Radyasyon bulutları Türkiye’de

|

Radyasyon bulutları Türkiye’de A Radyasyon bulutları Türkiye’de

Radyasyon bulutları Türkiye’de

Stronsium 90 yağıyormuş ota, süte, ete, umuda, hürriyete, kapısını çaldığımız büyük hasrete. Kendi kendimizle yarışmadayız, gülüm. Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, ya dünyamıza inecek ölüm.
Nâzım Hikmet

Çernobil Nükleer Reaktörü'nün 26 Nisan'da patlamasının ardından oluşan radyoaktif parçacıklar takvimler 3 Mayıs'ı gösterdiğinde Türkiye'nin üzerine yağmaya başlamıştı bile. Radyoaktif bulutlar 3 Mayıs 1986 Cumartesi günü Trakya’ya, 4-5 Mayıs günleri Batı Karadeniz’e, 6 Mayıs günü Çankırı üzerinden Sivas’a, 7-9 Mayıs tarihlerinde Trabzon-Hopa’ya ulaştı. Çernobil kazasının üzerinden 10 gün„ geçmişti ki radyoaktif parçacıklar tüm Türkiye’ye yayılmıştı. Tıpkı Nâzım Hikmet'in Hiroşima'yı anlattığı gibi ölüm, ota, süte, ete, umuda yağmıştı.
Birçok ulus radyasyon bulutunun etkisi altında iken, ülke yöneticileri sessiz kalmayı tercih etti. Türkiye'nin üzerine ölüm yağmaya başladığında siyasetçiler ve yetkili bilim insanları gerçekleri gizlemeyi seçti. Sağanak yağışla birlikte, Trakya ve Doğu Karadeniz'de tarım alanlarına gökten radyasyon iniyordu. Bu yağışların etkisiyle, çevresel radyasyon ölçümlerindeki yükseklik ilk kez 30 Nisan 1986 tarihinde fark edildi. Trakya ve Karadeniz kıyılarında normal koşullarda 8–10 mikroröntgen/saat olan radyasyon düzeyi; kazadan 10 gün sonra 30–40 mikroröntgen/saat düzeyinde ölçüldü.

‘RADYASYON KEMİĞE FAYDALI’
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) başkanı Ahmed Yüksel Özemre, radyasyon ölçüm sonuçlarının sadece bilimsel yorumlamaya yetkin kurum ya da kuruluşlara resmi istekte bulunulması durumunda verilmesi gerektiği konusundaki kararı doğrultusunda, sonuçları halka açıklamadı.
12 Eylül darbesinin ardından Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Kenan Evren, “Biraz radyasyon kemiklere yararlıdır” derken, Başbakan Turgut Özal "Radyoaktif çay daha lezzetlidir" diyordu.
23 Aralık 1986 tarihinde ise köşkten gönderilen bir şoför elindeki çay dolu şişeyi analiz edilmesi için ODTÜ Kimya Bölümü nükleer laboratuvarlarına teslim etti. Analiz sonucu gönderilen numunede kilogram başına 5600 bekarel radyasyona rastlandı. Darbeci Kenan Evren'in çayı diğer örneklere kıyasla daha az radyasyona sahip olsa da temiz değildi. ODTÜ'de o zaman doçent olan üç araştırma görevlisi İnci Gökmen, Olcay Birgül ve Aykut Kence, daha önce yaptıkları analizlerde çaylarda kilogram başına ortalama 10.300 bekarel radyasyona rastlamıştı. Bu rakam bazı Çay Çiçeği marka çaylarda 36.800'e kadar çıkıyordu.

ÖZEMRE: NE BULURSANIZ YİYİN
Dönemin Sanayi Bakanı Cahit Aral'ın payına ise halkın huzurunda radyasyonlu çay içmek düşmüştü. Aral, radyasyon konusunda kendisinden başkasının açıklama yapmaya yetkili olmadığını belirtip; “Dininize, imanınıza inandığınız gibi biliniz ki, Türkiye’de kesinlikle böyle bir tehlike mevcut değildir” diyordu. Yetkililerin kamuoyuna yaptığı açıklamalar ise basında şöyle yer alıyordu.
• TAEK Başkanı Özemre: Rakamlar panik yaratırdı. (7 Mayıs 1986, Cumhuriyet)
• TAEK Başkanı Özemre: Ne bulursanız yiyebilirsiniz. (15 Haziran 1986, Milliyet)
• Cahit Aral: Dinine, imanına inanan 'Radyasyon var' demez.  (24 Haziran 1986, Günaydın)
• TAEK Başkanı Özemre: Çayda tehlike yok ama dışsatımı yasaklıyoruz. (10 Aralık 1986, Milliyet)
• Cahit Aral: Çaydaki radyasyon tehlikesiz. (13 Aralık 1986)
• Cahit Aral: Çayda tehlike yok ki imha edelim. (23 Aralık 1986, Cumhuriyet)

SÜTTEN PEYNİR YAPIN!
Halka, radyasyona karşı alması gereken önlemler olarak ise radyasyonlu çayın yıkanarajk kullanılması, sütün peynir yapılarak tüketilmesiydi. Meralardaki hayvanların ahırda tutularak suni yem ile beslenmesi ise tavsiye edilen bir başka yöntemdi. Radyasyonlu 58 bin ton çay hiçbir önlem alınmadan toprağa gömüldü, dereler artık siyah akmaya başlamıştı. Kısa bir süre önce Rize'de TOKİ tarafından yapılan temel kazılarında da yine radyasyonlu çaylar ortaya çıkıyordu. Radyasyonlu fındıkların imha edilmesine ise yetkililerin gönlü razı gelmeyince paket paket askerlere dağıtılmasına karar verildi.

SONUÇLARI BİLİNMİYOR
Tıpkı Çernobil faciası sırasında olduğu gibi sonrasında da yetkililer önlem almak yerine tehlikenin üstünü örtmeyi tercih etti. Çernobil kazasının Türkiye'de kanser vakalarını artırmadığı yalanının ardına sığınmaya çalıştılar. Kaldı ki Türkiye'de kanser hastalığına ilişkin istatistiklerin tutulmaması nedeniyle bunu söylemek mümkün değildi. Ancak, 1970'li yıllarda ölüm nedenleri arasında 4. sırada yer alan kanser, 90'lı yıllarda kalp ve damar hastalıklarından sonra 2. sıraya yükseldi. Çernobil’in etkileri ile ilgili ilk ciddi araştırma Türk Tabipleri Birliği tarafından 2005 yılında yapıldı. Raporda  "Türkiye’de kanser kayıtları yetersizdir. Çernobil Nükleer Santral kazası ve kanser görülme sıklığındaki artışı inceleyen çalışmalarda karıştırıcı nedenlerin çokluğu ve ayıklanması gerektiği, kanser olgularındaki artışın Çernobil faciasına bağlanamayacağını belirtmektedir. Çernobil Nükleer Santral kazası ve bu kazanın Türkiye’de insan sağlığına etkisinin saptanması için; birçok bilimsel disiplini de içeren araştırmacı grubu tarafından yapılacak uzun erimli bir araştırmaya gereksinim var" denildi.

***

Hopa’ya onkoloji merkezi

Türk Tabipleri Birliği'nin  Çernobil'in, Türkiye üzerindeki etkileri raporunda Hopa'da Eylül 2005'te yapılan araştırmada kanser vakalarından ölümlerin ilk sırada yer almasına dikkat çekilirken, Çernobil'in etkisinin detaylı araştırılması gerektiği ifade edildi. Raporda ayrıca "Doğu Karadeniz’de yaşayanlara hizmet sunmak üzere, Sağlık Bakanlığı tarafından bölgede bir kanser araştırma, tanı ve tedavi merkezinin kurulması uygun olacaktır" denildi. Aradan geçen yıllara rağmen Sağlık Bakanlığınca bu konuda adım atılmamasının üzerine Hopalılar geçtiğimiz günlerde bir Onkoloji Merkezi kurulması talepleri için bir kez daha sesini duyurmaya çalıştı.  Sosyal paylaşım sitesi facebook üzerinden de taleplerini dile getiren girişim kısa sürede büyük bir destek sağladı. Dernekleşme çalışması yürüten grup adına konuşan Volkan Makar, "ÖDP’lisi de, CHP’lisi de, AKP’lisi de bu talebin arkasında yan yana geldi. Çünkü kanser sağcıyı da öldürür, solcuyu da." diyor.

HER EVDE EN AZ BİR ACI
Karadeniz’de kanser gerçeğinin her evde hissedildiğini, herkesin en az bir acısının olduğunu söyleyen Markar, " Çernobil’in ardından uzmanlar 'Siz bunun etkisini 10 yıl sonra görmeye başlayacaksınız' demişti. Gerçekten de Çernobil’den 12-13 yıl sonra bölgedeki kanser vakaları patladı" diye konuşuyor.
Markar, Hopa ve çevresindeki kanser hastalarının, bölgede Onkoloji Hastanesi olmadığı için Trabzon, İstanbul gibi uzak kentlere gitmek zorunda kaldığını ifade ederek "Yaşlı, yoksul insanlar. Kalacak yerleri yok... Ama yaşamak için o kente yerleşmeleri gerekiyor. Memleket hasretiyle, çocuklarından, arkadaşlarından, akrabalarından uzak ölüyor hastalarımız" diyor.

ARTIK DERNEKLEŞİYORLAR
Markar şöyle devam ediyor: " Kanser olan arkadaşlarımızdan etkilenerek nisan başlarında Facebook’ta bir grup kurduk: Hopa’ya Onkoloji Hastanesi İstiyoruz. Sadece 22 günde 45 bin üyemiz oldu. 81 ilden destek mesajları aldık. change.org’da binlerce imza topladık. Grubu kurduğumuzdan beri çevremizde 5 kişi kanserden öldü. O kadar acil bir talep ki bu... Bu ihtiyaç için mücadele eden insanların çatısı olmak amacıyla bir dernek kuracağız, muhtemelen 2 haftaya açılır.
Dernek olarak siyasi partiler, valilik ve diğer yöneticilerle bir araya geleceğiz. Onkoloji hastanesi çok teferruatlı bir hastane. Bu yüzden ilk aşamadaki talebimiz kanser tanı merkezi ve kemoterapi merkezi açılması. Devlet olur, özel olur, yeter ki bir yerimiz olsun. Yer olarak Hopa merkezini düşünüyoruz, bölgedeki ilçeler arasında ulaşımın merkezinde yer aldığı için. Bu merkezlerin açılmasının ardından onkoloji hastanesi için çaba göstereceğiz. Yeni bir devlet hastanesi inşa ediliyor, o açılınca eski hastanenin yerine yapılabilir. Bölgedeki nüfusun onkoloji hastanesi gibi büyük bir hastane için yeterli olup olmadığını da araştıracağız. Bölgedeki halk bu konuya çok duyarlı. En az 5 kişi yazılı olarak başvurdu, gerekirse arsalarından bağış yapabileceklerini söylediler." Onur Erem

***
"istanbul’un köki çıksın"
Tedavİ görmek için Trabzon'a gidip gelmek zorunda kalanlardan bir kısmı ise diğer kentlerdeki yakınlarının yanına taşınmakta buluyor çareyi. Ama bu da onlar için ayrı bir mutsuzluk kaynağı. Kanser tedavisinde yüksek tutulması gereken moraller, biraz daha bozuluyor.
Kendisi de bir sağlık emekçisi olan Şliz Akbıyık, kanser tedavisi gören annesini İstanbul'a yanına getirmiş. Yaşadıklarını, "Hopalıyım, iş için 10 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. 64 yaşındaki anneme 5 yıl önce kanser teşhisi koyuldu. Önce rahim kanseri, ardından bir de kemik iliği kanseri. Sık sık İstanbul’da Çapa’ya gidip gelmesi gerekiyordu. 4 aydır ise sürekli İstanbul’da kalmak zorunda. Kesinlikle Hopa ya da civarında bir onkoloji hastanesine ihtiyaç duyuyoruz. Annem buralarda sürünüyor, morali yok, köyünü, çevresini çok etkiliyor. Köyünde olsa en azından bir şeylerle uğraşır, İstanbul’da yapacak hiçbir şeyi yok. Bu sürecin kanser hastalarının psikolojisini de etkilediğini düşünüyorum. Moralleri iyi olan hastaların iyileşme süreci de daha iyi olur" sözleri ile anlatıyor. Anne Yadigar Akbıyık ise kendi aksanı ile kısa ve öz anlatıyor istediğini: " İstanbul’un köki çıksın köki! Eldum ben burada. Ramazan’dan beri köyime cidemedum. Dört duvar arasinda sıkıştum. Hastane açılsın Hopa’ya döneyum."