Sevim koş, gençler siyasete el koydu!

|

Sevim koş, gençler siyasete el koydu! A Sevim koş, gençler siyasete el koydu!

VOLKAN YILMAZ*

31 Mayıs’ta Gezi Parkı protestoları ile başlayan ve Türkiye’nin dört bir yanına hızla yayılan protesto hareketi büyük ölçüde bir gençlik hareketi olarak değerlendirilebilir. Her ne kadar her yaştan ve kuşaktan insanlar bu protesto hareketlerinde yer alsalar dahi, gençlerin hareket içerisindeki görünürlüğü ve rolü muazzam. Bugün 1980lerin sonları ve 1990ların başlarında doğan gençlerin önemli bir bölümü Türkiye’nin daha özgürlükçü ve demokratik bir topluma dönüşmesi için mücadele ediyorlar. 12 Eylül darbesini takiben Özal dönemiyle birlikte başlayan ve günümüze dek süregiden süreçte kimse gençlere ne yaşadıklarını sormadı. Ancak “Özal gençliği” üzerine bol bol ahkam kesildi. Yaşı geçkin kuşaklar bu kuşağı kendi gençliklerine oranla siyasi öngörüden uzak ve siyasetten kopuk buldular. Onların gözünde yeni gençler bir tür toplumsal bozulmaydı. Tüketim ve haz düşkünü bir gençlikti bu. Tükettikleri yeni teknolojiler ise gençleri oyalamaktan başka bir şeye yaramıyordu. Bu teknolojilerin gün gelip bir gençlik hareketinin ana haberleşme aracı olabileceğini öngöremediler.

1980 sonrası gençliğin geleneksel siyasi örgütlenmelere ve mekanizmalara uzak olmaları gençleri “apolitik” olarak tanımlamak için yeterli görüldü. Türkiye akademisinde ilk kez Leyla Neyzi ve Demet Lüküslü gençlerin siyasetle geçmişe oranla farklı bir ilişki kurdukları ihtimalini gündeme getirdiler. Gençleri dinlediler ve onların gözünden siyasetin nasıl göründüğünü ortaya koydular.

Nurhan Yentürk, Yörük Kurtaran, Laden Yurttagüler, Alper Akyüz ve Gülesin Nemutlu ise gençlerin sivil inisiyatiflere (üniversite kulüpleri, çevre dernekleri, yerel inisiyatifler) gönüllülük ve aktivizm yoluyla katılımlarına dikkat çektiler. Deneyimsel öğrenme gibi farklı yöntemsel yaklaşımları hayata geçirerek, gençlerle iletişime geçmenin etkin yollarını aradılar ve gençlerin katılımlarının önünün nasıl açılabileceğine dair kafa yordular.

31 Mayıs’ta Gezi Parkı’nın metalaştırılmasına ve parktaki yaşamın sonlandırılmasına karşı ortaya çıkan protesto hareketi, Türkiye tarihinin en yüksek katılımlı gençlik protestolarının birini ateşledi. Protestolara olumlu yaklaşan yetişkinler ise hemen gençleri apolitiklikten ülkenin kurtarıcılığına terfi ettirdiler. İktidarın yaklaşımı ise yine “çocuklaştırmak” oldu. Masum gençlerin masumane çevreci talepleri ile bir araya geldikleri bir eylemin karanlık güçler yani siyasal örgütler tarafından bir tür teröre dönüştürüldüğünü iddia ettiler.

Peki nasıl oldu da “Özal gençliği” sokaklara döküldü? Hangi gençler sokaklarda? Neden bu gençler sokaklarda? Bu sorulara çok net cevaplar verebilmek için erken. Sosyal bilimciler olarak bizler ve araştırma şirketleri değişik yöntemlerle bu sorulara cevap arayacağız. Ancak şunu iddia edebilirim ki Gezi protestoları her ne kadar kendiliğinden ve beklenmedik bir biçimde gelişmiş olsa dahi, bu kendiliğindenliği ortaya çıkaran bir tarihsellik ve örgütlülük mevcut. Başka bir deyişle, Gezi Parkı protestolarında aktif olarak yer alan örgütlü gençlik grupları bir süredir öfke biriktirmekte ve protest bir mizah kültürü oluşturmaktaydılar.

Bu grupların başında taraftar grupları geliyor. Geniş bir kadroyla ekip çalışması içerisinde yaptığımız ve 2010 yılında Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES) yayınlarından “Gençler Tartışıyor” başlığıyla basılan araştırma içerisinde Demet Lüküslü ile birlikte taraftar grupları ile görüşmüştük. Taraftar gruplarını gençlerin siyasal katılımı araştırmasına dahil etmiş olmamız o dönemde akademi içerisinde tuhaf karşılanmıştı. Futbol kitlelerin afyonu değil miydi zaten? Futbol taraftarlığı bir katılım biçimi kabul edilebilir miydi? Gençler futbol taraftarlığıyla siyasallaşıyor olabilir miydi Allah aşkına?

Gezi Parkı protestolarından sonra sanıyorum aynı cümleleri kurabilmek çok da kolay olmayacak. Halbuki protestolar başlamadan önce uzun zamandır İstanbul’un üç büyük takımının genç taraftarları polis şiddetine maruz kalıyorlardı. En doğal hakları olarak gördükleri taraftarı oldukları takımın oyununu izlemeleri ve statlarda kendilerini istedikleri gibi ifade edebilmeleri hem polis hem de kulüp yönetimleri tarafından defalarca engellendi. Şimdi Çarşı başta olmak üzere çok sayıda taraftar grubunda yer alan gençler Gezi Parkı’nda. Onlar herkesin demokrasi kahramanlarına dönüştüler.

Halbuki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetleri özellikle ikinci genel seçim zaferinden bu yana, aklı başında herkesin ayrımcılığın belkemiği diye nitelendireceği bir genel ahlakı devlet eliyle pekiştirmenin ve muhafazakar ideologların hayalleri dışında hiç bir yerde var olmayan Türk aile yapısını yaratmanın peşine düştü. Kürtaja getirilen kısıtlamalardan, aile hekimlerinin genç kadınların özel hayatına dair bilgileri afişe etmesine, gençlik kamplarının kadın ve erkek olarak ayrılmasından, bir Bakanın ağzından LGBT gençlerin tedaviye ihtiyaç duyan hastalar olarak sunulmasına kadar çok sayıda gelişme genç kadınların ve LGBTlerin yaşamlarını doğrudan olumsuz bir biçimde etkiledi. Genç kadınlar 8 Martlarda ve en son kürtaj yasağı karşıtı eylemlerde, genç LGBTler ise öldürülen arkadaşlarının davalarında ve Onur Yürüyüşlerinde bir araya geliyorlardı ve tepkilerini göstermeye uğraşıyorlardı. Fakat bu tepkiler iktidar tarafından hiç ciddiye alınmadı. Bu nedenle bugün genç kadınların ve LGBTlerin Gezi Parkı protestolarında en ön saflarda olmaları şaşırtıcı değil.

Evet, daha önce ‘yeterince’ siyasal kabul edilmeyen genç taraftar grupları, genç kadınlar ve LGBTlerin Gezi Parkı protestolarındaki kilit rolünü teslim etmek önemli. Ancak Gezi Parkı protestoları genç taraftar grupları, genç kadınlar ve LGBTlerden (bu gruplara bir de Anti-Kapitalist Müslümanları ekleyebiliriz) ibaret değil. Geleneksel siyasi yapılarda yer alan gençler de varlar ve protestolarda hayli kalabalık temsil ediliyorlar. Bu gençleri tarihin kalıntıları olarak görmek yerine, onlara da kulak kabartmak gerek.

Bu gençler kim mi? Cumhuriyet Halk Partisi, Barış ve Demokrasi Partisi, Türkiye Komünist Partisi ve Özgürlük ve Dayanışma Partisi, Emek Partisi gibi çeşitli sol partilere bağlı gençler. Bu gençlerin örgütlenmek için neden siyasi partileri, sol örgütleri ya da gençlik inisiyatiflerini tercih etmiş olduklarını da düşünmek gerek. Bu gençlerden de öğrenecekler var. Gezi protestoları bu gençlerin genellikle bağlı bulundukları geleneksel siyasi yapıların tepelerindeki yetişkinlere oranla, çok daha farklı siyasi kesimlerle yan yana durabilme ve birlikte çalışabilme yetilerine sahip olduklarını bizlere gösterdi.

Peki protestoların geneli gençlerin siyasetle ilişkisine dair bir yeniliğe işaret ediyor mu? Örneğin Demet Lüküslü 1980 ve 1990lar gençliğinin “aktif apolitikliğinin” yani gençlerin bilinçli bir biçimde kendilerini geleneksel siyaset kurumlarının dışında konumlandırmaları ve sorunlarını bulundukları yerden dillendirmelerinin bir devamı olarak görüyor. Lüküslü’nün bu savı özellikle örgütsüz gençlerin Gezi protestolarına katılımlarına ve bu protestolar içerisindeki genel tavırlarına dair yerinde bir durum tespiti gibi görünüyor. Gerçekten de gençlerin çoğunluğu herhangi bir örgütün ya da siyasi partinin protestoları sahiplenmesine ve protestoların genel rengini belirlemesine karşı çıktılar.

Bu tanışıklıklar yolu ile gençlerin örgütlü siyasete dair olumsuz yargılarının kırılma ihtimalinin oluştuğunu düşünüyorum. Çünkü tanıştıkları örgütlü gençler, kendileriyle birlikte slogan atabilen, aynı espriye gülebilen, gerektiğinde yanındakini rahatsız edebilecek bir sloganı atmayabilen ve gaz geldiğinde kimin nereden geldiğini unutup birbirlerine yardım sunabilen gençlerdi. Bu gençlerin bağlı bulundukları siyasi örgütlenmelerin tepesindeki yetişkinlerin egolarından arınıp aynı masanın etrafına bile oturamadıkları bir siyasi evrende eminim örgütsüz gençler örgütlenmelerin kendisine olmasa da oradaki arkadaşlarıyla bir ortaklık hissetmişlerdir. Şüphesiz ki bu ortaklığın kendisi bir siyasi örgütlenme olarak düşünülebilir. Bu örgütlenmenin ne ölçüde kurumsal siyasete tercüme olacağı ise kurumsal siyasi örgütlenmelerin çabasına bağlı.

Siyasi örgütlenmelere ve örgütlenmenin kendisine dair olumsuz yargıların uzun vadede yeniden oluşmaması ise siyasi örgütlenmelerin gençleri ne kadar dinleyecekleri, yapılarını sokaktaki gençlerin ritimlerine ne ölçüde uydurabilecekleri, gençlerin ortaklaştıkları alanlarda ne ölçüde ortak ve etkin hareket edebilecekleri ve gençlere ne kadar inisiyatif bırakabileceklerine bağlı. Bu biraz olsun becerilebilirse, belki de Gezi protestoları en azından gençlerin bir bölümü için “aktif apolitiklikten” “aktif politikliğe” geçişin yolunu açmış olabilir diye düşünüyorum.
*Araştırmacı, İstanbul Bilgi Üniversitesi
Gençlik Çalışmaları

***
Deniz Gezmiş’ten gençliğe dair...


Çağımız, devrimcilerin Amerikan emperyalizmi'ni adım adım kovaladığı çağdır. Çağımız, gençliğin Çekoslovakya'da ve diğer revizyonist ülkelerde karşı devrimci olduğu çağdır. Çağımız biz yaştakilerin Vietnam'da Dominik'te Meksika'da Amerikan emperyalizmine karşı döğüşerek öldüğü bir çağdır. Azgelişmiş dünya halkları emperya-lizme karşı bir savaş verirken gençlik bunun dışında kalamaz. Biz daima ezilenden yana çıkmak zorundayız. Eğer bizim kavgamız anti-emperyalist kavganın paraelinde yürümezse, ayakla rımız havada kalır. Yalnız, gençlik bu paralelde savaşırken, politik partilerden bağımsız olmak zorundadır. Geçmişteki örnekler bağımlılığın zararlarını göstermiştir. Bu hatâları bir kere daha tekrar etmenin hiç bir anlamı yoktur. (...) Devrimci gençlik Amerikan emperyalizmine ve oportünizme karşı duran gençliktir. Onun görevi, sayısının azlı-ğına düşmanın çokluğuna bakmadan Amerikan emperyalizmine karşı sonu-na kadar dövüşmektir. O, en iyi biçim, de karar veren ve uygulayandır. O boş gecelerini değil, boylu boyuna ömrünü bu kavgaya verendir. Yaşasın tüm bağımsızlık savaşı veren dünya halkları!
Yaşasın tam
bağımsız Türkiye!

Türk Solu dergisi 53. sayı  

***

Özgürlüğün ne olduğunu iyi anlamamız lazım’


Ben 90 kuşağının apolitik olduğu yönündeki eleştirilere katılıyorum. Bizim kuşağın siyasete mesafeli duran, siyaseti çok da önemli görmeyen bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Ancak bu durumun giderek kırıldığını da eklemek isterim. Özellikle Gezi Parkı direnişiyle başlayıp ülkenin birçok noktasında ses bulan eylemler bu durumu belgeler nitelikte. Bizim kuşak artık siyasete mesafeli olan durumunu değiştiriyor. Bu değişimi de iyi tespit etmemiz gerekiyor. Bizim kuşağın özgürlüklerinin oldukça fazla biçimde kısıtlandığını düşünüyorum. Bu kadar çok özgürlüğü kısıtlanan bir kuşak için özgürlük oldukça yakıcı bir sorun haline geliyor. Bu da beraberinde birçok sorunu getiriyor. Konuyu açmak gerekirse özgürlüğü kısıtlanan kuşak özgürlüğü yanlış anlama tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Bu hepimiz için geçerli. Bilinçten yoksun biçimde ortaya çıkan özgürlüğün çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Gezi Parkı direnişinde de böyle bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirim. Özellikle bizim kuşağın üzerinde uygulanmaya çalışılan apolitiklik projesinin de başarılı olduğunu yukarıda söylediklerim kapsamında düşünecek olursak anlayabiliriz.

APOLİTİKLEŞTİRME VE KORKU

Apolitikleştirmenin gençler üzerinde işletilmesine baktığımızda bugün gençlerin neden sokağa çıkmadığını daha iyi görebiliriz. Aileler aracılığıyla gençler üzerinde baskı kuran sistem apolitikleştirmeyi de buradan başlatıyor. Gençleri bu bağlamda hem siyasete hem dünya gündemine yabancılaştırıyorlar. Örneğin aileler tarafından gençler üzerinde kurulan baskıların en gözle görünürü 'çok fazla öne çıkma seni kullanırlar' diye söylenen sözler. Bunun dışında 80 darbesiyle birlikte halkın bütününün sindirilmesi söz konusu. Biz de buradan payımıza düşeni aldık. Birçoğumuzda işkence, gözaltı gibi korkular var. Bu korkular çoğumuzu siyasetten-politikadan uzaklaştırıyor. Fişlenmekten korkan insanların hareket etmesi, sokağa çıkması, tepkisini dile getirmesi neredeyse imkânsızlaşıyor. Bunlara baktığımızda bizim kuşağın neden sokağa çıkmadığıyla ilgili bir başka nedeni de görebiliriz. Burada bir parantez açmak istiyorum. Özellikle 80 ve 70 öncesinde siyaset yapan o dönem örgütlü olan kişilerin çocuklarında bu korku oldukça azalıyor. Nihayetinde bir siyasi kültür ve bilinç aktarımı söz konusu oluyor. Bunun da oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.

‘DİRENİŞLERİ KİTLESELLEŞTİRMELİYİZ’

Bugün Gezi Parkı Direnişi'nden bahsediyoruz yarın başka bir direnişten bahsediyor olabiliriz. Burada asıl önemli olan direnişlerin örgütleyebilecek siyasi yapıların ortaya çıkmasıdır. Toplumun geniş kesimlerini örgütleyebilecek tepkilerini dile getirebilecek yapılar açığa çıktığı takdirde ben bu direnişleri gerçek manada başarıya ulaşabileceklerini düşünüyorum. Bugün bu manada kitlesel bir yapının da bulunmadığının altını çizmek istiyorum.