Cemaatten harekete ya da rahleden sıraya

|

  Cemaatten harekete ya da rahleden sıraya A   Cemaatten harekete ya da rahleden sıraya

Fethullah Gülen ve önderi olduğu örgütlenme, bugüne dek genellikle dini terminolojiye başvurularak anlamaya, açıklanılmaya çalışıldı. Oysa bu örgütlenme, cemaat yapılanması gibi ortaya çıkmış olsa da başından beri ekonomik ve aynı zamanda politikti; çünkü Gülen, 1970’te, cemaat yapılanmalarında rastlanmayan bir yöntemle faaliyet alanını yazılı bir metne dayandırıyor ve hiyerarşik yapısına kadro çizelgesinde yer veriyordu. Bu yapılanmaya ve yapı içinde etkin olmuş kişilere baktığımızda, dini yeterliliğin aranan ölçütlerin başında gelmediğini de görüyoruz. Bundan dolayı, örgütlenmenin hangi amaçlara hizmet ettiğini kavrayabilmek için politik kavramlara başvurmak gerekir. Örgütün, son zamanlarda kendini tanımlamak üzere başvurduğu “hizmet”, “hareket”, “oluşum”; “hizmet/hareketi” “gönüllüler/gönüllüler hareketi” gibi kavramlara baktığımızda zaten yapının artık kendini politik zemine konumlandırdığını görürüz. Örgütlenmenin, kendisini bir dinden veya bir soydan olanların oluşturduğu topluluğu ifade eden “cemaat” yerine ısrarla belirli bir amaca varmak için birbiri ardınca yapılan ilerlemeler, akım anlamındaki “hareket”le tanımlaması aslına bakılırsa bizdeki bu yanlış algıyı düzeltmeye dönüktü. Gülen Hareketi, genişledikçe (küreselleştikçe) seküler ilişkilere giriyor ve yerel dinsel bir ad onu tanımlamakta yetersiz kalıyor. Kaldı ki merkezini Hıristiyan bir ülkeye taşımış bir yapının İslamla ilişkisinin kendi içinde tartışma konusu yaratacağı da açıktır.  Biz de bu yazıdan itibaren Cemmati bırakıp, örgütlenmeyi “hareket” olarak analım.


Fethullah Gülen, henüz 1970’li yıllarda kendini üretecek, yeniden yeniden inşa edecek alanlar olarak okulları görüyordu. Resmi kamusal alanı ihmal etmemek kaydıyla genellikle nihayetinde alternatifini düşlediği devletin resmiyeti dışında kalmayı tercih etmiş tarikatların aksine Gülen, ilk kez çatışmak yerine devletle uzlaşmak gerektiğini düşünüyor. Bu, hiç kuşkusuz ona, cami cemaatinin dışında kalan fakat bir şekliyle dinle olan ilişkisini yarım yamalak yürüten kitlelerle dolaysız bir şekilde ilişki kurma avantajını sağladı. Onu okula yönelten, caminin alternatifi olması değildi elbette; okul, denetlenmeyen ekonomik faaliyet alanı ve Bilgi Çağı olarak adlandırılan yeni dönemde herkesin girip de çıkamayacağı etkin bir meşruiyet alanıydı aynı zamanda. Fetullah Gülen, rahleden sıraya geçişi önererek geleneksel İslamcı kalıpların dışına çıkılabileceğini gösterdiği gibi böylece aynı zamanda kendisini diğer tarikatlardan ayırmayı da başardı. 


Sözünü ettiğimiz örgüt, hiç kuşkusuz Harekete dönüşmeden önce bir cemaatti. Lideri Fethullah Gülen de geçinme yolunu Anadolu’da sık rastladığımız dindar vatandaşın himmetine bağlamış bir imamdı. 1960’lı yıllardan sonra köyden kente taşınan nüfus, kısa sürede içinde yeni tüccar bir orta sınıf üretti. Yaptığı iş ve işin yapılış biçimi, bu orta sınıfın bağışlanması gereken günahlar işlemesine neden oluyordu. Fakat meşguliyeti ona kendini Tanrıya bağışlatacak zaman tanımıyordu. Onlara, kendileri adına Tanrı’dan şefaat (Allah katında mertebesi yüksek birinin günahının affedilmesi için ikinci şahıslar adına dua edip dilekte bulunması) dileyecek, Tanrı nezdinde itibarı yüksek biri gerekliydi. İşte Gülen, her geçen gün şefaat ihtiyacı artan bu orta sınıf tüccarların salih mümini olarak onlarla birlikte geldi kente. Tanrı, şefaat dilemek için başvuranlardan himmet (yardım) almayı yasaklamıştı. Gülen, doygunluk ve elbette bıkkınlık noktasına ulaşmış cami yaptırma vaatlerinin gerçekleşse bile kitleler üzerindeki etkisini yitirdiğini görerek kendisine sunulan bağışları kapitalizmin ruhuna uygun olarak dünyevi bir faaliyet alanında kullanacağını söylüyordu: “Yoksul çocuklarımızı eğitim yoluyla ülke hizmetine hazırlamak.”


Kurban, kurban derisi ve küçük paralar olarak gelen bağışların kısa sürede servet sayılacak miktara ulaştığını ve ödemelerin doğrudan Gülen’e yapıldığını kasası olarak otuz yıl Gülen’in yakınında bulunmuş ikinci adam Nurettin Veren’den öğreniyoruz. Cemaate akan para, mal ve mülkün idaresi, miktarındaki artışa uygun olarak yeni bir yapılanmayı, siyasi ve ekonomik alanda yeni ilişkileri zorunlu kılıyordu. Gülen, süreç içerisinde kazan-kazan formülünü de hayata geçirerek Yamanlar Kolejinden Samanyolu Okulları zincirine oradan da uluslararası okul yatırımcısına dönüştü. Cemaatin Harekete dönüştüğü bu dönemde Gülen, asıl işinin tali yatırım alanları olarak dershanecilik ve eğitim yayıncılığını da ihmal etmedi.


Gülen’in sezgilerine yön veren, hiç kuşkusuz kapitalizmin globalleşerek dünyanın her noktasına nüfuz eder bir güç haline ulaşmasıydı. Kapitalizmin neoliberalizm olarak adlandırılan bu dönemi, ülkeleri sermayenin yeni üretim biçimine uygun bir yapıya evirirken eğitim kurumlarının amacını ve rolünü de hem işgücü hem de tüketim alışkanlıkları bakımından bireylere yeni alışkanlıklar kazandıracak biçimde tasarlanmasını gerektiriyordu. Bunun için öncelikle modern dönemin bilgi kaynakları (bilimsel) yerine kitleleri, kendisi için zararlı sonuçlar doğurabilecek düşüncelere sevk edici, sistemin ürettiği ve her geçen gün daha görünür olan eşitsizlikleri, adaletsizlikleri görmesini engelleyici yeni bilgi kaynaklarına ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle müfredatlar, ders kitapları, öğretim yöntem ve teknikleri Öğrenci Merkezli Eğitim adı altında “reform”a tabi tutularak dogmaların, kuşku ile yaklaşılması gereken bilimsel bilgilerle eşit değerde (Rölativizm) itibar görmesi sağlandı. Ayrıca okulla birlikte satışa sunulan bilginin, tüketicisi tarafından ihtiyaç duyulan, kullanılabilir, basit ve kolay algılanabilir olması da gerekiyordu. Zaten neoliberalizm bilgiden çok bireyin sahip olduğu yetenek, beceri ve alışkanlıklarıyla ilgileniyordu. Dinler, bundan ötürü neoliberalizmin müşteri memnuniyetine dayalı pazarlama taktiğine uygun olarak ticarileşen okulun satışa sunulan metası olabildi. Bir dogma olarak dinin örgütlü yapısı, zihinlerde işgal ettiği yerin aktif durumunu koruyor olması ve siyaset kurumunda gördüğü ayrıcalıklar onun yeniden bilgi kaynağı olarak okullara dönmesini kolaylaştırdı.


Ticari hayatın pazarlanabilir metası olarak okula yatırım yapan Gülen Hareketi, modern eğitim kurumlarında öğrenciye aktarılan bilimsel bilgilerin etkisini kıracak dogmaları kullanması bakımından da yukarıda özetlemeye çalıştığımız neoliberalizmin yeni eğitim politikasıyla tam bir uyum içindeydi. Batı, Yeni Dünya Düzeni için geliştirdiği ve Dünya Bankası, IMF, OECD, AB gibi uluslararası finans merkezlerinin desteğinde geliştirdiği eğitim politikasını meşruiyet sorunu yaşamadan çevre ülkelere taşırken Gülen Hareketinin en uygun partneri olabileceğini keşfetti. Özetle söylemek gerekirse, okulun hem işleyiş hem de içerik olarak yeniden tasarlanmasında Gülen Okulları, neoliberal okulun modeli olarak kamunun karşısına çıkartıldı. PISA sınavlarında son sıralardaki yeri değişmeyen kamu okullarına karşılık OECD ülkelerinde yapılan biyoloji, matematik, kimya yarışmalarında Gülen okullarının dereceyle dönmesi; medyanın, bu “başarıları” öyküleştirip himmetin yerine ulaştığı propagandası;  siyasetin etkin aktörlerinin övgüsü topyekûn bir dönüşüm için toplumun ikna edilmesi için yeterli oldu. Gülen okulları modelinin, Müslüman ve Müslümanların yaşadığı ülkelere transfer edilerek uluslararası boyut kazanması ise Türkiye’de gösterdiği performans ve radikal İslamcı hareketlerle arasına koyduğu mesafenin küresel dönüşümün belirleyici gücü ABD tarafından takdir edilmesi sonucu gerçekleşti. 1998’de Papa ile görüştürülmesi, hem Gülen’i neoliberalizmin arzu ettiği bir portre olarak diğer İslamcı aktörlere sunuyor hem de gittikleri ülke halklarının zihinsel dönüşümüne rehberlik edecek okullarının önünü açıyordu.
Son bir özet yapmak gerekirse Gülen okullarını, noliberal okul modelinin Müslüman kitlelere hitap eden pilot uygulaması olarak görmek gerekir.