Yeterince haklı olursak

|

 Yeterince haklı olursak A  Yeterince haklı olursak

YAŞAR SARI

Yeterince haklı olursak, biraz daha haklı olursak neler olacak çok merak ediyorum. Belli ki değişik bir şeyler olacak, belli ki çok büyük bir şeyler olacak. Olacak olan nedir, bir şeyler olması için daha ne kadar haklı olmamız gerekiyor, anlamıyor ve merak ediyorum.

Kendimi bildim bileli bu ülkede sürekli birilerine haksızlık yapılıyor. Bu haksızlıklara karşı cılız ve bireysellik sınırını aşamayan tepkiler veriliyor. Tek tek bireylerde zuhur eden haklılık hissiyatının yoğunluğu, benzer koşul ve hissiyatları paylaşan diğerleriyle karşılaştıkça mekansal bir yayılmaya ulaşıyor, fakat bu arada gücünü yitiriyor. Bir haksızlığa karşı gelişen ortak tepki çoğaldıkça, bireylerde mevzubahis haksızlıktan kendini temize çekme tatmini azalıyor. Ve özellikle AKP iktidarının başından beri kendini haklı hissetmeye alışmış muhalif birey, biraz sonra kendine yeni bir haklılık payı çıkarabileceği diğer ve değişik ve mümkünse az bilinir haklılık hikayeleri peşinde yollara düşmüş oluyor.

Şimdiye kadar öğrendiğimiz, farklı inanç seviyelerinde de olsa benimsediğimiz “haklıyız kazanacağız” sloganı içinde bulunduğumuz azla yetinmeme çağında, hedefini büyük oranda kaybediyor. “Haklıyız” kısmını beslemekle o kadar vakit kaybediyor, bu iddiayı güçlendirmek için o kadar uğraşıyoruz ki, iş bir miktar da sorumluluk üstlenmeyi gerektiren “kazanacağız” kısmına ulaşamıyor bile. Genel anlamda sol’a ve solculara yönelik en keyfi eleştiri olan “içi boş sloganlar atmaktan başka ne bilirsiniz ki” yollu lafları mı çok ciddiye aldık, yoksa haklılığımızdan şüpheye mi düştük bilmiyorum. Ama bu “haklıyız” takıntısının sağlıksızlığını görmek zorundayız. Sürekli beslemek zorunda hissettiğimiz, hatta biraz abartarak söylersek, besleme takıntısıyla diğer her şeyi bir kenara ittiğimiz bir “haklı hissetme canavarı”mız var ve biz hiç durmadan o canavarı beslemek için uğraşıyoruz.  Bu beslemeden suçluluk hissi dolu bir keyif almamıza rağmen canavar hiç doymuyor. O canavarın konformist yaşamlarımızı nasıl yerle bir edebileceğini de bildiğimizden, bu sonsuza uzayacak gibi görünen besleme eylemine devam ediyoruz.

Hak ve özgürlüklerin -eskisine göre göze sokulurcasına, pervasızca ve seviyesizce- sürekli kısıtlandığı bugünler Türkiye’sinde biraz gazete okuyan, anaakım medyanın dilini biraz çözebilenlerin, gördüklerini Avrupai ölçülerle değerlendirip kendini haklı hissetmesi işten değil. Fakat, biz böyle hissededuralım, ortada açıkça yitirilen haklar var. O hakların peşine düşülmedikçe yaşadığımız tek şey alanı sürekli genişleyen bir kısır-döngü içinde debelenmek oluyor. Ders olarak okutulan kimi edebi eserlerin sansürlenmesine karşı hissettiklerimiz de aşağı yukarı böyle şeylerdi. En akla gelmeyecek cümlelerin, en akla gelmeyecek kitapların sansürlendiğini, bu kitapları okutan öğretmenlerin soruşturmalarla yüz yüze geldiğini gördük. İki yüzyıla yaklaşan basın ve (yeni) edebiyat tarihimizde sansürsüz herhangi bir dönemimiz olmuş gibi, bir şekilde kendimize mal etmekte beis görmediğimiz “sansür kötüdür” fikri üzerinden haklılığımızı hissettik, beyan ettik, yaşadık. Ve fakat, sansürün bu yeni boyutuna tepki vermek, küfür etmek yeterince doyurucu gelmemeye başlayınca, sansürü ve sansürlenmiş kitapları bir kenara bırakıp, AKP’li herhangi bir siyasetçinin son gafı üzerinden kendimizi haklı hissetmeye devam ettik. O gafın etkisi, kişisel hislerimize yönelik besin değerini kaybedene kadar nasıl olsa yine bir haksızlık görür, kendimizi haklı hisseder ve böylece yaşayıp gideriz.

Şimdiye kadar böyle olmadı mı? Gayrimüslimlere yönelik cinayet dalgası yaşandığında hepimiz tepkiliydik ve tepkili olmakta sonuna kadar haklıydık. Eşcinseller, sadece eşcinsel oldukları için öldürüldüklerinde yine tepkili ve haklıydık. Çalışan hakları kısıtlandığında, başta Karadeniz olmak üzere bütün Anadolu’nun doğası talan edilmek istendiğinde, özelleştirmelerde yaşanan vurgunlar sırayla ortaya çıkmaya başladığında, insanlar dalgalar halinde ve toplu şekilde tutuklanmaya başladıklarında ve daha binlercesinde… Hepsinde haklıydık, tepkiliydik ve “haksızlığa uğramış hissetmekten” kaynaklı keyfimiz de yerindeydi. Hem gerçek anlamda bize bir şey olmuyordu, kafamız yarılmıyordu mesela, ya da bir eylemde yediğimiz tekme sonrası çocuk düşürmüyorduk, hem de kendimizi mağdur hissedebiliyorduk. Halbuki bu keyif çok zehirli bir keyif. İnsanı uyuşturuyor, kendini geliştirmeye yönelik olabilecek her girişimin enerjisini emiyor, daha fazla uyuşmak için uğraştırıyor ve gittikçe mayalanıyor. Uyuşuk uyuşuk uzandığımız bir kanepeden bir türlü kalkamamak gibi, bağlandığımız internetten ve arada bir okuduğumuz çok duyarlı birkaç yazardan kopamıyoruz bir türlü. “Sosyal medyada” kendimiz gibilerden aldığımız olumlu geri dönüşler, yazarın muhtemelen birkaç gün sonra yazdığını bile unuttuğu duyarlı yazılar, gittikçe, “kazanacağız”ın çok uzağında bir salt haklı olma amacını yeniden üretmekten başka bir işe de yaramıyor. Evet haklıydık, olanlar oldu, olmaya devam ediyor, mağduriyetten kaynaklı keyfimiz de hala yerinde gibi. 

Peki şimdi ne oluyor? Haklıydık ve bir şeyler kazandık mı? Bir şeyler kazanmaya çalıştık mı? Kimi alanlarda verilen mücadeleleri küçümsemek, kimi kazanımları (mesela THY işçilerinin işlerine büyük oranda geri dönmesi gibi) değersizleştirmek gibi bir amacı yok bu soruların.  Sadece, hala kendimizi haklı hissetme hakkımız olup olmadığını öğrenmek istiyorum. Geçtiğimiz hafta pek çok kadına şiddet suçu hükümlüsü sokağa salınmışken ve birkaç ay içinde bu salınanların bir kısmının “yarım bıraktıkları işi bitirip” o hapishanelere geri döneceği neredeyse kesinken, biz hala bu salıverilmelerin yanlış olduğunu söylerken haklı mıyız? Haklı olan biz miyiz? Erken salınıp –nasıl olmuşsa- kendini hapse attıran kadını öldürme hakkı elde etmiş o adam mı haklı, biz mi haklıyız? Sahte delillerle, sonradan polis olduğu ortaya çıkan gizli tanıklarla insanları tutuklayan ve bunlar ortaya çıktığında insan tutuklama hakkını kaybetmeyen o savcı mı haklı biz mi haklıyız?

Bu basit ve açıkçası pek keyif de almadığım kelime oyunlarını uzatmak istemiyorum. Fakat tüm bu haksızlıklara karşı elimizde neredeyse hiçbir şey yokken kendini haklı hissetmek ne kadar sağlıklı? Ya da, bizim bütün bu haklılığımıza rağmen yukarıda saydığımız suçların failleri, iktidar ve imkanlarından bir şey kaybetmemişken ve o suçları tekrarlama hakkına sahipken, kendilerini neden haksız hissetsinler? Birkaç anarşist serseri onları haksız bulduğu için mi?
Bu “haklılık” payesini üzerimize almayı daha ne kadar sürdüreceğiz? Elimizde neredeyse hiçbir şeyin kalmadığını anlamak çok mu zaman alacak? Daha doğrusu, sürekli ve yalnızca haklı olduğumuza vurgu yaparak umutsuzca bilinçaltına itmeye çalıştığımız, iyimser ihtimalle odaklanmakta zorladığınız gerçek ne zaman artık göz ardı edilemez olacak? Mesela izlediği televizyon dizisinin geleceği tehlikeye girince sansürün kötü bir şey olduğunu hatırlayan ve belki de ilk kez yüksek sesle iktidara karşı çıkan Nazlı Ilıcak da “haklı”ydı. Nazlı Ilıcak’la aynı konumdan seslenerek elde edilen haklılıkla yetinecek miyiz? Bu kadar haklı olmak yeter mi? Ne kadar haklı olmak yeter?
Eğer beklediğimiz kadar haklı olursak bir gün şirinleri mi göreceğiz?