Kazanacağımız bir dünya var

|

Kazanacağımız bir dünya var A Kazanacağımız bir dünya var

ÖNDER İŞLEYEN

Tarihin tekerinin hızlı dönmeye başladığı 1848 Devrimleri’nin şafağında yayınlanan Manifesto, büyük toplumsal alt-üst oluşlar içinde sosyalizmin politik bir umuda dönüşmeye başladığı dönemin muhteşem eseridir.  Sosyalizmin ilk ifadesi 16. Yüzyılın başlarında yazılan Thomas More’nin Ütopyası bir toplumsal hareketin değil kişisel bir dehanın eseriydi. On dokuzuncu yüzyılda Avrupa ülkelerinin politik hayatında etkili olmaya başlayan sosyalizmin doğuş yıllarında Ütopyacı Sosyalistler ve İngitere’de Çartist hareket, fabrika işçilerinin politik etkinliği güçlü bir potansiyelin varlığını gösterdi. Manifesto, bu toplumsal harekete dayanarak ve sezgilerin yön verdiği, düşsel çıkarımların belirleyici olduğu, umutlarla ve inançlarla yol alan sosyalizmi bilimsel bir temelde geliştirme görevini yerine getirdi. Proletaryayı devrimci konumuyla özneleştiren, sınıf mücadelesini tarihin orta yerine yerleştiren Manifesto yazıldığı dönemi aşarak kendisinden sonraki dünyayı etkileyebilen yegâne siyasi metin oldu.

Burjuvazinin boş söz üreticisi entelektüelleri tarihin her döneminde Marksizmin ‘yanlışlığını’ ispat etmeye çalışan karşı bildiriler, sayısız kitaplar yazdı. Hepsinin yeri tarihin çöp sepeti olurken, Marx her ‘ölüm ilanının’ ardan alaycı bir gülümsemeyle geri döndü. Reel sosyalizm deneyimlerinin ardından kapitalizmin zafer sarhoşluğunda sosyalizme şehvetle saldırırken Marx’ın ‘Kapital’ hakkındaki analizleri piyasa için paha biçilmez bulunuyor, ‘Wall Street’te ne kadar zaman geçirsem Marx’ın haklı olduğuna o kadar inanıyorum’ sözleriyle keyif çatılıyordu. Manifesto’nun işaretlerinin proletaryanın, sınıf mücadelesinin ve devrimin tarihe karıştığı varsayıldığından, Manifestosuz Marx’ın haklılığı teslim ediliyordu! Bu şarlatanların Wall Street de ve her yerde keyifli zamanları sona ererken, bugünlerde Manifesto ve Marx ile bir kez daha karşılaşmanın öfkeli bir tedirginliği içine olsalar gerek!

Manifesto’yu sözde çürütmeye yönelen tüm itirazlar onun kısa dönemli öngörülerinin ne denli doğrulup doğrulanmadığının ispatlamaya çalışır. Eğer Manifesto, o günün tarihsel koşuları içindeki kimi çıkarsamalardan ibaret olsa kuşkusuz 165 yıl sonra bugün üzerine konuşulacak bir şey olmazdı. Marx ve Engels de, 1872 tarihli Önsöz’de Manifesto’nun ‘her zaman yürürlükteki tarihsel koşullara bağlı olacağını’ ifade ederek, ‘Paris Komünü’nün kazandırdığı eylem deneyimleri karşısında bu izlence bugün yer yer eskimiştir’ notunu düşüyordu. Manifesto’ndan bugüne bakmayı mümkün kılan ise Marx’ın da ‘genel ilkeler’ olarak ifade ettiği temelleridir. O yüzden Manifesto’nun bugün için de bir Manifesto’su var…

Manİfesto I
‘Sürekli genişleyen arz ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryüzünün bütününe el atıyor. Her yerde yerleşmesi, her yerde yuvalanması, her yerde bağlantılar kurması gerekiyor.(…) Tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak burjuvazi, en ücra ülkeleri de kendi uygarlığına çekiyor. Ürettiği mallara koyduğu ucuz fiyatlar, tüm Çin Seddi’ni temelden yıkacak, en inatçı yabancı düşmanlıklarını teslime zorlayacak ağır toplardır.’
Çağımızda teknolojideki yeni gelişmelerle birlikte aşılmayan sınır, yıkılmayan Çin Seddi kalmadı. Reel sosyalizm deneyimleri ile dünyanın üçte birinin kapitalist sömürünün dışına çıktığı dönemin sona ermesinin ardından, kapitalizm ‘her yere yerleşme, her yere yuvalanma’ üzere büyük bir taarruz başlattı. Hareket yetisinin artması ile zaman ve mekanı ortadan kaldıran burjuvazi yer yüzünün her yanını bir üretim zinciri içinde birbirine bağladı.

Manİfesto II
‘Burjuvazi tüm ulusları, eğer yerle bir olmak istemiyorlarsa, burjuva üretim tarzına uymaya zorluyor, uygarlık diye kendi uygarlığını ithal etmeye, yani burjuva olmaya zorluyor onları. Tek kelimeyle kendi imgesinde bir dünya yaratıyor’
Sermayenin sınırsız sömürü alanı dışında kalan, burjuva uygarlığı ile çelişkisi olan tüm ülkeler ve halklar ‘şeytanlaştırılıyor’.  Sermaye haritasına dahil olmayan her yeri yerle bir ederek bu haritanın parçası haline getiriyor. Marx ve Engels’in Manifesto’da işaret ettikleri burjuvazinin yayılma eğilimleri, Lenin’in belirttiği gibi, kapitalizmin bir avuç ‘ileri ülkenin’ dünyanın büyük çoğunluğunu sömürge zulmü ve mali baskı altına tuttuğu, emperyalist bir dünya sistemini ortaya çıkardı. Bu dünya sisteminde mali baskı yetmediğinde işgal ve müdahaleler en ilkel biçimleriyle ilerliyor.

Manİfesto III
‘Burjuvazi üretim ve değişim koşulları, burjuva mülkiyet ilişkileri, öylesine büyük üretim ve değişim araçlarını oluşturma büyüsünü başarmış o burjuva toplumu, yer altından kendi çağırdığı güçlere hükmedemeyen büyücüye benziyor. Dönemsel tekerrürüyle tüm burjuva toplumunun varlığını sürekli artarak tehdit eden ve sorgulayan ticaret krizlerini anlamak yeter.’
Üretim güçlerindeki muazzam gelişme, doğanın ve emeğin üzerinde kurulan büyük tahakküm, sermayenin her alana yerleşmesini başarabilmiş ‘büyü’ bu büyük gelişmenin yarattığı karmaşayı kontrol etmekte zorlanıyor. Dönemsel krizlerini kimi yeni gelişmelerle aşabilmeyi başarmakla birlikte, 70’li yıllarla birlikte derinleşen krizi neoliberal soygunculuk ve yeni sömürü alanlarına yönelme imkânına kavuşmuş olması ile ertelenirken 2008’deki büyük kırılma ile birlikte bir bunalıma doğru hızla derinleşiyor. Krizleri önlemek için başvurulan emeğin daha fazla sömürme, yeni pazarlar fethetme ve var olan pazarların dibine kadar sömürülmesi yeni ve daha büyük krizlerin de dinamiği oluyor.

Manİfesto IV
‘Burjuvazi, kendi ölümünü getirecek silahları yapmakla kalmayıp o silahları kullanacak insanları da yaratmıştır, modern işçileri, proleterleri!’
Büyük fabrikalar yerine artık küçük ve parçalı üretimin hakim olduğu, teknolojideki gelişmelerle birlikte emeğe olan ihtiyacının azaltıldığı bir çağdayız. Bu değişim kimilerince sınıfın sonu olarak da yorumlandı. İşçi sınıfının bildik manadaki konumunun değiştiği muhakkak. Ancak, üretim ilişkilerindeki değişimle emekçi sınıflar içinde meydana gelen parçalanma hizmet alanına doğru genişleyen birikme ve nüfusun kentlerde toplanması ile yaşanan büyük proleterleşme dalgası sınıf mücadelesinin yeni dinamiklerini de ortaya çıkarıyor. Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanların ancak canlarını ortaya koyarak zincirlere erişebildikleri, makinenin uzantısı dahi var oluşlarını kuramadıkları 19. Yüzyılın vahşi sömürü biçimlerine geri dönüş içindeki işçilerin ve işsizlerin sayısı her geçen gün daha da büyüyor. Emeğini dahi satamayan, düzenle kurabilecekleri bütün bağları ellerinden alınarak dışlanmış yoksulların öfke patlamaları şehrin kenarlarına örülen duvarlara sığmıyor. Burjuvazi yeni sömürü biçimleri altında –tam da bu postmodern çağa yakışacak- hızlı ve öfkeli ölümünü hazırlıyor.

Manİfesto V
Manifesto’nun derslerinden bazılarını saydık. Asıl olan bugün yeni bir devrimci zamana doğru ilerleyen toplumsal-sosyal hareketliliğe dayanarak yeni bir yol haritası yani Manifesto’nun eskiyen yanlarının güncellenmesi… Manifesto’nun yazıldığı koşullar da bir anlamda bugünküne benzer eskinin tamamen ölmediği yeninin ise henüz doğmadığı bir dönemdi. O yüzden Marx, 1848 Devrim’lerinin ardından Lois Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’inde, ‘proleter devrimleri, sürekli özeleştiri yapar, koşarken hep ara verir, halledilmiş görünene geri dönüp yeniden başlar, ilk denemelerinin yarım yamalaklığını, zaaflarını, zavallılıklarını gaddarca ve esaslı biçimde alaya almaktan geri kalmazlar… Geri dönüşü imkansız kılan durum yaratılana ve bizzat koşullar ‘işte gül, haydi dans et’ diye seslenene dek’ der.

Devrimin Manifesto’su şimdi de, yeni direniş ve deneyimlerin içinde koşmakla, koşarken geri dönüp bakmakla, dalgaların içinde kurulacak bir iradenin arayışı içindeki bir inatla yazılacaktır… 165. Yılında Manifesto, her şeyden çok ‘bir dünya var kazanacağımız’ sözüyle sesleniyor bize…