Ütopyaların gülünçlüğü üzerine

|

Ütopyaların gülünçlüğü üzerine A Ütopyaların gülünçlüğü üzerine

BAŞAR BAŞARAN

Bir tuhaf mevhum olarak ütopya kavramı insanda zamanın dışına çıkabileceğine ilişkin var olan garip ama anlaşılabilir bir vehminden kaynaklanmaktadır. Bu metinlerin deliliği saatlerin geri dönüşsüz akışının önüne dikilme hülyalarında yatmaktadır. Zira hayatın formuna yönelik nihaiyi ve mutlak bir değişikliğe kalkışmak yaşama içre bir sonucu hedeflemek olmayacaktır. Sanki istenen zamanın ölümü içinde insanın sonsuzluğudur. Oluşun nasıl duracağını bitmeyen bir oluş içinden tarif etmek ütopya müellifinin açmazıdır. Zira doğa daima tabi akışında gidecek ve her olan yine kendi içinde barındırdığı olmayana doğru bir ergi gösterecektir.  Yaşamın değişmez diyalektiği budur ve ütopyacı buna yeni bir işleyiş veyahut işlemeyiş dayatmak derdindedir. Kuracağı bir üst sistemle yepyeni bir dengenin oluşacağını düşünmektedir.
Pekâlâ, bir imkânsızı sanki yakın bir olanakmışçasına dillendirilmenin şehveti nereden ortaya çıkmaktadır? Bu patetik arzunun kökünü insanın ontolojik dramında bulmak mümkündür. İnsanoğlu var olduğu süre içinde hep kendi sonluluğunun bilgisi içinde çırpınmaktadır. O ölümü ile bitecek bir işleyişin kendisi olmadan süreceği gerçeğini kabul etmekte daima zorlanmaktadır. İnsanın zamanı paranteze almaya yönelik bu iştiyakı tam da ölüm ve zaman karşısındaki acizliğinden kaynaklanır. Bir zaman durdurucusu olarak Ütopyacının derdi bu yazgıdan kurtulmaktır. O zamanın nereye aktığını bize tarif etmekte, saatlerin denize döküldüğü bereketli toprakların üzerinde nasıl ilelebet huzurla yaşayacağımızı anlatmaktadır. Burası adeta kaderin silindiği, tüm belirsizliklerin belirlendiği bir yerdir. Bütün sapmalar giderilmiş, sonuçlara varılmış, kestirilmezlikler son bulmuştur. Burada insan saatlerin dışına çıkmış artık kendisi saat olmuştur. Onun kadar kusursuz, sonsuz ve sorunsuz bir yaşamı hayal etmektedir.

Bu çaba elbette bir tarihsizliğe yazgılıdır. Dolayısıyla ütopyalar nerede ve ne zaman gibi hayatın başat sorularına fantastik yanıtlar vermeye mahkûmdurlar. Bu açıdan bilim kurgudurlar ve hep bu dünyanın dışında yeni bir dünya tanımına ihtiyaç duyarlar. Yokun içinde bir olamayışın tarifi için başka bir çıkar yol yoktur. Bir ütopya aklın melekelerinin dışında olduğundan değil, aklın yetilerinden kaçtığı için bize uzaktır. Zira her sorgulama ütopya için bir tehdittir. Çünkü orası soruların manasını yitirdiği yerdir. Bu haliyle felsefesiz, siyasetsiz ve meselesiz bir iklimdir. O halde ütopyaya yaklaşan insanın özünü askıya alması zorunludur.

Ütopya dünyaya cevaplanmak durumunda olan bir soruymuş gibi bakmanın neticesidir. Bu bakış sahip olana evrenle bir uyumu değil onu alt etmeyi dayatır. Bu bağlamda ütopyalar hep kazanılmış bir mutlu sonun hayalidir. Ne var ki adı üzerinde son devam eden bir durum değildir. Onların varlığı ancak son olmaları ile mümkün olabilir. Oysa ütopya sonu başlangıç kabul etmesiyle vardır. Bu durum ütopyayı en baştan sorunlu hale getirir. Süregiden sorunsuz bir sonun tarifine girişmek başlı başına bir çelişkidir. Bu açmazın içindeki haliyle ütopyalar naiftir. Bir acemi hayalinden ötesi değildir.  Ütopyaların bir diğer çelişkisi, çatışmasız bir ilerlemeye olan inançlarıdır. Oysa çatışmadan ilerlemek mümkün değildir ve ilerleme durdurulduğu anda gerileme başlamaktadır. Dolayısyla tarih ideale varan bir şey değildir. Zamanın ve tarihin bizzat kendisi ideal olarak ortaya çıkmaktadır. Bu haliyle çatışmasızlık özlemi gerçek ile bağı olmadığı aşikâr çocuksu bir istektir.
İnsan dünyadan gün aldıkça öğrenmektedir ki bu dünyanın manivelası çatışmadır. Gece ve gündüz, kavga ve barıi, ihtiyar ve çocuk her ikilik ve gerilim hayatın özündeki statiği dinamiği çeviren bir sistemin elemanlarıdır. O halde uzlaşma donmaktır. İnsanlık karşıtlıklarla ilerlemektedir. Burada ilerleme kastımın karanlıktan aydınlığa doğru bir bakış olmadığını söylemeliyim. Zira tarihi lineer bir düzlemdeki ilerleme olarak okumanın Aydınlanma’nın bir hüsnü kuruntusu olduğu açıktır. Tarih bilakis deorganize ve kestirilemez salınımlar halinde değişim göstermektedir. Bu durum bazen ileriye bazen de geriye çoğu zamanda hem ileriye hem geriye aynı anda vuku bulmaktadır. Dünya reçel tenceresi gibi kaynamaktadır, kabarcığın neresinden kabaracağı belli olmayan bir durumdur. Dolayısıyla aslolan hep harekettir. Ve ütopyalar harekete düşmandırlar. Bu yanıyla inorganik bir zamanın düşünü görürler. Oysa yaşamayan yapılar totaliter olmaya yazgılıdırlar. Zira en iyinin bulunduğu yerde yeni bir fikre ihtiyaç yoktur. Yol tek, yolcu tek, hedef tektir. Bu teklik duygusu faşizmin sahici davetkarı insan yaratıcılığının da kovucusudur. Ütopyalar iyiye doğru yönelmiş gibi görünen mutlak bir kötülüğün sistemini tarif ederler.

Oysa iyiyi iyi yapanın kötünün varlığıdır. Mutlak bir iyiliğe varılacak yol yoktur. Burada tek bir iyi yüceltildikçe karşısında aynı kuvvette bir kötülük ortaya çıkacağı açıktır. Bu zaviyeden baktığımızda herkes için ortak bir iyinin de mümkün olamayacağının farkına varırız. Bu hem ontolojik olarak imkânsız hem de bir yöntem olarak yanlıştır. Zira herkes için olan iyinin tarifini kimin yapacağı sorusunu beraberinde getirmektedir. Kimine göre iyi, kimine göre kötüdür. Bu haliyle ütopyalar bir tarifçinin öznel bakış açısında hareket etmek zorunda kalırlar. Sıcak memleketlerde ortaya çıkmış olan dinlerin cehennemi hep sıcak tarif etmeleri misli sübjektiftirler. Cennette sular olur, hava hep serin olur. Ütopyalarda aynıdırlar. Müellifin ayağını bastığı yer dünyanın ve dahası insan tahayyülünün merkezi olur. Oysa karşındaki için neyin iyi olduğuna ilişkin yapılan bu genelleme, başkaları için bir cehennem tasvirinden farksız olabilir. Bu yanıyla ütopyalar empatisizdirler.
 İnsanın aklını doğanın aksak işleyişinin üzerine çıkarabileceğine ilişkin kuruntusu ütopyaları hep cesaretlendirmiştir. Onlar doğumdan ölüme, cinsellikten aşka kadar tabiatın dayattığı formların dışına çıkabilecek bir özgüveni içlerinde barındırırlar. Bu haliyle ütopyacı kendi sınırlılığının sırlarına bigane kalıp, bir sınırsızlığın hükümdarlığına soyunandır. Tarihteki gulagların ve temerküz kamplarının altındaki imza kendilerini böyle herkes için neyin iyi olduğuna karar verebilmeye muktedir hissedenlere aittir. İnsanlık şiirini öldüren bu katliam yapılarının yolları hep iyi niyet taşları ile örülüdür. Bana öyle gelir ki, nesnel tecrübelerden hareketle vardığı öznel bir iyi fikrine iman edebilmesi insanın en şeytani yanlarından birisidir. Pek çok felaketler ve insanın insana zulmü buradan filizlenmektedir. Bu açıdan ütopyanın dili tatlı, öykündüğü sonuç zehirdir.
İnsan aklı doğayı niçin alt etmelidir? Zamana dur demenin, enginlerde seyreden bir gemiyi yaka paça limana çekmek için diretmenin amacı nedir? Zira hiçbir liman açık denizler kadar güzel değildir. Ütopyacı hangi müktesebatla gemiler için denizden güzel bir liman vaat etmektedir? Böylesinde boyundan büyük bir işe kalkışan bakışın insan aklına bir methiyeden ziyade hakaret olduğu açıktır. Zira insanın daima bir oluş halinde seyreden tarihinin kestirilmezliği onun potansiyel mucizesinin de kaynağıdır.  Oysa tarihi sonlandırmanın, buraya kadar demenin insan adına –artık- mucizesiz kalmak anlamına geleceği de açıktır. Çünkü bir ütopya kendisini meydana getirenlerden gayrı tüm potansiyelin dışlandığı yerdir. Orada aranan bulunmuş, zamanın akışına ihtiyaç kalmamıştır. Burada bir okuyucunun gözünü dikmesi gereken ortaya konulan tasarımın büyüsündense, tasarlanamayacak olanlarla yitenlerdir. Çünkü insanlık tarihi bize daima tahmin edilemez mucizesini göstermekle meşhurdur. Öyleyse dünya adına Causa Finalis iddiası ortaya atmak insan zekasını hafife alması açısından elbette bir hakarettir.

Ütopyacı kendi yerelliğinden bir evrensellik çıkaran her görüşte karşılaştığımız marazlarla maluldür. Zaman durmamakta, hayat kendi akışını dayatmaktadır. Bu açıdan bakıldığında ütopyacının kibirli tavrı zamanın aynasında gülünç bir siluetten öteye varamamaktadır.