Tiyatro izlemenin dayanılmaz hafifliği

|

Tiyatro izlemenin dayanılmaz hafifliği  A Tiyatro izlemenin dayanılmaz hafifliği

Neslihan GÜNGÖR
 
İlk gençliğimizde orta halli ‘halktan’ bir ailenin çocuğu olarak, parasal açıdan en rahat ulaşabileceğimiz sanat etkinliği tiyatro izlemekti. Okul kantininde satılan yiyeceklere yüz vermez, eskiyen kot pantolonumuzu ya da vitrinde gördüğümüz güzel bluzu satın almayı bir başka bahara bırakır, şehir ve devlet tiyatrolarının bilet kuyruğunda safımızı alırdık. Gerçi ne “yer olmadığı için protokol koltuğunda” oturabiliyorduk, ne de 200 kişilik polis eşliğinde girebiliyorduk tiyatroya ama Cüneyt Türel’in tek kişilik oyunundaki eşsiz Sait Faik performansı yahut Hazım Körmükçü’nün sokak çocuğu halleri, “ben ve bir arkadaşıma” tarifi imkânsız bir dünyanın kapılarını aralıyor, yumuşak ışıkların ve kuvvetli yorumların can bulduğu bu dünyada, değil sakız çiğnemeyi zaman zaman nefes almayı dahi akıl edemeyecek kadar kendimizden geçiyorduk. Daha her bir tonlamasını ezbere bildiğimiz o latif sesin dillendirdiği “oyunumuz başlamak üzeredir” anonsu duyulduğunda bile salondaki tüm izleyiciler koltuklarını şöyle bir düzeltir, eğer yanlarında çocukları varsa bir tiyatro oyununun sessiz izleneceği konusunda uyarılırdı. Herkesin yazılı bir kural olmasa da haklılığından şüphe duymadığı bir saygı hali ve ritüel havası içinde izlenirdi oyunlar. Salonda bir kişi üst üste aksırıp tıksırırsa ayıplanır, bu hal uzayıp giderse insanı pek bir utandıran şekilde ‘cık cık’lanırdı. Ne de olsa süregelen oyun değil ‘oyunumuzdu’ ve o vakitler henüz ne sanatın içine tükürülmüştü, ne de yaklaşan seçim zamanı değerleri artan bidon kafalılar analarını alıp bir yerlere gidiyorlardı. Oyun bittiği zaman çocukluktan gelen o safiyet haliyle avuçlarımız patlayıncaya kadar alkış tutar, eğer beğenimizi yeterince ifade edemezsek, bizim için sahnede ter döken,  karaktere can vermek adına kendi yaralarını defalarca deşerek çalışan oyuncuların incinip üzüleceklerini düşünürdük. Çünkü tiyatro “Ben Ruhi Bey, nasılım”dı, Arhavili İsmail’in ‘uzun eğri burunlu ve konuşmayı şehvetle seven’ halleriydi, Zengin Mutfağı’nın güngörmüş aşçısı, Yedi Kocalı Hürmüz’ün fettan yalanlarıydı. Bu sebepten ne Genco Erkal, huysuzlandığı için Sevdalı Bulut oyununu yarıda kesip, afacan bir çocuğu sessiz olması yönünde tatlı sert bir biçimde uyardığında, ne de bir sebepten geç kalan seyirciler diğer insanları rahatsız etmemek için Haldun Taner sahnesinin merdivenlerinde oyunu izlemeye başladıklarında durumu garipsemezdik.
Sonra gün oldu, devran döndü. Yeni bir sanat takipçisi kitle yaratıldı. Bu kitle yaratılırken anlamsız bulunan heykeller “bu mu sanat” diye tükürükler saçarak kaldırtıldı. Kültür Bakanlığı turizme tahvil edildi. Kendi politikalarına hizmet etmeyen, giderek şakşakçılık yapmayan her oluşum takip edildi, tehdit edildi ve varlığına son verildi. Bilinçli ve devamlılık arz eden bu sanatsevmez politika “gençleri alkol gibi kötü bir alışkanlık korumaya çalışıyoruz” söylemiyle yıllardır uluslararası çapta etkinliklere sponsor olan firmanın bira markası olmasından sebeple katılım sınırını 24 yaş olacak bir hale soktu. Gidişat böyle olunca yeni bir izleyici, dinleyici profili oluştu. Beğenmediği bir yaratı karşısında seviyesiz bir şekilde höyküren, açık alanlardaki heykellerin burnunu-elini kıran, antik eserlerin genital organlarına sanki doğal bir uzuv değilmiş gibi dehşetli gözlerle bakan, klasik müzikte başı ağrıyan, bir resmin değerini harcanan boya miktarıyla ölçen tuhaf, pervasız bir kitle.
Buradan bakıldığı zaman, biz bidon kafalıların daha aybaşında maaşımız elimize geçmeden kesilen vergilerimizle geçinen ve nihayetinde üst düzey bir devlet memuru olmaktan öte bir konumlanışı bulunmayan birinin kızı, eğer en ön sırada sakız çiğneyerek oyuncunun dikkatini dağıtacak rahatlığı kendinde buluyorsa bu normaldir. Mimiklerle uyarılmasına rağmen “yurtdışı gördüm ben, bilirim bu işleri” diyerek cakcuklamaya, sakızını çiğnemeye devam ediyorsa bu da normaldir. Biz aslında “boooooring” diye haykırarak oyuncuların suratına mısır pörtleği savurmasını, çikletini kadın oyuncuların saçlarına yapıştırmasını, haka dansı yerine milli değerlerimizi temsil eden bir dansı bizzat sahnede ibret-i alem olsun diye göstermesini beklerdik. Olsun varsın hanım kızımıza ‘sataşan, hakaret eden’ mağdurenin yazdığı mektupta her defasında “sen, sen, sen” denilerek mahkûm edilen oyuncu görevden alındı ya yüreğimize biraz su serpildi. O da haddini bilsin canım ne o sanat sepet işleriyle uğraşmak, yeniçeri rolü oynarken ‘göbek atarak alem yapmak’. Hem belki onun için de iyi olur, soruşturma bitene kadar görevinin askıya alındığı zaman içinde, sanatçı olmanın, işini düzgün bir biçimde aşkla yapmak değil, protokoldekileri tanıyıp, doğaçlamasını şişirilmiş egolara biat etmekle şekillendirmesi gerektiğini anlar.