Britanya Devrimi

|

Britanya Devrimi A Britanya Devrimi



Andy Murray’nin son kaybettiği Wimbledon finalinden sonra Amerika’nın günümüzdeki en iyi yazarlarından Chris Jones çarpıcı bir benzetme yapmıştı: “Britanya sporda dünyanın Cleveland’ı olabilir mi? Sadece, daha iyi biraları var.”

Birine hakaret edebilirsiniz. Başarısız olduğunu söyleyebilirsiniz. Hiçbir zaman kazanan tarafta yer alamayacağını söyleyebilirsiniz. Fakat Cleveland demek, belki de hakaretlerin en büyüğü. Spor literatürüne “Cleveland laneti” olarak geçen, beyzbolda Indians, amerikan futbolunda Browns ve basketbolda Cavaliers ile yıllardır köşeye itilmiş bir şehirden bahsediyoruz. 1954’te kazanmaya çok yaklaştıkları World Series’te hüsrana uğramaları, 1987’de NFL tarihinin en büyük oyuncularından John Elway’e toslamaları, LeBron James'in The Decision isimli televizyon programıyla Miami Heat'e gitmesi tarihlerindeki en unutulmaz yenilgilerden bazıları. Zaten sözkonusu Cleveland ise “unutulmaz galibiyetler” tamlamasının pek adı geçmiyor.

Peki ya Britanya?  Her şekilde denemelerine, turnuvalara her türlü takımla gelmelerine karşın 1966’dan beri futbolda kazanamıyorlar. Tenis? Yine olmuyor. Andy Murray’nin yaptığı her şey, “X seneden beri” kalıbıyla gündeme geliyor. Yol bisikletinde Tom Simpson’dan sonra bir genel klasman iddialısı çıkaramamışlardı, Bradley Wiggins’e kadar. Liste uzatılabilir.

Kalp kırıklıklarının Britanya yağmuruyla arası fena halde iyi. Mütemadiyen eğlenmeye bakan ama yüzlerinden melankoliyi eksik etmeyen bir toplumun müziği de bunu yansıtıyor. Ünlü İngiliz klasiklerinde hep hayal kırıklıklarını, gerçekleşmeyen hayalleri okuyabilirsiniz. Murakami’nin dediği gibi, hayattaki sevinçleri ve hüzünleri en iyi şekilde anlayan iki insan, Paul McCartney ve John Lennon buradan çıkmıştır. Bu günlerde İngiltere sokaklarında yürürken gözünüze gözünüze sokulan “Summer of Britain” afişleri bu yüzden garip geliyor. Poster çocuklar kimler? Gerrard, Murray, Cavendish, Wiggins, Ennis. Bazıları kaybetti, bazıları kazandı. Esas durak Olimpiyat Oyunları olacak.

Çin, 2008 Olimpiyat Oyunları’nı düzenleme hakkını kazandıktan ülke çapında büyük bir projeye soyunmuştu. 2001’de başlayan ve “Proje 119” adını taşıyan spor programı, Pekin’de hedeflenen maksimum altın madalya sayısını açığa vuruyordu. Başarılı olundu mu? Evet, büyük çoğunlukla Çin, Olimpiyat Oyunları’nın Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte en başarılı ülkesi oldu. Makine düzeninde çalıştırdıkları atletler, dergilere ve hatta kitaplara konu olurken, bazı Batılı ülkeler tarafından insan hakları ihlalleri ile suçlandılar.

Bu tip bir spor seferberliğini tek yapan Çin değil, Kanada da 2010 Kış Olimpiyatları için bir benzerini hedeflemişti. Şimdi sıra Britanya’da. “Mission 2012” adı altındaki giriştikleri projeyle Britanya’nın spordaki makus talihini değiştirmek, Londra’yı Barcelona’nın İspanya’ya yaptığı gibi ülkelerinin spor tarihinde bir mihenk taşı haline getirmek istiyorlar. Atletizm, pist ve yol bisikleti, kürek, futbol ve daha birçok dalda madalya peşinde koşmak istiyorlar.

Belki kazanacaklar, belki de alışık oldukları üzere kaybedecekler. Britanya spor tarihi, Cleveland spor tarihi kadar kalp kırıklıklarına alışık. 2012 Olimpiyat Oyunları, onların LeBron James’i olacak. Ya makus talihlerini sonsuza kadar değiştirecekler ya da her şey daha kötüye gidecek. Hayattaki sevinci ve hüznü en iyi anlayanların ülkesi, uzun zamandır bunun cevabını arıyor. Belki de esas proje bu bekleyiştir.

İNAN ÖZDEMİR