1990’lılar ya da Milenyum Kuşağı

|

 1990’lılar ya da Milenyum Kuşağı A  1990’lılar ya da Milenyum Kuşağı

Hakan YÜCEL*

Toplumsal bir kurgu olan gençlik, sosyal bilimlerde muğlak bir kavram olarak varlığım sürdürmektedir. Bu nedenle Fransız toplumbilimci Pierre Bourdieu, yaş/kuşak kimliklerinin belirlenmesindeki keyfiliğini, gençlik ve yaşlılık kategorilerinin toplumsal olarak ve çatışma sürecinde kurgulandığını belirtmek için: "gençlik sözden ibarettir" demiştir. Dolayısıyla gençlik kategorisi homojen bir kategori olarak değil, kültürel ve sınıfsal farklılıkları çoğulluk içinde okunmalıdır, ancak kuşak kavramıyla belli düzeyde ortaklaşmalardan da söz edilebilir.

TEHDİT GENÇLİK/KAYNAK GENÇLİK

“Tehdit olarak gençlik” algısı ve bunun üzerine inşa edilen araştırmalar ve politikalar gençliği tutarsızlık, biyolojik ve zihinsel kargaşa ile biçimlenmiş bir yaş dönemi içindeki toplumsal grup olarak ele alır. Bu yaklaşımda gençler denetlenmesi ve karar mekanizmalarına katılmalarının engellenmesi gereken bir toplumsal grup olarak değerlendirilir.

Herhangi bir toplumsal grubu “kaynak” olarak değerlendirme yaklaşımı ise, onun iç mekanizmalarını, sorunlarını çözme pratiklerini ciddiye alma, söylemlerini, pratiklerini öne çıkarmayı önceden konumlandırmama çabasının, daha geniş ölçekte toplumsal sorunu onun parçalarından birinden hareketle anlama çabasının ifadesidir. Bu bağlamda “kaynak olarak gençlik [jeunesse comme ressource]” yaklaşımına göre gençlik “toplumsal kaynak” olarak değerlendirilmektedir. Alain Vulbeau’nun tanımıyla “kaynak olarak gençlik” yurttaşlık bağlamında gençler ile demokratik yaşamın kurumları arasındaki karşılıklı etkileşimine gönderme yapar, katılımı önemser.

KUŞAK-GENÇLİK

Toplumsal kurgu özelliğini gözden kaçırmaksızın, gençliği hem sınıfsal, kültürel farklılıklar üzerinden çoğul olarak okumak hem de kuşak kavramı bağlamında ele alıp değerlendirmek mümkündür. Kuşak üzerinden gençliği okumak, sosyal bilimlerde sıkça başvurulan ve toplumsal bir kategori olarak gençliği anlamamızı kolaylaştıran elverişli bir yöntemdir. Ancak gençliği kuşak üzerinden okumak, belli bir dönemde yaş itibarıyla genç olanların kuşak oluşturduğu anlamına gelmez. Bu bakımdan İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın Gezi Parkı Direnişini yorumlarken söylediği “Ben de ’68 kuşağının bir temsilcisi olarak” sözü yanlış bir kuşak tanımından kaynaklanmaktadır.  Kuşaklar, 1968 kuşağı örneğindeki gibi, önemli dönüşümlerin yaşandığı tarih ya da dönemler merkeze alınarak okunmaktadır. Bu ortaklaşmanın içinde bulunmayanlar yaşça yakın olsalar da toplumsal kuşağın birleşenleri değildir.

1990’lı yıllarda doğanlar çocukluk dönemlerinin önemli bir kısmını ve halen süren gençliklerini AKP hükümetleri döneminde yaşamaktadırlar. 2000’li yılların baskıları ve imkanları bugünün gençliğinin önemli bir bölümünü anlamamızda önemli unsurlar oluşturmaktadır. 2000’li yıllar Türkiye’sinde 1980’e kadar varlığını sürdüren ve “Cumhuriyetin bekçisi” gençlik mitinin yerini yine Foucault’cu bir okumayla “disiplin toplum”unun unsuru olan, doğrudan ya da dolaylı yasaklamalar ve eğitim politikalarıyla biçimlendirilmiş, muhafazakâr olmaktan daha çok otoriter bir anlayışla oluşturulmuş görünen “imanlı gençlik” hedefi almıştır. Bugün yoğunluğu arttırılarak sürdürülen disiplini sağlanmış olabildiğince homojen gençlik hedefleyen ve bu anlayışla farklı gençlik kimliklerini gayrımeşrulaştıran politikalar aslında yeni değiller.

Hatırlanacağı üzere 1990’lı yıllardan müzik akımları kaynaklı altkültürler üzerinden kimliklenen gençlik grupları da sadece dışlanmaya tabii tutulmakla kalmayıp aynı zamanda tehdit olarak da algılanmış medya tarafından hedef gösterilmişti: “satanizm” tartışmalarında çok açık bir şekilde “tehdit algısının” nasıl gençlik altkültürlerine karşı toplu histeriye dönüştüğü görülmüştü. Etnik, dinsel azınlıklara mensup gençler de genç ve azınlık mensubu olmanın getirdiği sorunları birlikte yaşamakta bunlarla baş etmek için stratejiler geliştirmek zorunda kalmaktalar. İmanlı gençlik / tinerci gençlik tartışmaları da “taş atan çocuklar” hakkındaki tartışmalar da bu anlamda değerlendirilebilir. Bugünlerde daha da göze çarpan ama özellikle Tutuklu Öğrencilerin sayısının artmasıyla son yıllarda zaten birçok örneğini gördüğümüz eylemleri 1970’lerin Fransa’sında öğrenci eylemleri için geliştirilen terim olan “samimi apolitizm” [apolitisme sincère] terimiyle anlaşılabileceğini düşünüyorum. Jean-Paul ve Claudine Baschy’nin tanımıyla, samimi apolitizm, öğrencilerin savunulması için etkinlik argüman çerçevesinde sorunların çözülmesi için birleşmek için de apolitik olmak gerekir anlayışıyla oluşmuş stratejidir. Gezi Parkı gençlerini çıkarlar değil değerler birleştirmektedir. Başka türlü bu denli farklı sınıfsal, ideolojik, kültürel kökenden gençlerin bir arada durması ve birlikte hareket etmesi çok güç olurdu. Dominique Reyné’nin yönetiminde yayına hazırlanıp 2011’de basılan ve içinde Türkiye’nin bulunduğun 25 ülkeyi kapsayan niceliksel yöntemle gerçekleştirilmiş bir araştırmanın verileri bize bu taktiği anlamsızlaştıran oldukça ilginç veriler sunmaktadır. Araştırmaya göre Türkiye’deki gençlerin yüzde 63’ü ideal toplumun kişisel performansın ödüllendirildiği bir toplum değil de zenginliklerin hakkaniyetli olarak dağıtıldığı bir toplum olduğunu düşünerek bu anlamda araştırma yapılan 25 ülkenin gençleri arasında toplumsal duyarlılık açısından birinci gelmektedir.

MİZAH VE MUHALEFET
Türkiye’de geçmişe göre mizahı, sosyal medyayı, sanatı gitgide daha yaygın olarak kullanan toplumsal hareketler sözkonusudur. Bu nedenle, Gezi Parkı eylemlerinde de tanık olduğumuz gibi, 1990’lı yıllardan bu yana protesto kültürümüz önemli bir dönüşüm geçirmektedir. Barışçıl eylemler, mizahın, sanatın ve sosyal medya kullanımı günden güne daha da artmakta, birbirinden son derece farklı gruplar aynı eylem içinde bir araya gelebilmektedir. Protesto kültürümüz olgunlaşıyor, toplumsal hareketler dönüşüyor.

Küresel bir bağlam oluşturan neoliberal krizin son yıllarda gençlik hareketlerindeki benzerliğin önemli bir etkeni olduğu söylenebilir. Neoliberal düzen, farklı ülkelerde farklı şekillerde tezahür etse de, gençlerin özgürlük alanlarını ekonomik ve kültürel açıdan daraltmaktadır. Dolayısıyla birçok toplumsal sorun doğrudan ya da dolaylı olarak küreseldir. Örneğin somut bir örnek olarak Gezi Parkı örneğinde gördüğümüz kentsel dönüşüm örneği, neoliberal düzenin yarattığı küresel kent olgusuyla ilintilidir. Sadece bir iletişim aracı olmakla kalmayıp gençlerin etkin olduğu bir mücadele alanı olan ve fiziksel alanla bütünleşen sosyal medya aracılığıyla küresel düzeyde iletişimin ve dayanışmanın mümkün olmasının yanı sıra küresel etkiye sahip bir düzenin mağdurlarının birlikte hareket etmesini de doğal bir durum olarak kabul etmemiz gerekir. Gezi Parkı Direnişi yerel olduğu kadar, ulusal ve küresel ölçekte bir toplumsal hareket doğurabilmiştir. Bu nedenden ötürü sermayenin küreselleştiği bir dünyada sermayenin hayatı kuşatıcı etkilerine karşı mücadelenin de küreselleşmesini, dayanışma ağlarının kurulmasını dış komployla açıklamak eğer bir “dezenformasyon” gayretinin ürünü değilse, küreselleşmenin egemen aktörlerinin, küreselleşme sürecini, sürecin mağdurları kadar kavrayamadıklarını gösteriyor.
Gençlerden öğrenelim….

* Yrd. Doç. Dr. Galatasaray Üniversitesi


***
Yeni toplumsal hareketler

Yenİ Toplumsal Hareketler işçi sınıfı merkezli eski tip toplumsal hareketlerden kopuş değil süreklilik bağlamında okunmalıdır. Mustafa Kemal Coşkun’un tabiriyle Yeni Toplumsal Hareketler doğrudan bir sınıfsal taleple ortaya çıkmasalar bile aktörleri sınıfsal kimlik(ler) taşır ve sınıflar arası ittifaklar oluştururlar2. Daha da önemlisi, Yeni Toplumsal Hareketlerin “değer” ya da “kültürel kimlik” taleplerinin ekonomik yapıdan onun oluşturduğu hiyerarşik düzenden özerk olamayıp, dolaylı sonucu olması nedeniyle sistemle mücadeleyi gerekli kılmaktadır. Alain Touraine’in “Programlanmış toplum” olarak tanımladığı sanayi sonrası toplumda sömürünün yanında dışlanma da temel toplumsal sorun olarak yerini almış sınıfsal çelişkiler yok olmayıp karmaşıklaşmıştır.