Taksim direnişi bir birikimin patlaması

|

Taksim direnişi bir birikimin patlaması A Taksim direnişi bir birikimin patlaması

BAŞLARKEN
Taksim Gezi Parkı'nda başlayan dreniş memleketin dört bir yanına yayılara sürüyor. Gezi Parkı'na AVM yapılmasına karşı başlatılan protestolar kısa sürede AKP'nin politikalarına tepkiye dönüştü. Bu direnişte barikatların ön saflarında yer alan polis saldırılarına direnen gençler eylemlerin simgesi haline geldi. Türkiye'de apolitik olmakla itham edilen sokağa çıkmıyor denilen 90 kuşağından gtençler  direnişin başından itibaren eylemlerin içerisinde yer alıyor. Duvarlardaki sloganlardan pankartlardaki sözlere kadar yaratıcılıklarıyla ön plana çıkan gençler aslında ne istiyor? Bu direniş onlar için ne anlam ifade ediyor? Politik yapılara nasıl bakıyorlar? Sosyal medyayı nasıl kullanıyorlar? Bu ve benzeri soruların yanıtlarını sosyologlara, akademisyenlere ve öğrencilere sorarak aradık.


Gençlik üzerine saha araştırmaları bulunan Yeditepe Üniversitesi Öğretim Görevlisi Demet Lüküslü'yle Taksim Gezi Parkı'nda açığa çıkan direnişi ve gençlerin bu direnişteki rolünü konuştuk. Demet Lüküslü 90 kuşağının sessiz bir kuşak olarak tanımlanmasını direnişle birlikte kamuoyunun gündemine girmesini 'Sessizlik her zaman olup bitenden memnun olmayı temsil etmiyor. Sessizliğin altında yatan ciddi bir huzursuzluk, rahatsızlık da olabilir. Sosyal medyada yazılanları takip ettiğinizde kuşağın sessiz bir kuşak olmadığını görüyordunuz' diye eleştiriyor.

»Türkiye'de yeni bir kuşağın tarih sahnesine çıkışından bahsediliyor. Siz nasıl yorumluyorsunuz?
İyi ki soruyu böyle sordunuz. Yani iyi ki “tarih sahnesine çıkmak” kelimesini kullandınız. Nedense kuşakları “tarih sahnesine çıkınca” önemsiyoruz öyle değil mi? Halbuki aynı kuşak düşündükleri, deneyimledikleri ve ürettikleriyle bundan 12-13 gün öncesinde de vardı. Ancak onlar “tarih sahnesine”çıkmadan farkına bile varılmayan bir kuşaktı. Aslında şöyle bir sorun var: açıkça protestolar olmadan, direniş yaşanmadan karşımızda sessiz bir kitle varmış gibi bir kanı oluşuyor. Halbuki bu tam da öyle değil. Bana öyle geliyor ki biz bu noktayı kaçırıyoruz. Sessizlik her zaman olup bitenden memnun olmayı, derd üstü murad üstü bir hayat yaşamayı temsil etmiyor. Sessizliğin altında yatan ciddi bir huzursuzluk, rahatsızlık da olabilir. Üstelik biz onları sessiz olarak algılasak da gençlerle görüşme yaptığınızda ya da sosyal medyada yazılanları takip ettiğinizde kuşağın sessiz bir kuşak olmadığını görüyordunuz.

»Bu kuşağı apolitik buluyor musunuz?
Apolitik kavramı bir ikilik üzerinden gidiyor, politik vs. apolitik. Ancak bu kavramlar olup biteni ve özellikle de genç kuşağı anlamakta yetersiz kalıyordu, hâlâ kalıyor. Siyaseti nasıl tanımladığınızla ilgili bir tartışma bu. Hayatın içinde bize dokunan her şeyin aslında siyasetin bir parçası olarak düşündüğümüzde bu ayrım da anlamsızlaşıyor.
 Bu yüzden bana göre genelde varolan algının aksine “bu gençler neden siyasetle ilgili değiller, ne apolitikler” gibi bir durum yerine daha çok “geleneksel siyasetin bu gençlere hitap etmemesi ve onların sorunlarına çözüm bulma gibi bir derdi olmaması gibi bir sorun vardı. Sorunun kaynağı gençler değil, geleneksel/kurumsal siyasetti, hâlâ da öyle.

»Bu kuşağı bugün harekete geçiren şey neydi?
Bana Taksim Gezi Parkı ve ardından farklı kentlerde olup bitenler belirli endişe, sıkıntı ve sorunların zaten var olduğunu, son olayların sadece bunları su yüzüne çıkardığını düşündürtüyor. Yoksa bir anda olmuş bir olaydan bahsetmek çok da mümkün değil. Durum daha çok bir birikimin patlaması özelliğini taşıyor bana göre.

»Politik olarak örgütlenme ve ifade özgürlüğüne nasıl bakıyorlar?
2012 yılında Bilgi Üniversitesi Gençlik Çalışmaları Birimi’nin içerik ve Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın finansal desteğiyle benim yürütücülüğünü yaptığım bir araştırma raporu yayınladık. Raporun başlığı Üniversite Öğrencilerinin İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü idi. Orada üniversite öğrencilerinin karşılaştıkları örgütlenme ve ifade özgürlüğü sorunlarına değiniliyordu. Pek çok noktada olup bitenden mutlu bir şekilde yaşamak yerine benim “zoraki konformizm” olarak tanımladığım bir taktik kullanılıyordu. Ancak zoraki konformizmin de bir patlama noktası olabildiğini görmüş olduk.     

»Sosyal medyayla bu kuşağın arası nasıl?
Sosyal medyanın bugün gençlerin gündelik hayatlarının bir parçası olduğunu anlamak gerek. Bu olayların patlak vermesinden önce de gençlerin gündelik hayatlarının bir parçasıydı. Bugün olup biten üzerine hızlı ve yeterince kapsamlı analizler yapmak yerine olaylar patlak vermeden yapılan araştırmalardan yola çıkarak bu durumu daha sağlam analiz edebileceğimizi düşünüyorum. Aslı Telli Aydemir’in derlediği Katılımın e-hali: Gençlerin Sanal Alemi başlıklı kitapta yer alan farklı makaleler örneğin gençlerin bilişim teknolojilerini kullanma biçimlerinden bahsediyordu ve alana önemli bir katkıda bulunuyordu. Bu derleme kitapta ben de bilişim teknolojilerini aktif bir şekilde kullanılan “yeni” gençlik hareketlerinden bahsetmenin mümkün olduğunu iddia ediyor ve bu yeni gençlik hareketlerinin özelliklerini: kendilerini geleneksel/kurumsal siyaset üstü bir yerde tanımlamak; kaynağını gündelik hayattan ve popüler kültürden alan bir mizahi dil kullanmak; ve de meta söylemler yerine bugüne odaklanan bir söylem kullanmak olarak tanımlamıştım. Popüler kültürün ürünü olmakla ve de popüler kültürden başka bir şey bilmemekle suçlanabilen gençler popüler kültürü mizahi bir muhalefet dili oluşturabilmek için yaratıcı bir şekilde kullanıyorlar. Pek çok örnek vermek mümkün ama tek örnekle yetineyim. Adile Naşit ve Münir Özkul stencileri ile “sirke” “limon”sloganları, popüler kültür bilinmeden anlaşılabilecek sloganlar değil.

»Sizin Türkiye'de Gençlik Miti isimli kitabınızda Türkiye'deki gençlik hareketleri inceleniyor. Bu kuşağı '68 '78 kuşaklarıyla karşılaştırdığınızda ne görüyorsunuz?
Benim 2009 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Türkiye’de “Gençlik Miti”: 1980 Sonrası Türkiye Gençliği başlıklı kitabım başlığından da anlaşılabileceği gibi asıl olarak 1980 sonrasına odaklanan bir kitap, daha doğrusu benim sonradan kitap haline getirdiğim doktora tezim. Ancak 1980 sonrası gençliğini ve bu gençliğe bakışı gençlik tarihini bilmeden anlayamayacağımızı düşündüğüm için önceki kuşaklara da yer vermiştim.  Örneğin 68 ve 78 kuşaklarını düşünecek olursak onlar Soğuk Savaş döneminin çocuklarıydı. Oysa ki şimdiki kuşak Soğuk Savaş sonrası doğmuş, internetin, sosyal medyanın içine doğmuş bir kuşak. Ancak diğer taraftan neoliberalizmin krizini de deneyimleyen bir kuşaktır şimdiki kuşak, milenyum kuşağı.
Uzun lafın kısası Türkiye’de Gençlik Miti kitabımın asıl tezine geri dönecek olursam, orada iddia ettiğim 1980 öncesine kadar “ülkeyi/toplumu” kurtarma misyonun kendisine verildiği (ki ben buna “gençlik miti”diyorum) ve de bu siyasal misyonu içselleştiren kuşaklar görürken, 1980 sonrası kuşak için bu “gençlik miti”nin iflas ettiği. [Ancak hemen belirtelim siyasal partilerin söylemlerine baktığımızda bu gençlik miti hayli canlı. Örneğin AKP hükümetinin politikaları ile beraber ilk bakışta gençlik mitinde bir ayrım varmış gibi gözükse de aslında gençliğe verilen misyon açısından gençlik miti devam ediyor ve “imanlı gençlik” yetiştirme hedefi doğrultusunda belli bir misyon atfedilerek gençliğin inşası projesi bir şekilde devam ettiriliyor.] Oysa bugün Taksim’de Gezi Parkı’nda dolaştığınızda ya da sosyal medyada dolaşan gençlik kültürünün ürünlerine baktığınızda onların ülkeyi kurtarmak ya da devleti ele geçirmek yerine kendi özgürlükleri ve kendi bireysellikleri ile ilgili bir dertleri olduğu görülüyor. Ve bu kuşak gündelik hayatının bir parçası olan sosyal medyayı çok etkin olarak kullanıyor, mizahi bir dil kullanıyor ve bu mizahi dil popüler kültürden besleniyor.

»Bu kuşağın tepkilerinin araştırmalarınız ve görüşmeleriniz kapsamında düşünecek olursak nasıl kanalize olacağını düşünüyorsunuz?
Böyle bir yorum yapmak çok zor pek tabii ki. Ancak belki de bu soru mesele olup bitenleri ve karşı karşıya olduğumuz gençleri düşündüğümüzde pek anlamlı değil. Çünkü bu soru geleceğe dair, gelecek planlarına, bu hareketin neye evrileceğine dair bir merakı içeriyor. Bu aslında genelde geleneksel/kurumsal siyasetin refleksiyle ilgili, malum geleneksel siyaset altın çağlarla (geçmişle) ve inşa edilecek gelecekle ilgilidir. Örneğin gençler “geleceğin” yurttaşları oldukları için önemsenir ancak “bugün”gençlere sadece şekillendirilecek bir kitle olarak, gelecekte söz sahibi olacak ama “şimdi” söz hakkı olmayan br kitle olarak bakılır. Örneğin Gezi Parkı üzerinden tartışmaya bakın. Hükümetin geçmişe referansla bir Taksim inşası projesi var öyle değil mi? Oysa ki gençler çocuklarından beri bildikleri, ziyaret ettikleri ve “bugün” sahip oldukları parkı korumaya çalışıyorlar. Bu sebeple bu hareketin “gelecekte” nereye evrildiğinden çok 0“bugün” ne olduğu ve bugünkü kazanımları üzerine odaklanmak daha anlamlı geliyor bana. Bugünkü kazanım olarak düşündüğümüzde ise kendileriyle ortak bir payda da birleşebildikleri geniş bir kitlenin olduğunu görmeleri hiç kuşkusuz onlara önemli bir deneyim kazandırdı. Ortak paydalarda buluşmanın ve dayanışmanın tadını aldılar diye düşünüyorum.   

***
‘Gençleri yermek yerine anlayalım’


Bir çağrıda bulunmak istiyorum. Bu çağrıyı sadece son on küsur gündür olan olaylarla ilgili değil daha önce de yapıyordum aslında. Bu çağrı gençleri yermek ya da yüceltmek yerine anlamak ile ilgili. Malum gençlik sosyolojisi olarak adlandırdığımız alanın başlıca derdi de bu: gençleri önyargılardan uzak bir şekilde anlamaya çalışmak. Türkiye’de gençlik tarihini analiz ettiğimizde gençleri anlamak yerine onları istediğimiz şekle sokmaya çalışan bir bakış açısının ön planda olduğu ortada. Bu da yine siyasal kültürümüzde bir tarafta  “makbul” gençler, diğer tarafta ise “tehlikeli” gençler algısının oluşmasına sebep oluyor. Oysa ki bundan farklı bir bakış açısının olması da pekala mümkün. Gençleri bu ikiliklerin dışında anlamaya çalışmak ve onları hizaya çekmek, şekillendirmeye çalışmak yerine, önlerini açmak, kendilerini oldukları gibi ifade etmelerine imkân tanımak, düşündüklerine, hissettiklerine “saygı” duymak demokratik bir kültür için elzem olduğu gibi, çok da zor olmasa gerek.

***
‘Bu direnişte korkuyu yendik’


Kendi kuşağımla ilgili birçok kişi tarafından birçok şey söyleniyor. Bizim kuşakla ilgili çeşitli tanımlamalar yapılıyor. Ben kendi kuşağımı özellikle örgütlenme ve ifade özgürlüğü konusunda tanımlarken aile faktörünün kullanılması ya da dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum. Bizim kuşak 80 darbesi sonrasında doğmuş yetişmiş bir kuşak olduğu için bunun da sıkıntılarını çekmiştir. Bizim kuşakla ilgili bir de apolitiklik eleştirisi var. Buna katılıyorum fakat bunu ortaya çıkaran durumlar vardı. Bunları da dikkate aşmak gerekiyor. İşte medyadan takip edebildiğimiz kadarıyla eylemlere katılan insanların gözaltına alınması polis şiddetine maruz kalması bizi korkutan şeylerdi. Bunları görünce haliyle politikaya mesafeli duruşumuz açığa çıkıyordu.
Gezi direnişi sonrasında ben bunun önemli ölçüde kırıldığını düşünüyorum. Taksim Gezi Parkı’nı ve ülkenin geri kalan kısmında alanları dolduranlara baktığımızda çok büyük bir kısmı bizim kuşağımız. Bu tablo da bizim kuşağın korkuyu belirli ölçüde aştığını gösteriyor. Yani artık herhangi bir ideolojiye ya da görüşe sahip olmayanlar bile bu durum sonrasında meselelere daha ilgili hale geldiler burası da beni çok mutlu ediyor. Bir de meselenin şöyle bir boyutu var bizim siyasete mesafeli olmamız açıkçası biraz eğitim sistemiyle ilgili.  Dershane ve okul arasında geçen bir hayatımız vardı üniversite öncesinde. Üniversiteye girdiğimizde açıkçası politikayı görme, öğrenme fırsatımız oldu.

HER ŞEY AKIP GİDERKEN BİZİM KUŞAK SEYREDİYORDU!
Ben Beyazıt’ta okuyorum. İstanbul Üniversitesi’ndeyim. Bizim okulun önceki hallerini biliyorum. Yaşanan direnişleri okulda olan mücadeleleri okuduk öğrendik. Bugüne geldiğimizde ortadaki tablo beni çok üzüyor. Okulda kitlesel ve toplumsal sorunları iyi analiz eden onlara karşı yaygın biçimde mücadele eden siyasetler göremiyorum. Bu da benim için elbette olumsuz bir durum. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bizim kuşağın en büyük handikaplarından birisi beklemek. Yani herhangi bir meselede her şey akıp giderken bilgisayar kuşağı yani biz olan biteni izliyoruz. Bilgisayar başında oturmaktan sokağa çıkmaya vakit bulamıyoruz. Yukarıda da söylediğim gibi bu durum Gezi Parkı direnişiyle birlikte önemli ölçüde kırıldı.  İşin bir de sosyal medya kısmı var. Bizim kuşak bilgisayar kuşağı. Sosyal medyayı oldukça yoğun biçimde kullanıyor. Hangi amaçlar için kullanıyor diye sorarsanız bunu politikleşme ya da siyaset yapmak için diyemeyiz. Ben de dahil olmak üzere sosyal medya daha çok gündelik ihtiyaçlar için kullanılıyor.

HAZIRLAYAN: CAN UĞUR