Akil Adam doğulmaz, Akil Adam olunur

|

Akil Adam doğulmaz, Akil Adam olunur A Akil Adam doğulmaz, Akil Adam olunur

Lig bitti, hepimizde bir adrenalin boşalması var. Bir anda futboldan bütün ilgimiz çekildi. Geride bıraktığımız sezondan konuşmak isteyen kimsecikler kalmadı. Tamam, sezon değerlendirmeleri yok değil. Ama onlar da genelde sıkıcı. Bursalılar bile ‘nasıl şampiyon olduk’la çok ilgilenmez oldu. Onların da gündeminde artık ‘Şampiyonlar Ligi’nde ne yaparız’ var. Sözün özü, daha iki hafta geçmedi, herkes bu sezonu unuttu, önümüzdeki sezona bakıyor. 

Peki, gündem ne? Dünya Kupası? Yeni futbol yasası? Tabii ki hayır! Varsa yoksa transfer konuşmaya başladık yine. İstanbul’un imtiyazlı üçlüsünden bomba üzerine bomba patlıyor. Son 26 yılda ‘Üçübiryerde’nin şampiyon olamadığı ilk sezon olarak göz gözü görmüyor, metrekareye iki Quaresma, iki Krasiç, bir Stoch düşüyor. 

Oysa insan birazcık olsun, sadece geçtiğimiz sezonu değil, futbola bakışımızı değerlendiren, futbolun ötesine taşan serinkanlı yorumlar bekliyor. Futbolun hayhuyu bittikten sonra konuşmayacağız da ne zaman konuşacağız ki bunları? Türk futbolu üzerine, dünya futbolu üzerine, futbolun toplumsal anlamları üzerine bugün değilse de ne zaman tartışacağız? Sezon hengamesi içinde her şey yasak zaten. Bari şimdi bir soluklansak, külahımızı önümüze koyup düşünsek, birkaç başka türlü röportaj okusak fena mı olur? Durduk yere de söylemiyoruz bunu. Misakı Milli dışında bizi imrendirecek, kıskandıracak pek çok yazı var da ondan yakınıyoruz.

‘Bir+Bir’ diye bir dergi çıkıyor bir süredir. Üç sayısını idrak ettiler, hem de leziz mi leziz bir içerikle. Yılların katarı Express dergisinin kültür-sanat kolu gibi bir şey (‘Roll-sonrası stres bozukluğu’ yaşayanlara müsekkin niyetine.) Sağ olsunlar (özellikle de bunları derleyen, çeviren Alican Tayla’nın emeğine sağlık), her sayıda, futbol aleminin akil adamlarına da boş alanlar açıyorlar. Sayelerinde Eric Cantona, Lillian Thuram, Alex Ferguson ve Arsene Wenger’le yapılmış (derleme) röportajlar okuduk. Söylenenlere hayran olmamak elde değil. Birkaç kuble için Radio ‘Bir+Bir’e bağlanalım şimdi:

Bu aralar U17’ler, U19’lar, Toulon’lar derken pek çok altyapı turnuvası başlamışken tam da onları yorumlarcasına, diyor ki Cantona: “Babam da amatör olarak futbol oynamıştı, ama asla bizi zorlamadı. Şimdi aileler çocuklarını aslında kendi hayallerinin peşinde koşturuyor. Çocukların hayalleriyle ebeveynlerinkini karıştırmamak gerek.” İngiltere’de futbol neden daha güzel oynanıyor sorusuna ise çok şık yanıtı var Eric’in: “Mesela Fransa’da takımların kendilerine has bir oyun tarzları yok. Çalıştıran antrenöre göre değişiyor. İngiltere’de ise Liverpool taraftarları Liverpool’un tarzını beğendiği için taraftardır. Antrenörler de buna uymak zorundadır ve zaten takımın stiline uyacak antrenör seçilir. Esasında, mesela Fransa’da kimse taraftarı olduğu takımı neden tuttuğunu bilmez. Halbuki elli yıl önceki Man. United’la bugünkünü karşılaştırın, oyuncular farklı, fakat oyun stili aynı. Hollanda’da Ajax gibi. Aynı şey Liverpool ve Arsenal için de geçerli. Niye o takımı tutuyorsunuz? Çünkü çocukken gördüğünüz oyun tarzına tutulmuşsunuz.”

Röportajın en güzel bölümü ise Cantona’nın sanatla futbolu karşılaştırdığı bölümler. Röportajı yapan şu sıralar bizde de gösterimde olan (ve bence gelmiş geçmiş en güzel futbol filmleri listesinin en tepesini zorlayan) Looking For Eric (Hayata Çalım At) filminden açıyor konuyu. Ve art arda sorular soruyor: “Ken Loach’un filmi İngiltere’de futbol tutkunu insanların yaşadığı toplumsal, kültürel sefaletten de bahsediyor mu? Şair Julien Blaine’e göre futbol insanları uyutmaya yarıyor. Şiir ise uyanmaya ve daha iyi bir hayat arzulamaya, düşünmeye teşvik ediyor. Ne diyorsunuz?” Haliyle hafiften sinirleniyor çılgın Fransız. Kolajlayarak aktarıyorum: “Kültürel sefalet diyorsunuz ama futbol kültürün bir parçasıdır. Kimi tiyatroya gitmeyi sever, kimi maç seyretmeyi. Benim gözümde futbol bir sanat. Esas sefalet hiç tutkusu olmayan, hiçbir şey için heyecan duymayan insanlarınki. Sonuçta sinemada da, resim sergisinde de, konserde ya da statta da hepimizin aradığı şey aynı: Bizi sarsacak güçlü duygular. Futbolun uyutmaya yaradığını söyleyenler bu oyunun ne olduğunu kavrayamamış insanlar. Tabii ki güzel bir şiir okuyunca ya da film seyredince kendinize sorular sorarsınız. İnsanın kendisini sorgulaması çok önemli. Ama futbol taraftarları da maç sonrası kendilerine bir dolu soru sorar. Bazı sorular diğerlerinden daha mı değerlidir? Ben öyle düşünmüyorum.” 

İkinci sayıda ise Thuram’la bir söyleşi var ve orada efsanevi defans oyuncusu ‘Zihinlerin Sarkozileşmesi’nden bahsedip siyahların tarihinden dem vuruyor. Son sayıda ise (ki bayilerdedir, koşup alınız artık) Alex Ferguson İşçi Partisi’nin seçimi kaybetmesinden, Arsene Wenger ise dünyadaki zengin-fakir uçurumundan şikayetçi oluyor ve soruyor: “Elli kişinin tüm dünya zenginliğinin yüzde 40’ını elinde tutmasını nasıl savunabilirsiniz.” 

Tamam, o adamlar istisna. Cantona, Leo Ferre dinleyen, Camus okuyan, sergi açan, rol kesen bir fenomen. Thuram tam bir entelektüel ve 1222’de Mali İmparatorluğu’nun köleciliği yasaklayan belgelerinden bahsedebilecek kadar siyahların tarihini biliyor. Ferguson İşçi Partili ve grevden, sosyal devletten bahsediyor, Obama’yla aynı kitabı okuyor. Wenger “Her şeyin amacı onu sanat haline gelecek kadar iyi yapmaya çalışmak olmalı. Gündelik hayatı ilginç kılan, onu sanatsal bir şeye dönüştürmeye çalışıyor olmamız. Futbol da öyle. Barcelona’yı seyrettiğimde mesela, evet bu bir sanat diyebiliyorum” diyebilecek bir derinliğe sahip. Ama hep böyle miydi bu adamlar? İskoç bir işçi çocuğu Alex Ferguson da, Marsilyalı kavruk bir genç olan Cantona da, Guadeloupe’da (http://en.wikipedia.org/wiki/ Guadeloupe) doğmuş yoksul bir siyah olan Thuram da, küçük bir köydeki lokantacının oğlu olan Wenger de böyle doğmadı ki? Sonradan olunuyor. Yani akil adam doğulmuyor, akil adam olunuyor. 

Peki biz ne yapıyoruz? Bizdekiler ne yapıyor? Neden bir hikâye çıkmıyor? Neden farklı şeyler söyleyen birilerini bulamıyoruz? Hadi, sosyal, sınıfsal, politik, sanatsal meseleler bir yana, futbola dair ufkumuzu açacak bir şey bile yok ki ortalıkta. Sorsak söylemezler mi? Emin değilim. Ben Mustafa Denizli’den Kemal Kılıçdaroğlu yorumu duymak isterim mesela. Arda’yla varoş gençlerini konuşmak, Şenol Güneş’ten ‘Uzakdoğu felsefeleri ve futbol’ öyküleri dinlemek, Alex’le Lula’yı, Brezilya’daki Topraksız Köylü hareketini tartışmak isterim. Eminim ki söyleyecek bir şeyleri var. Tecrübeyle de sabit üstelik. Bakın TamSaha’nın ilk sayısında Alex’in Lula ve Topraksızlar (MST) için söylediklerine: “Lula büyük bir umut, kurtarıcı olarak geldi iktidara. 70 milyondan fazla oy topladı seçimlerde. Herkes ona umut bağladı. Şimdi onu takip ediyoruz ve beklentilerimizin karşılığını almak istiyoruz. MST Topraksız Köylü Hareketi’ne gelince; Brezilya’da çok büyük zenginler var. Bu zenginlerin bazıları kendilerine ait bir sürü toprağı hiç işlemiyorlar bile! İşte MST de bu fazla toprakları işgal ediyor ve fakirlere veriyor. Bu kadar zengin ve bu kadar fakir bir arada yaşarsa olacağı da budur.” Yani iş biraz da doğru soruları sormakta sanki.

Son olarak; gidip görülesi, kaçırılmayası o nefis Looking For Eric’ten müthiş bir diyalog aktarasım var: (Mealen) Cantona hayranı adam soruyor: “En unutulmaz futbol anı hangisiydi?” Ve hatırlaması için pek çok gol anlatıyor Eric’e. Bazılarını hatırlamıyor bile Fransız. Çünkü onun için en unutulmaz an “Bir gol değil, pas! Çünkü takımı da işin içine sokuyor” diyor. Geçtim, sosyal, kültürel, entel, dantel muhabbetleri. Sadece bunun üzerine düşünsek, konuşsak, futbolumuzun büyük Türk büyüklerine sadece bunu sorsak, cevapları ilginç olmaz mı?

Bağış Erten/Radikal