Ali Ağaoğlu’na naçizane kitap ve film önerisi

|

 Ali Ağaoğlu’na naçizane kitap ve film önerisi A  Ali Ağaoğlu’na naçizane kitap ve film önerisi

Dİlek Mayatürk

*Göğü Delen Adam (Alm. der Papalagi) Erich Scheuermann tarafından 1920 yılında yazılmış bir kitap. Kitap, Samoa Adası’nda yaşayan Tuiavii adlı kabile reisinin, kötü ruh olarak tanımladığı Avrupa’ya olan eleştirilerini ve aynı zamanda kendi kabilesinin yaşam tarzını içermektedir. Kitapta, Samoa’da bir kabile şefi olan Tuavii’nin Avrupa’da geçirdiği günleri bir mektup halinde halkına anlatması konu edilmektedir. Kitabın yazarı Erich Scheuermann ise, bu kabilede geçirdiği günler sonunda, kabile reisinin anlattıklarını yazmaya karar verir. Yani bu kitap aslında bir kabile şefinin, Avrupa’daki insanların ve onların yaşayış biçimlerine dair gözlemleri sonucunda; halkına verdiği öğütlerden ibarettir. Edebiyatta, sinemada sıklıkla takınılan tavırda olduğu gibi; Avrupa’nın doğuyu, ilkel kabileleri endemik bitkiymişçesine incelemesini değil; aksine bir kabile reisinin gözlemleri sonucu Avrupa’nın ilk defa egzotik bir mekanmış gibi anlatıldığı bir kitaptır bu. Papalagi, Samoa dilinde “Göğü Delen Adam” demektir. Göğü delmek kavramı, Samoa’ya yelkenle gelen ilk misyonerin ufukta görülmesi olayına yerlilerin koyduğu isimdir. Onlara göre; kötülük, gök delindiğinde, yani göğü delen beyaz adam geldiğinde var olmuştu artık. Tuavii kitap boyunca halkına şunu salık veriyor;


“Dostlarım, sakın onlar gibi olmayalım. Öyle zor durumdalar ki, Tanrı onların yardımcısı olsun!”
Neden mi bu kitap naçizane önerimdir? Sayın Ali Ağaoğlu’nun Maslak’taki projesi, ilgili reklamı ve özellikle de ormanda ata binerken, önce evleri inşa etmek için ağaçları kesip, sonra da “Böyle bir orman ister misiniz?” sorusu arasındaki dünya büyüklüğündeki çelişki; bana direkt bu kitabı hatırlatmıştı. Okumakta belki fayda vardır. Çok naçizane önerimdir. Konumuz “mimari” olduğu için kabile şefinin, Avrupa’daki insanların yaşadıkları “ev” ile ilgili gözlemlerini yazdığı bölümden bir kesit aktaracağım :


Taştan kutular, taş yarıklar, yine taştan adalar ve bunların arasında kalanlara dair (yani biz)
(*kitaptaki orijinal betimleme bu şekildedir.)
Papalagi (beyaz adam), tıpkı bir midye gibi, sert bir kabuğun içinde oturur. Toprak kurdu gibi, taşların arasında yaşar. Sağı, solu, altı, üstü hep taşlarla örtülüdür. Barınağı dikine duran bir taş sandığını andırır, çok sayıda gözü olan delik deşik bir sandık. Bu taş kabuğa tek bir yerden girilip çıkılır; Papalagi bu yere, içeri girerken “giriş”, dışarı çıkarken de “çıkış” adını verir, oysa ortada tek bir delik vardır.


Barınağa girmek için büyük bir güçle itilmesi gereken ağır bir tahta kanat vardır. Kimi barınaklarda, bir Samoa köyünde yaşayan insanlardan çok daha fazla insan oturur. Bu nedenle görüşmek istediğin ailenin adını kesin olarak bilmen gerekir. Her aile bu taş sandığın belli bir bölümünü kendine ayırmıştır. Bir aile diğerlerinin ne yaptığını bilmez. Sanki onları yalnızca taş duvar değil, birçok ada ve deniz ayırıyormuş gibi. Giriş deliğinde karşılaştıklarında ya isteksizce selamlaşırlar ya da düşman böcekler gibi mırıldanırlar. Gören de bir arada yaşamak zorunda kaldıkları için hiddetlendiklerini sanır.


Samoa kabilesi; “henüz kapitalizm nedir” bilmeyen bir topluluk olduğundan; kabile reisinin eleştirileri kitabı okuyacaklara veya okumuşlara belki romantik gelebilir. Ancak kitabın ana fikrinde, dışarıdan biri söylemedikçe fark edemeyeceğimiz ufak ayrıntılar saklı. Touvaii, zaman kavramımıza ve sahip olma hırsımıza da değiniyor.  Olduğu gibi başlıkları aktarıyorum: “Papalagi’nin hiç zamanı yok” “Papalagi’nin şeyleri onu yoksullaştırıyor.”
Ve en son konu başlığı ise şu; “Papalagi yani göğü delen adam; bizi kendi karanlığına çekmek istiyor!”
Bilmediğim konular hakkında, kulaktan dolma bilgilerle ahkam kesmekten kaçınırım. Kaçınmaktan ziyade utanırım hatta. Önce okumak gerek, araştırmak; anlamak, mukayese edebilecek bir aşamaya gelmek ve sonrasında söz söylemek gereklidir bence. Bir bileni varsa şayet, söz onundur. Ona danışılır, ondan öğrenilir. Ve bence diye cümle kurmak daha naif geliyor bana böyle durumlarda.


Konu mimari. Maslak 1453… Tasarlanan evler için zemin etüt çalışmaları, depreme dayanıklılığı için alınması gereken önlemler, doğaya tahribatı vb. bunlar hakkında profesyonel olarak söz söyleyemem. Zaten siz bunları hesap etmişsinizdir. Ama söz söylemek ve soru sormakta hakkım olduğunu düşündüğüm bir yer var. Ben sosyoloji okudum. Köylerde insanlarla yaşadım araştırma yapmak, onları anlamak için. Gönüllü olarak derneklerde engellilerle; Çocuk Esirgeme Kurumu’ndaki çocuklarla çalıştım. Akıl hastanelerinde zaman geçirdim, toplumun dışladığı insanları anlamak için. Kentsel dönüşüm projelerinde yer aldım. Homojen bir toplumda yaşamıyoruz. Panayır gibiyiz hatta. Hele İstanbul’da. “İnsanların mutluluğunu istiyorum” derken, herhalde bütün insanları kastediyor olmalısınız. Yoksa reklam metninizde ufak bir düzeltme yapıp, “Bazı insanların mutluluğunu istiyorum” demeniz gerekirdi.
Benim anlayamadığım çok şey var, ki üniversitede ilk şunu öğretmişlerdi: Toplumsal olayları anlamak için önce tüm bildiklerinizi unutun. Konuları bilmedikleştirin. Tamam öyle yapıyorum.


Daha fazla binaya, betona ihtiyacımız var mı sizce? Beton, refah getirir mi? Benim fil dişi kulelerine benzettiğim, kapısında güvenlik görevlilerinin durduğu “korunaklı yaşam alanları” mı insanları mutlu edecek? Eşyalar, metalar mutluluğumuzun kaynağı mı? İlkel kabile reisinin dediği gibi; şeylerimiz bizi yoksullaştırıyor olmasın? Bunca insanın karşı çıkıyor olması, yanılma ihtimaliniz olabileceğine ilişkin en ufak bir kuşku düşürmüyor mu kalbinize? Ki en büyük bilgelik, doğaya boyun eğmek değil mi?


Siyaset Meydanı’nda konuk olduğunuz bölümü izledim. Eskiden çalıştığım kanalın orada olması münasebetiyle, yolum Ayazağa istikametine çok düştü. “Burada ağaç yok ki!” dediniz. Mehmet Ali Alabora haricinde, diğer konuklar da kısa süreli hafıza kaybı yaşadıklarından  olsa gerek ses etmediler. Orada çok ağaç var. Dört mevsimini gözlemlediğim için hatta şöyle söyleyeyim; 4 mevsim yapraklarını dökmeden yeşil kalabilen ağaçlar var. Kesilmedikleri müddetçe var olacaklar. Sigara içmek için dışarı çıktığımda (sadece kendime zararı dokunan kötü alışkanlıklarım vardır), adını bilmediğim kuşları gördüm. (Belki benim cehaletimdir. Ama martı, serçe, güvercin vs. değildi gördüklerim!) Yağmur yağdığında, toprakta yine adını bilmediğim böcekleri gördüm.


“Yaşam mimarı” bence çok güzel bir slogan. Yaşam ve mimarlık. Önce yaşam dediğinizin farkında mısınız?  Ben düşünüyorum taşınıyorum. Bu sorulara cevap bulamıyorum.
Anlamadığım daha çok şey var da, şimdilik bu kadarını soruyorum. Doğadan uzaklaşmak ve ona sırt çevirmek, sonra bizi hiç geri dönülemeyecek bir noktaya getirmez mi sizce?
  soru, belki bunu bir metafizikçiye sormak gerekir; daha ilkokulda öğrenmiştik bitkiler fotosentez yapar, oksijen üretir diye. Binalar da bir gün fotosentez yapabilecek mi dersiniz?


Naçizane Film Önerisi: Gergedan Mevsimi

Büyük bir projenin içindesiniz. Kendinize biraz zaman ayırın. Hala gösterimi sürerken “Gergedan Mevsimi” de izlenecek filmler arasında naçizane önerimdir. Filmin, siyasetle ilgili kısmıyla sadece bu yazı için ilgimiz yok. Ne suya ne sabuna dokunmayalım. En temizi (!) bu ya. Benim bu filmi önerme sebebim, görsel olarak filmin belki en kuvvetli sahnelerinin çekildiği yer: Garipçe Köyü. Bir de serbest çağrışımla Maslak 1453’teki; 1453 sayısı geldi aklıma. Sebebi mi? Malumunuzdur, başka bir çılgın proje; 3. Köprü. Poyrazköy-Garipçe hattında yapımı planlanan köprünün; Avrupa Yakası’ndaki ayağının, tam oradan, Garipçe’deki ağaçlık alandan geçmesi planlanıyor. İnsanların yaşadığı, ikamet ettiği, dükkanlarının olduğu, sabahları kahvaltı yapmak için gittiği, iki yudum temiz hava aldığı Garipçe’den 3. köprünün ayağı geçecek. Belki de bu film, yıllar sonra Garipçe’nin eski halini anlatmak üzere bir arşiv niteliği taşıyacak. Sizin reklam filminiz de keza aynı değeri taşıyabilir. Mesela; ata bindiğiniz orman.


1. köprü inşası ile İstanbul’un giderek kötüye giden kentsel dönüşümü başlamış oldu. 2. Köprü İstanbul’un kuzey ormanlarının içinden geçti. Ormanlık alanlar mahvoldu. Ormanların %30’unu kaybettik.
3. köprü yapıldığında da, 2.5 milyon ağacı kaybetmiş olacağız, ki uzmanlar bunun yaklaşık1453 hektarormanlık alan olduğunu söylüyor. 1453! 1453! Bu sayı bana çok şey ifade ediyor.  Zihnimde serbest çağrışımla birçok şey dolaşıyor.  Ben filmi izlerken, 3. köprü meselesini,1453 hektarormanı, Maslak 1453’ü düşündüm. Dikkati çabuk dağılan kötü bir sinema izleyicisiyim.


Kıssadan hisse naçizane kitap ve film önerim, belki kalbinizi yumuşatır. İnsanların mutluluğunu istediğinizi söylüyorsunuz. Samimiyetiniz ışığında, ben de mutluluğum-uz için gerekenleri yazdım. Projenizden vazgeçerseniz ben mutlu olacağım. Ve daha milyonlarca insan mutlu olacak.


Ve ben artık şehirde gülmeye cesaret edemiyorum, dudaklarım aralanır da kirli havayı içime çekerim diye! Sayın Ali Ağaoğlu! Lütfen göğü delmeyin! Göğü delen adam* olmayın!