Bir Fenerli'nin acısına bakmak...

|

Bir Fenerli A Bir Fenerli

Bu dünyada insan dediğin ikiye ayrılır Jospi
Bir: Ayrılıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi
davranan medeniler; Bir Atlarına davranan barbarlar.
Onlar atlarını çöle, topuğunu dikene sürerler.
 
 
 
Hani demişti ya Albert Camus; "Ahlak adına ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi" diye...  Yine öyle oldu, top beklemediğimiz köşeden geldi ve...
 
Fenerbahçe şampiyonluğu ucu ucuna kaçırırken 'biz' Fenerli olmayanlar da gergin bir vaziyette kalede topu bekliyorduk. Oyun hızlıydı, yağmur vardı, ışık gözümüzü alıyordu, müdafaa kalabalık herkes darmadağındı, top görünmüyordu... Biz 'eğlence' tarafından bekliyorduk ama top...
 
O gece Şükrü Saracoğlu'nda bu gezegende tragedya diye anılan artık ne varsa tam da onların benzerlerinden biri yaşandı; Aşil topuğundan vuruldu...
 
 
BİRİNİN ELEMİNİ GÜLÜNÇ BULMAK...
Oyunu, kazanma/kaybetme ikilimine hapsederek onun içindeki 'insanı' yok sayan modern algı futbol vesilesiyle de ruhumuzu her gün teslim almaya uğraşıyor. Başkasının acısı, hüznü üzerine neşe, eğlence bina etmek olsa olsa biz 'medenilere' özgü bir hal olmalı.
 
Her şeyi eğlence malzemesi haline getiren, eğlencenin olmadığı bir yaşamı anlamsız bulan bu hal, hüzne, eleme burun kıvırdığından birilerinin acısını da gülünç bir malzemeye dönüştürmek için çırpınıyor.
 
Başkasının acısına burun kıvırmanın, bakmayıp kafa çevirmenin marifet sayıldığı zamanlarda yaşıyoruz. O gece o çimlerin üzerinde, tribünlerde, televizyonların başında hüngür hüngür ağlayan gençlerin, yaşlıların ağlamamaya direnen kadınların, adamların yaşadıkları ıstırabı gülünç bulanlarla aynı gezgende yaşamaya mecburuz.
 
 
PEKİ, AMA BİZ KİMİZ?
Futbol tuhaf bir oyun... Taraf olma vesilesiyle yarattığı bağlılık, tutku, öfke, neşe, heyecan gibi duygularla insanın aslında 'kim olduğunu' da gösteriyor. Bütün alının pulunun dışında, süsünden edasından uzaktaki insanı... Merhametli insanı, akıllı, vicdan sahibi insanı... 
 
Futbol tuhaf bir oyun... İnsanı, kazanmaktan çok kaybettikleriyle büyütüp, geliştiriyor. Bir Beşiktaşlı olarak o günden bu yana kendilerini kötü hisseden Fenerbahçelileri sanırım en iyi anlayanlardan biri de benim.
 
O gün o statta yaşanan şey, o büyük acı, alabildiğince insani bir haldi. Orada o insanların yaşadıklarını 'çok gemiler yakmış', 'çok gemileri yakılmış' insanlar anlayabilirdi. Yaptıkları yanlışlardan dolayı avuçlarının içindeki güzellikleri bir anda başkalarına kaptıran, hayatlarının en mutlu zamanlarını hatırladıklarında yüzlerine acıklı bir gülümseme oturan, doğal ya da doğal olmayan nedenlerle çocuklarından, sevdiklerinden ayrılan, ellerinde hatıralarından ve eski güzel günlerinden başka bir şeyleri kalmayanlar anlayabilirdi... Yine onlar ki, kendilerini gelecek güzel günlere biriktirdikleri acılardan çıkardıkları derslerin taşıyacağını en iyi bilenlerdir.
 
 
'ÖĞRETİLEN DUYGU'LARA İSYAN ETMEK
Aslında maça giden gitmeyen herkes tam da böyle 'insan kızı insan', 'insan oğlu insan'ken, sanki öyle değillermiş gibi davranmak için büyütülürler yanı başımızda. Acıdan, elemden bile gülmece çıkarmaya çalışmanın marifet olduğu belletilir. O nedenle gülünecek zamanlarla sessiz kalınması gereken zamanları hep birbirine karıştırırlar, içlerinden gelmiyor olsa da...
 
Bir de, de ki bu örnekte, Fenerbahçe yönetimine, ruhuna duydukları öfkeyi fırsatını bulmuşken içlerinden çıkarma kolaycılığına düşerler. Oysa orada ağlayan tıpkı kendisi gibi biridir. Benzer işi yapar, benzer çocuğu öper, benzer yemeği yer... İnsanı bir benzeri için bu duygularla donatan şu yaşadığımız hayatı yönetenler, en önemli şeyi, aramızdaki 'dayanışma'yı kırmaya çalışırlar, biz de buna gönül indiririz ve gülmece devam eder... Ama kim kime güler, kim kime ağlar işte düşünülmesi gereken yer tam da orasıdır...
 
Diyeceğim o ki, topun geldiği yönü bilemiyorsan, vicdanına bırak işi, o halleder her şeyi...