, Sadullah Sayın, Savaş Sertataş, Serhat Pekiner, Serpil Arısoy, Seyfi Öngider, Umur Tekin


Kamil Tekin Sürek: Faşistler vardı ama taş falan atmadılar, sadece “Komünistler Moskova'ya” diye slogan attılar. Bizim bulunduğumuz kortejin başı Eczacılık Fakültesi'nin önüne geldi. Kortejin sonu da okulun kapısından çıkmak üzereydi. Tam eczacılığın hizasına geldiğimizde, "Bomba" diye bir ses duydum, Süleymaniye'ye doğru koşmaya başladık. Birden arkadan birisi itmiş gibi yere kapaklandık… Köşede bir kara duman yukarı doğru yükseliyordu. Makineli tüfek sesleri gelmeye başladı. Kurşunlara hedef olmamak için Şliz Kitapevi'ne doğru döndüm ve ilk sokaktan sola saptım. Nagihan diye bir arkadaş bana doğru koşarak geldi ve “Kamil” dedikten sonra bana sarıldı, bayıldı. İki kişiydik. Onu yanımıza alıp, Fen Fakültesi’ne doğru inmeye başladık. İGD’li bir arkadaş daha geliyordu. Tam göbeğinin üzerinde böyle para kadar bir kırmızı leke vardı. “Yaralanmışsın” dedim, çocuk yaralandığının farkında değilmiş herhalde. O da baygınlık geçirdi. Onu da aldık aşağıya indik. Yoldan geçen bir Mercedes’i durdurduk, arkadaşlarla birlikte bindik. Esnaf Hastanesi’ne gittik:“Biz ameliyat yapmıyoruz” dediler. Tekrar Cerrahpaşa’ya doğru yola çıktık. Laleli’de indim, arkadaşa, “Sen götür, ben derneğe haber vereyim” dedim.
Savaş Sertataş: Ülkücüler yaralıların olduğu Esnaf Hastanesi’ni bastı.
Seyfi Öngider: Esnaf Hastanesi'nde güvenlik sorumlusu olarak bekliyordum.
Serhat Pekiner: Gecikmiş güvenlik sorumlusu.

Seyfi Öngider: Hakikaten geç çıkmanız lazımdı. Sesi duyunca koşmaya başladım. Ahmet Kaya benim önümü kesti. Sen de bu hâlinle oraya gitme Şlan diye.
Savaş Sertataş: Kanlar içerisinde ortalık, insanlar kıvranıyor; inanılmaz bir manzaraydı. Düşününce tüylerim hâlâ ürperiyor. Düşünün ki, polis “Meydanda gereken güvenlik önlemlerini aldık oradan çıkabilirsiniz” diyor. Bombanın patladığı sırada bir tek polis yok.
Serhat Pekiner: Yanımdaki bir arkadaşım ‘seni üç metre havada gördüm’ dedi. Vücudumda hâlâ şarapnel parçaları var. Ağrı verdiklerinde ameliyat olup onları çıkartıyorum. Çünkü vücudumda yürüyor onlar. 98 tane böyle yaram vardı.
Savaş Sertataş: Olay yerinde çok kötü bir manzara vardı, feciydi.
Bülent Uluer: Öğle saatlerinde Hukuk Fakültesi’ndeki bir arkadaşımız geldi koşarak, ‘arkadaşlarımızın üzerine bomba atıldı’ diye. Arkadaşlarımız Süleymaniye Kapısı’ndan çıkardı. Diğer okullardaki arkadaşlar da onları almaya giderdi. Ancak bu kez polis arkadaşlarımızı bilinçli olarak merkez bina ana kapıya sevk etmiş.
Kamil Tekin Sürek: Üzerimde siyah kaşe bir palto vardı. Onlarca küçük küçük kuşgözü kadar delik vardı. Bomba 15-20 metre gerimize düştü.
Nüvit Eseryel: Ali Aslan kucağında Gülen’i götürüyordu, üstü başı kan içinde, Can da yaralanmıştı. Onu gördüğümüzde artık polis molis demedik…  Ama Gülen, aslında 1 Mayıs 77'de de kıl payı kurtuldu, tam otelin önündeydik. Hatta takılıyorduk Gülen'e. “Bak 16 Mart'ta da yırttın, dikkat et” falan derken 84 yılıydı, bir traŞk kazasında…
Serhat Pekiner: 16 Mart dava kayıtlarında İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin bombalanacağına dair gelen ihbar var.
- Var ama dava sırasında çıktı.

Bülent Uluer: Bir hafta önce bütün karakollara ve Beyazıt Karakolu’na İstanbul Üniversitesi’nde sol eğilimli öğrencilere bomba atılacağı konusunda Şükrü Balcı imzalı bir yazı geliyor.
Serhat Pekiner: İstanbul Üniversitesi’nde görevli polis müdürü o gün görevden alınarak, Yerine Kumkapı’dan Çevik Kuvvet’lerde görevli başka bir polis getirilmiş. Bu polis daha sonra Dink cinayetinde karşımıza çıktı. Silahsız vaziyette bir arabada öldürülen TİKKO’cu çocukların infaz edilmesinde karşımıza çıktı. Rahip Santoro cinayetinde yine bu Reşat Altay karşımıza çıktı. O gün de görevliymiş bizim okulda. Hatta bize bomba atan ve ateş edenleri takip etmek isteyen iki polisi silahını çekip engellemiş.
Umur Tekin: Kortejin merkez binadan saat 1.30’dan önce çıkarılması, kortejin tamamen polislerden arındırılıp hedef hâline getirilmesi, askeri tesisten çıkarılmış bir bombanın fırlatılması, meydandan iki kişinin otomatik silahlarla ateş açması... Daha sonra o silahlar bulundu, o silahları atıp kaçtılar. Bütün bu organizasyon çok profesyonel. Bir sürü şey oluyordu ama neredeyse askeri bir harekâtın, ellerinde kitaplarla okuldan çıkan çocuklara düzenlenebileceğini hiç düşünmemiştik doğrusu.
Nuran Pekiner: O zaman Serpil’in öldüğünü zannediyorduk. Serpil’in çantasını bulduk yerde ve çanta delik deşikti.
Serpil Arısoy: Kısa saplı bir çantam vardı. Çantanın içinde de Pierre Bruhe’nin İspanya İç Savaşı’na ilişkin bir kitabı vardı.
Seyfi Öngider: O kitap senin hayatını kurtardı değil mi?
Serpil Arısoy: Evet, kurşun ya da şarapnel buradan girmiş çıkmış. Kitapta hızı kesilmiş herhalde. Şu anda kalbimin arkasında hâlâ bir şarapnel parçası var.

Serhat Pekiner: Bende de bir sürü var
Serpil Arısoy: Ameliyat edemediler onu evet kafatasımı yarıp geçmişti. O yüzden de Esnaf Hastanesi’nden beni…
Serhat Pekiner: Almadılar beni de Cerrahpaşa’ya yolladılar.
Serpil Arısoy: Beni Cerrahpaşa’ya kim götürdü bilmiyorum. Uyandığımda ameliyat olmuş, bir koğuşta yatıyordum. Nilüfer de yanımda yatıyordu. Biz iki kızdık o koğuşta. Hüseyin geldi, “Okulu işgal ettik, seni götüreceğiz, herkes senin için öldü diyor” dedi.
Serhat Pekiner: Yaralandığımı anlamadım. Bomba patladı, taranıyor, silah seslerini duyuyorum.
Nuran Pekiner: Ortalıkta polis yoktu.
Mustafa Gümüş: Ambulanslar sirenlerle geldiler. Çalıştığımız işyeri cerrahi acil. Gazeteciler, polisler yoğun bir şekilde dolunca olay aydınlığa çıktı. Biz de başladık diğer çalışanlarla birlikte yardım etmeye. Büyük bir kargaşa var, aynı zamanda da polisler var, sedyelerin üzerinde hastalar… Diğer servislerdeki doktorlar da yardıma koştular. Sonra yaralıların aileleri geldi. Anadolu'nun çeşitli yerlerinden insanlar… Her ailenin gelişi büyük bir olay oluyor. Ağlamalar, sızlamalar, bağırtılar çağırtılar, onlara yardım etmek, onları teskin etmek… Cerrahpaşa’daki o günkü doktor kadroları, hemşireler, personelin tamamı çok ciddi ve içtenlikle çaba gösterdi. Çok kötü bir gündü. Gençlerin gerçekten o ızdırapları, acıları…

Rıza Gerçek: O gün acil dahiliyede nöbetçiyim. Acil dahiliye ile acil cerrahi aynı koridor içerisinde yan yana. Üç sedye, üç hasta masası vardı. Acil cerrahinin elli metre ilerisinde yatılı bir hemşire okulu vardı. Bütün hemşireler geldi. Koridorlarda yaralıların serumları takıldı. Hatta serum askısı bile yoktu. Hemşirenin biri tutuyor, biri serumu takıyor.
Savcı olarak, sonradan öğrendim adını, Ülkü Bey gelmişti. Demir, çivi… yaralıların vücudundan çıkarıldı.
Bu öğrencilerin elbiseleri... Yaralıların üzerinden çıkarıyorduk. Böyle kimse almadı ama ne yazık işte muhafaza edilemedi o elbiseler.
Serhat Pekiner: Yitirdiğimiz Hatice'nin ailesi geldi o çok dramatik bir olay. Annesi… Nereden haber aldılarsa gelmişler. Ben de öğrenmiştim Hatice'nin öldüğünü.
-Hatice Özen’di değil mi?

-Arkadaşları “Teyze bir şeyi yok kızının, ameliyatta” diyor ama kadıncağız öldüğünü anladı. Birisi söyledi belki de.
Serpil Arısoy: Aşağı yukarı 3 ay yatmak zorunda kaldım. Nilüfer ise hiç okula gelmedi. Çok kötü durumdaydı. Nilüfer’in kurtulması şans oldu.
Nuray Pekiner: Canımız yandığı için... Çok büyük telaş vardı.
Serpil Arısoy: Ölenler orada kaldılar. Onların üzerindeki hâkimiyet polisin oldu, kurşunla ölen kimse yok diyorlar.
Serhat Pekiner: Ama kurşunla yaralanan gördüm. Esnaf Hastanesi'ne benim eşimle geldi. Doktor’un bu şarapnel değil, kurşun dediğini biliyorum.
Seyfi Öngider: Çok açık silahla tarama vardı.
Mehmet Tönük: Grup hâlinde slogan atıyorlardı orada.
Faruk Ağca: Mehmet Gül vardı.
Mehmet Tönük: Orada yaralıları taşıyorduk. Onlar orada slogan atıyorlardı.
Bülent Uluer: Sadece yerde kan kalmıştı. Polis de çekilmişti üniversiteden. İktisatın yan, dış binasının kapısından atlayarak on beş yirmi kişi içeri girdik. İçerde çok az öğrenci kalmıştı. Bir müddet sonra bin civarında, saat dörde doğru Şlan iki bin üç bin civarında olduk. Akşam saat beş gibi altı bin civarında olmuştuk. Polis komiseri geldi, “Ne yapacaksınız” dedi.
Hüseyin Soylu: Toparlanacak arkadaşları bekledik. Biz belirli bir sayıyı elde ettikten sonra merkez binanın işgalini sağladık. O günkü Devrimci Gençlik var, Dev Yol, Sinan Kukul. Onlar çok kalabalıktı. Halkın Kurtuluşçuları, İGD'liler... Bizim İktisattan arkadaşlara moralleri düzelsin diye, Serpil ölmüş Şlan dediklerinde ben “Serpil yaşıyor” dediğimi hatırlıyorum.

Bülent Uluer: “Üniversitede kalacağız ve arkadaşlarımızın cenazelerini istiyoruz” dedik. Üniversite rektörü haber gönderdi, “Üniversiteden çıksınlar, çekilsinler”. Biz de ona “o çekilip gidebilir ama biz üniversitede kalacağız.”. Gece yarısına doğru üniversitedeki topluluk on beş-yirmi bin civarına geldi.
İçişleri Bakanı, Emniyet Genel Müdürü, İstanbul Emniyet Müdürü, İstanbul Jandarma Alay Komutanı üniversiteye geldiler. Dört beş resmi subay… İrfan Özaydınlı İçişleri Bakanı. Bir de tanımadığım sivil zevat vardı epeyce. Kanunsuz bir iş yaptığımızı, orayı terk etmemiz gerektiğini söylediler. Biz de reddettik.
Daha önce de, bir gece yarısı Dev-Genç yönetimi olarak Ankara’da, bizi Kızılay Meydanı’ndan alıp, beş arkadaş, İçişleri Bakanlığı’na götürmüşlerdi. İçişleri Bakanı bir subay gibi davranıyordu. Bize, “Sizi askere alırım, fena yaparım”, diyor. O konuşurken arkasındaki siviller kafalarını yere eğip gülüyorlardı “Bak yaramazlık yaparsanız sizi askere alırım” Şlan gibi cümleler kurunca.

İçişleri Bakanı oturuyor, arkasında iki kurmay albay var. Üç de sivil adam. Bizden bir gün önce Ülkü Ocakları ile görüşmüşler. Her gün beş kişi ölüyor. Adam beni askere almakla tehdit ediyor.
Mesela faşist de demiyor. O Türkçü çocuklar diyor. “O Türkçü çocuklar da girsin okula” diyor. Dincilerden hiç bahsetmiyor. O sivillerden biri, “Sayın Bakanı’m bizim bir listemiz var. Biz bu listeden de beş madde okuyalım. Arkadaşların da listesi vardır. Onlar da bize okusunlar beş madde, on madde neyse”, dedi. Öteki ise, “Şöyle yapalım. Yazılı olarak onlara verelim. Yok yazılı olarak vermeyelim. Bizim daktilodan çıktı. Tamam, siz de okuyun.” dedi.
Bizim istediğimiz polisi okuldan al. Ne isteyeceğiz yani? Devletin bizden istedikleri.. ülkücülerin okula girmesi, aşırı uçlara kaymaktan diğer arkadaşları örgütler aracılığıyla engellemek, milli şuur ve bütünlüğe geri dönmek…
 “Nerelisin”, dedi. “Kastamonuluyum”, dedim. Hani Kürt değilsin, Alevi değilsin, Kastamonulusun ve solcusun. Nasıl oluyor yani?

Seyfi Öngider: Devrim günlerinde olan hadiseler gibi bir gece yaşandı orada. Sadece liseli, üniversiteli öğrenciler değil hakikaten.
-İlkokulların dahi geldiğini hatırlıyorum.
Seyfi Öngider: Öyle bir geceydi o. Herhalde 10-15 bin kişi sabaha kadar...
Bülent Uluer: Her siyaset vardı.
Seyfi Öngider: Her siyaset bir amŞde saatlerce seminerler veriyordu. Siyasetler arasındaki gerginlik, tartışma hiçbir şekilde oraya yansımadı. Ertesi gün de, İstanbul'da yapılan en büyük öğrenci yürüyüşlerinden biriyle cenazeler kaldırıldı.
Bülent Uluer: O sırada en büyük sorunlardan biri gelen anne babalardı. Ben de bir fotoğraf var, arkamda şöyle yazıyor, kara tahtada… "Leyla, annen birinci kapıda seni bekliyor."
Serpil Arısoy: İşgal sırasında ‘annen seni kapıda bekliyor’ yazmışlar ya. Benim kardeşim de, beni İktisat amŞsinde, tahtaya yazılan ‘Serpil ölmedi, Cerrahpaşa’da’ diye bir nottan bulmuş. Cerrahpaşa’da arkadaşlar kardeşime doktor önlüğü giydirmişler beni görebilmesi için.
Serhat Pekiner: Serpil ölmedi, kalbimizde yaşıyor.
Serpil Arısoy: Ailem Cerrahpaşa’ya geldi, bir kaza geçirdi demişler. Arkadaşlar toplanmışlar. Çok büyük bir kalabalık, bizim Namık konuşma yapıyor ve diyor işte “Serpil arkadaşımız öldü”. Annem usulden soruyor. “Hangi Serpil oğlum”, diyorlar ki “iktisattan Serpil”. Annem düşüp bayılıyor. Bayıldığı için hastaneye sokuyorlar. Arkadaşım “bu senin kızının kabanı” diyor, çünkü o ölmedi. Onu ameliyathaneye taşıdım. Ne kadar sonra hatırlamıyorum. Ardından anneme demişler ki işte ameliyathaneden çıktı, şurada. Sizi götüreceğiz. Biraz bekleyin ama ayağı kesildi. Geldi, “Kızım” dedi “çok şükür yaşıyorsun”. Ben de, algı da çok yerinde değil o sırada. “Ama” dedi, “Sen” dedi, “Hiç merak etme” dedi. “Ayağını kesmişler ama yavrum. Hiç merak etme, Avrupa’dan protez getiririz”.
Atila Mermeroluk: Elini attın mı ayağına?

Serpil Arısoy: Yok, atamıyorum.
Bülent Uluer: Gece yarısı da arkadaşların aileleri çocuklarını almak ya da yanlarında durmak için üniversiteye gelmeye başladı. sabah dokuz civarında arkadaşımızın cenazesini getirdiler. Dışarıdan gelenleri de bekleyip cenazelerin kaldırılmasına karar verdik.
Umur Tekin: Merkez binanın kapılarını açtık ve dışarıya çıkmaya başladık. O anı hiç unutmuyorum. Beyazıt Meydanı’nda belki 50 bin kişi bizi bekliyordu. Herkes “16 Mart’ın hesabı sorulacak” diye bağırıyordu, ama 16 Mart’ın hesabı sorulmadı, açık kaldı o hesap.
Bülent Uluer: Beyazıt, Kapalıçarşı, Çemberlitaş, Sultanahmet, Gülhane, Sirkeci; Sirkeci’deki vapur iskelesi. Cenazelerden biri Trakya’ya gittiği için yoktu, diğerleri Anadolu’ya giden cenazelerdi.
20 Mart’ta DİSK bize destek vermek için bir günlük genel greve gitti. Okul tekrar açıldığında çok daha kararlı bir şekilde gitmiştik. Faşistler ise okula haziran ayına kadar gelmedi. Ecevit hükümeti düşüp de İkinci MC hükümeti kurulduğunda, merkez bina içinde hayat bizim için çok daha zorlaştı.
Bülent Uluer: Bizim hukuklu arkadaşlar o bölgede bu olaydan sonra bir çalışma yapıyorlar. Elazığ Turizm’den bir adam “Bizde biletçilik yapan biri var, o gün o bombayı atan oydu, İsot” diyor ama polis yakalamadı ve es geçti. Bomba, Kıbrıs’tan Davutpaşa Kışlası’na geliyor, beş tane tahrip kalıbı. Mehmet Çeviker adlı bir yüzbaşı alıp atanlara veriyor. Dördü de Ankara ülkü ocaklarında aramada bulunuyor... Bombanın devamı.
Savaş Sertataş: Çevre esnafıyla yaptığımız görüşmede, biri bize şunu söyledi; “Patlamadan sonra, benim dükkânın önünden koşarak bir çocuk geçti, bu çocuk Elazığ Karakoçanlı Sıddık Sıtkı Polat” dedi. “Bembeyazdı yüzü, telaşlı koşuyordu” dedi. Bunu biz tespit ettik ve polise verdik. Bu çocuğun sorgusunu yapan başkomiserin pardesüsünün cebine not bırakıldı. “Eceline susadıysan bu sorguyu devam ettir” diye. Düşünün bu siyasi şubenin içerisinde olan bir olay. Bu olayın üstüne gidilebilseydi birçok şeyin önü alınabilirdi diye düşünüyorum. Bunu peş peşe katliamlar izledi.
Her aşamada biz çeşitli engellemelerle karşılaştık. Çünkü bu bir zincir, bu zinciri bir ucundan tuttuğunuzda arkasının gelmesi söz konusu.

Ümit Doğanay öldürülmeden bir kaç gün önceydi odasına gitmiştik, sözleri bugün gibi aklımda. “Çocuklar” dedi, “bakın bizler de tehdit alıyoruz”.
- Gene o sırada “Bunu bir erken patlamış Uğur Gür intikamı olarak da düşünün” dediler. Ne demek bu dedim, “Zaten böyle bir şey planlanıyordu, erken patlattılar bombayı”
Atila Mermeroluk: Başka gün olacaktı.
Bülent Uluer: Daha planlı yapacakları bir şeyi öne alıp çok plansız yaptılar. Onun için o zaman “üstüne yürürseniz çözebilirsiniz” denmişti.
Serhat Pekiner: Plansız değil, çocuk, mesela o Zülküf İsot’un gidip ablasına anlatması, ablasının da vicdan yapıp bunu anlatması falan… Sonra da çocuğu biliyorsunuz, Elazığlı ülkücü arkadaşları öldürüyor.
Bülent Uluer: DİSK iş bırakma kararı aldı, işçi sendikalarından çok sayıda katılım oldu.
Seyfi Öngider: 20 Mart, Faşizme İhtar Eylemi yaptı DİSK.

Nüvit Eseryel: Ecevit’in bence ilk sağcılaşma süreci...
Bülent Uluer: Diyet borcum yok, dedi.
Nüvit Eseryel: Kanunsuz bir eylem ve DİSK’e borcum yok falan, dedi.
Seyfi Öngider: İşçi hareketi ilk kez ülke çapında çok büyük sınıfsal tepki verdi, bu önemliydi ve daha sonraki gidişatta ortaya çıkmış toplu katliamlar, eylemler bakımından da bunun manası var.
Nitekim 78 yılı, 16 Mart katliamıyla başlayıp bir dizi katliama sahne oldu. Maraş, Çorum, Sivas, en son Kahramanmaraş’ta, 26 Aralık 1978’dir ve Ecevit Hükümeti sıkıyönetim ilan etmek zorunda kaldı. Bir dönüm noktası, çünkü 16 Mart katliamı, sadece öğrenci hareketi açısından değil Türkiye’nin o gün 12 Eylül’e doğru gidişi açısından da.
Seyfi Öngider: İşin içinde asker, subay, polis, ülkücü var, hepsi var ve bunlar gayet organize bir şekilde…
Nüvit Eseryel: Bir buçuk yıl sonra 12 Eylül oldu. İnsanlar darmadağın oldu ve aslında davaların falan da yürümemesinin sebebinde bu var aslında.